İçeriğe geç

ASIL KAHRAMAN

Bölüm 2 · 11 dk okuma

ASIL KAHRAMAN

Bölüm 2

Hayalet kişi 1'in anlatımından

Soğuk ve kuru geçen bir gecenin ardından durgun sular yüzeye çıkmıştı. Havadaki tatsızlığı camı açmadan dahi anlayabiliyordum. Camın üstündeki buhar daha açılmamış perdeden bile görünüyor, hissediliyordu.

Gözümü ovuşturup sağ elimle ağzımı kapatarak kısacık esnedim. Yüzüm dünden kalan terlerle dolmuştu ve tahminimce istemediğim kadar yorgun görünmemi sağlıyordu. Kızıla vuran kumral saçlarım yüzüme tel tel yapışmış, kirli bir hâl almamı sağlamıştı. Gözlerimden yanaklarıma inen ellerim yüzümü saçlardan kurtarıp beni ayaklandırmaya teşvik etmişti.

Yalpalanarak elimi yüzümü yıkamaya gittiğimde aklıma dün gece olanlar geldi ve içimi tarifsiz bir heyecan kapladı. Elimden geldiğince hızlanarak işlerimi halledip salona koştum.

Binanın eskiliği artan sonbahar yağmurlarıyla birleşerek rutubet kokusunu arttırıyordu. Bunu önlemek için badana yapmam gerekiyordu fakat ona zaman ayıramıyordum şu günlerde. Tek yaptığım şey uzun uzun düşünmek olsa da işlerin içinden bir türlü kurtulamayarak her seferinde başa dönüyordu her şey.

Şimdiyse aklımı kurcalayan tek şey vardı, Ceren.

Ona ne olup bittiğini sormak istiyor fakat dinleyeceklerimi düşünerek ürperiyor, vazgeçiyordum. Dün eve geldiğimizde kafamda şu anda olduğundan daha çok soru vardı fakat içimdeki korku ve heyecan karışımı duygu boğazımda düğümlenerek konuşmamı engelliyordu. Bu yüzden konuşmaya her çalıştığımda ya lafları unutuyor ya da saçmalayarak başka şeyler soruyordum. Sonra da Ceren'i sıkmak istemediğim için uyumasına izin vermiştim; belliydi çehresinin her halinden yorgun olduğu. Daha fazla yormanın anlamı yoktu o yüzden.

Oturma odasının kapısını tıklayıp aralarken içimdeki heyecan durmuş yerini merak almıştı. Göz hizama giren boş koltuk ve toplanan yorgan düşüncelerimi altüst etti. Çokta büyük olmayan oturma odasında gözlerim hâlâ Ceren'i arıyordu. Bulamayınca tedirginliğim arttı, kapının arkasına da bakıp nereye gidebileceğini düşündüm; bulamadım. Belki de onu rahatsız eden bir şey vardı, o yüzden gitmişti ya da... Bilemiyorum. Kafam altüstü olmuştu gerçekten. Düşüneceklerim ve düşündüklerim iki yola ayrılıyordu. Hangisine gideceğimi bilmeden uzun uzun düşünmek istemiyordum, ona bir şey olsun da istemiyordum.

Ceren çocukluğumdu, gençliğim belki ilk güzel anılarımdı. Onunla aramdaki ufak sürtüşmeler yaşamış olmam onu daha az sevdirmiyordu bana. Belki enayi denilecek kadar bir kuvvet beni Ceren' e daha yakın hissettiriyordu. Fakat şu an düşündüğüm şey onun benimle aynı duyguları paylaşmıyor oluşuydu.

Haftalardır yüzünü bile görmediğim kızı ne hâlde bulmuştum. Onun söylediği sözler ne kadar canımı acıtsa da yanında durmam kafasını karıştırmış olmalıydı. Yine de anlam veremiyordum gidişine, dün bana her zaman baktığının aksine daha yumuşak bakmıştı. Bunu bile düşünmek kalbimi hızlandırırken tekrar gitmesi hayatımın özetiydi...

Aslı Doğan olarak bu dünyaya gelmedim, Aslı Doğan ilk adımda değildi. Doğumdan sonra beni elleriyle yetimhaneye bırakan birinin kulağıma söylediği "Aslı" kelimesini taşımaktan iğreniyor, bir o kadar da kulağıma fısıldayan kişiden nefret ediyordum çünkü bana soyadını verme cürretine bile girişmemiş, uydurduğu takma bir soyadını verdirmişti. İsmime sinirim gün geçtikçe azalsa da soyadımı sevemiyordum, bana bir bela getirmesini ve kurtulmamı bekliyordum.

Hayatım her zaman soyadımı değiştirmemi sağlayacak kişiyi aramakla geçmedi tabii ki belki de bu yüzden kendime o konuda sinirleniyordum fakat kimsem olmadığı gerçeği yüzüme soğuk su gibi çarpınca kendime kızmaktan vazgeçiyordum. Bu hayatta tek kişi olmak ne demek kimse bilemez, Ceren dışında. Ceren o yüzden çocukluğum ve ilk anılarım. Başkasıyla yaşayamayacak şeyleri onunla birlikte yaşadım ben. Ondan sonra da arkadaşım olmadı zaten.

Onu almak istemeyen bir aile çıkmasaydı da şu an biz bir aile olacak, belki olmayan ya da varlığından haberim dahi olmayan kız kardeşimden bile yakın olacaktık. Bunu diyorum çünkü beni yetimhaneye bırakan adam sadece ben bebekken gelip durumuma bakıp ihtiyaçlarımı gidermek için para yolluyormuş, ben büyüyünce hem gelmeyi hem de paraları kesmiş. Belki de tam büyümeden bunları öğrendim diye bu kadar rahatım, birkaç sene evvel yerimde duramıyor ateş gibi her yeri yakarak hayatımın en zevksiz günlerini yaşıyordum. Ve tabii Ceren de aynılarını yapıyordu. Biliyordum, görüyordum ve duyuyordum ama Ceren'in bunları bildiğimden haberi yoktu. Ondan kopamamamın bir sebebi ise o yokken de her şeyini biliyor olmamdı.

Yıllar geçip büyüdüğümde elimde bir mesleğim bile olmadan yetimhaneden atıldım. On sekiz yaşını doldurduğum için artık bana bakmakla yükümlü değillerdi nasıl olsa! 18 Ocak günü kar yağarken terk edildiğim yetimhaneden on sekiz yıl sonra karlı bir günde ben terk ettim. Giderken tek düşündüğüm artık bir hayatımın olmayacağıydı ama buna alışacağımı biliyordum ve içimden bir ses sürekli olarak "Değişeceksin, sabırlı ol!" diyordu. Buna ne kadar inanmasam da o günün gelmesini de bekledim.

Gelmedi.

Şu an yirmi iki yaşındayım ve hâlâ inandıklarımın çıkıp gelmesini bekliyorum. Beni tek motive eden şeyse sahneydi. Sahneye çıkmaya ortaokul yıllarında başladım ve o günden beri bırakamadan büyük bir zevkle her bir oyunu yaşıyordum. "Tiyatrocu" olmak ilk başta gözümü korkutsa da sonradan bu kelime alışmıştım fakat yükselemiyordum. İçimde sürekli bir şeylerin eksikliğini hissederek oynadığımı söylüyorlardı, bunu da düşündüm, hocamla konuştum. Bana "Bul onu!" dedi, ne olduğunu bilmediğim şeyi nasıl bulabileceğimi düşündüm, soramadım. Yanından ayrılırken ki kafa karışıklığımla şu an yaşadığım aynıydı.

İkisine çözüme kavuşturamadan durup bekleyemezdim. Bir şeyler yapmam gerekirse ve bu her ne olursa olsun yapmalıydım. Bu zamana kadar yapmak isteyip yapamadığım çok şey olduysa da onları geride bırakmalı ve bir şeyleri başlatmalıydım, bunu her zerremde hissediyordum fakat nasıl yapacaktım. Elimde en ufak bir ipucu yokken sadece hislerime güvenerek mi hareket edecektim? Onunda zamanı vardı elbette. Tek korkum bu zaman geldiğinde onu anlayabilecek ve hatırlayabilecek bir durumda olmamamdı. Eğer anlamazsam her şeyi elime yüzüme bulaştırabilirdim ve her şeyi elime yüzüme bulaştırırsam soyadımdan asla kurtulamazdım.

Hayalet 2'nin anlatımından

Sabaha kadar gözüme uyku girmedi, her şeyi elime yüzüme bulaştırmaktan çok korktum. Erken saatlerde, Aslı uyanmadan, yattığım yeri toplayıp evden çıktım. Aslı'yı daha fazla zor durumda bırakmak istemiyordum ki onu zor durumun içine bırakıyordum fakat onun bundan haberi yoktu, olmayacaktı! Mecburdum buna...

Sonbaharın keskin rüzgârı yüzüme çarptığında düşlerimden sıyrılıp gerçekliğe döndüm. Üzerimdeki bordo kazağın beni ısıtmadığı aşikârdı ama gideceğim yol uzun değildi; en fazla bir metre daha yürüyecektim.

Siyah arabanın kapısını süratle açıp koltuğa oturdum. Koyu kahve rengi saçlarım omuzlarıma teker teker düştüğünde şoför koltuğundaki bana döndü.

"Anlatmadın umarım." dedi şoför koltuğunda oturan. Çok durgun ve yorgun suratına baktım. Sesindeki ima hoşuma gitmemişti, hem ona neydi bundan?

"Sür arabayı." Sesim istemediğim bir şekilde kısık çıkarken yanımdakinin beni aldırmadığını bildiğimden kendimi kötü hissetme tenezzülünde bulunmadım. Kemerimi takıp keyifsiz yolculuğun tadını çıkaramamaya başladım. Şaka veya başka bir şey değildi bu. Hiçbir zaman yolculuklardan keyif almaz, adımın getirdiği "zarif"liği zerre kadar vücudumda taşımazdım. Buna soyadımın getirdiği şöhrette eklenince işin içinden çıkamıyordum ama dün olanlar aklıma gelince rahatladım.

Bir puslu havanın içinde amaçsızca dolaşan insanlara benziyordum. Önünü görmeden hevesle bir adım önde ama bir o kadar da tehlikede. Evet, hayatım tehlikedeydi. Belki de tehlikenin ta kendisi bendim, bilmiyorum. Tek bildiğim, yarınım olmasını ya da olmamasını sağlayan, sağlayacak o kişi ölmüştü. Ve ben önümü göremiyordum, önümde karanlık bir pus gözlerimi kısıyordu, açamıyordum gözlerimi. Ne kadar uzağa gideceğimi ya da ne kadar sürüneceğimi bilemeden, gözlerin kapalı yürümek ne demek belki de kimse bilmiyor. Kimse de olmasın bu durumda zaten, çünkü geçmişinden bile yaralı bir insan geleceğini kendi yazmadığı sürece, başkasına bağlı kaldığı sürece mutlu olamaz, oldurtmazlardı.

Kafamı cama yaslayıp yolun süratle bitmesini bekledim, bekledim bekledim. Varacağımız yere yarım saat sonra geldiğimizde yan durmaktan midem bulanıyordu. Araba durunca kapıyı süratle açıp ağaçların dibine koştum.

Elim ağacın ballı reçinesine değince düşündüm, gerçekten yan durduğum için mi midem bulanmıştı yoksa yaşadığım durumdan mı? Birincisinin olmasını daha çok istiyordum çünkü daha fazla yaşayacak bir durumum yerine bir canım bile kalmayacaktı, kim bilir?

Bir elim midemin üstünde diğer elim ağacın kurumuş gövdesinde öğürerek kustum. Buna alışkın olan çevremdekilerse bir adım dahi yaklaşmayıp beni izliyorlardı. Beni umursadıkları söylenemezdi sadece patronlarına hükmediyor, beni yalnız bırakmıyorlardı.

Kusmam bittiğinde elimin üst kısmıyla ağzımın kenarını silip kafamla görevlilerden birini çağırdım. Daha önce de aynı durumu birkaç kez yaşayınca yanlarında bir havluya da bir bez parçası taşımalarını söylemişti, "Patronları".

Görevlinin elindeki havluyu çekip onunla da ağzımı sildiğimde kendimi daha iyi hissediyordum. Daha sonra havlunun temiz kısmıyla da elimin üst kısmını silip görevliye verdim. Birkaç adım atmama kalmamıştı ki karşıma çakma patron dikildi.

"Sıkılmadın mı şu gözlüklerden? Dört göz olarak dolaşmak için fazla gençsin sanki, ha?" Alayla gülümseyip gözlerinin içine baktım. Ellerimi dünden kalma pantolonumun ceplerine sokup birkaç adım attım. Tam önüne geldiğimde gülümsemem genişledi. Yüz hatları, onunla ilgili düşüncelerimi bir çöp gibi gördüğünü açıkça belli ediyordu ama sinirlendiğini bakışlarından anlayabiliyordum.

"Cevap vermeyecek misin? Bakıyorum da fazla şımarıklaştın sen." Tek elimi kaldırıp kahverengi takımının üstüne koyup elimle iteklediğimde sakin vücudu yaptığım harekete cevap vermedi. "Acaba, aşık mı oldun tekrar bana?" elimi tekrardan havaya kaldırıp çenemin köşesine baskı uygulayıp kafamı yan yatırdım. "Yoksa ona mı? Merak ediyorum da ne zamandan beri?" Elimi tekrardan pantolonumun cebine sokup daha da yanına yaklaştım. Nefesini boynumda hissettiğim zaman bile durmayıp daha da yaklaşmak istedim. Ama o buna izin vermeyip bileğimden tuttuğunda keyif ve acıyla gülümsedim. Kısa bir kahkaha atmamı sağladığı için ona minnettar olmalıydım (!).

Derin bir nefes alıp verdim. "Tam tahmin ettiğim gibi" durup söylediklerimin yalan olmasını diledim. "Ona aşıksın." Biraz geri çekilip gözlerinin içine baktım, gözlerinin içinde yine onu gördüm; ona sevgisini, merhametini ve beni bir günde satışını gördüm. Oysa dün yine yatmıştık, yine bana gelmişti.

Sabahtan beri tek bir laf etmeyen, söylediklerimin hiçbirini üzerine almamış çehresi yutkunduğunda çenesi kasıldı. Kollarını gövdesinden birleştirip nefes verdi. "Bunu başından beri biliyordun, seninle konuşmadan önce..." Elimle dur işareti yapıp başımı sertçe yana çevirdim. "Bana yalan söyleme!.. Beni severken ne değişti, ne oldu? Yetemedim mi sana? Beni seviyorken ne değişti söylesene!" Kontrolsüz çıkan sesim titrememe sebep oldu. Az önce bulanan midem şimdi öfkeyle yanıyordu.

Karşımdaki adamsa bağırmamı bile umursamamış bir şekilde bana bakıyordu. Benden iğrenir gibi, nefret eder gibi, bir hiçmişim gibi.. Onun bu davranışı yutkunmama sebep oldu. Boğazımda oluşan yumru bunu zor kılsa da midemde yanan ateş canımı alev alev yakıyordu.

İki eliyle gözlüklerini tutup çektiğinde dudaklarına yapışmak istedim. O an sadece onu öpmek istedim ama yapamadım. Karşımdaki kişi beni hiçmiş gibi görüyordu, ben onun dudaklarına mı yapışacaktım? Sadece kısa bir süre dudaklarına bakıp gözlerimi tekrar güzel kahverengi gözlerine çevirdim.

Konuşmasını beklemiyordum, bir şey söylemesini ya da bir kelime etmesini beklemiyordum. Beklediğim; onun gelip bana sarılması ve bu kâbustan beni uyandırmasıydı... Olmadı. Zorlamadım, gözlerimin dolmasına da izin vermedim. Onu orada öylece bırakıp gitmek istedim ama asıl patronla görüşmem gerekiyordu. Ona sırtımı dönüp arabanın yanına doğru yavaş adımlarla yürüdüm. Arabanın hemen yanında duran görevliye kısa bir bakış attım. Üstündeki takım elbisenin rengi diğer görevlilerle aynı, lacivert, renkliydi. Biliyordum, asıl patronun bu renge zaafı vardı, o yüzden bütün çalışanları lacivert giyerdi; tek bir kişi hariç... Tekrar ona döneceğim sıra arabanın yanında duran görevlinin belinden içi dolu silahını alıp tam kalbine doğrulttum. O hariç bütün görevliler korkuyla siper alırken kendisi fazla rahat bir şekilde nefes alıp vermeye devam etti.

O karşımda düzenli nefesler alırken, içine çektiği her nefes kalbime bir ok gibi battı sanki. O an nefes almasını, kız kardeşim için almasını istemedim. Doğrulttuğum silahın kalbini delip geçmesini istedim ama düşündüm. O kısacık düşünme süresini boşa harcamasaydım belki de gerçekten ölecekti.

Araba tekerleklerinin çamurlu yolda yaptığı seslerle kafamı o tarafa çevirdim kısa bir süre, sonra bakışlarımı tekrar canını almak üzere olduğum kişiye çevirdim. Yüzünde tek gram korku yoktu ve bu benim sinirimi bozuyordu. Korktum, onun korkmamasından beni bu kadar düşünmemesinden, kâle almamasından korktum. Onsuz defalarca kalmıştım fakat bu başka bir şeydi. Bu ona öfkemdi, sevgimdi, biten aşkımdı ve belki hayatımdı. Hayatımın kısa süre sonra son bulacağını biliyordum, bunu hissediyordum ve ben öldüğüm zaman onun hayatta kalmasını istemedim. O da benimle ölsün istedim... Sadece beni sevsin, sadece bana gülsün sadece benimle olsun istedim ve bunu yapmaya şansım vardı biliyorum ama yapamazdım ki. İnsan kendi canına bile kıyardı ama sevdiğine kıyamazdı.

Araba sıkı bir u dönüşü yapıp ikimizin ortasında durduğunda dikkatim dağıldı, gözlerimi namlunun ucundan çekip camın ardındaki kişiye baktım. Onunda gözlerimi ikimizi ve silahı görünce keyifle gülümsediğine şahit oldum. Arabadan, üstündeki tembelliği atmadan yavaş yavaş indi. Gülümsüyordu, suratsızca. "İnanamıyorum, keşke gecikseydim." Biraz durup çehrelerimizi inceledi. Sonunda kaşını çatıp bana döndü. "Bunu daha erken yapman gerekmez miydi? Sonuçta yaşananları ve yaşanacakları biliyorsun. Üstelik önceden anlamış olman gerekirdi. Merak ediyorum, neden bekledin?" Yavaş adımlarla karşımda keyifle durduğunda gözleri bu sefer ona kaydı. "Bakıyorum yine sakinliğini bozmuyorsun, rahat mı tetiğin önünde olmak?" Ellerini iki yana açıp sol elindeki yüzükleri ovaladı. Keyif alıyordu.

Lacivert takım elbisesi ve lacivert ayakkabısıyla adımlarını sayarak arabanın önüne gelip kaportasına yaslandı, kollarını gövdesinde birleştirip bizi dinlediğini işaret eden bir el hareketiyle konuşmamızı söyledi. Gözlerim ona döndüğünde tepkisini yüzünden belli ediyordu: Zaman kaybı, boş laf. Neredeyse beş yıldır tanıyordum onu, yüzündeki her mimiğin ne ifade ettiğini, ifadelerin amaçlarını dahi biliyordum. Her gün birlikte olduğun kişiyi tanımak zor değildi asıl zor olan her gün birlikte olduğun kişinin sana değer vermemesi, önemsememesiydi.

"Hadi ama," ellerini birbirine çarpıp daha sesli konuşmaya başladı. "Vursana Ceren şu dört gözlüyü!" Benden ses çıkmayınca yüzünü asıp ellerini arabanın kaputuna yasladı. Dilini ağzının içinde bir kere dolandırıp, "Tamam." dedi ve siyah kemerinin içinden bir silah çıkartıp bana doğrulttu.

Yüzündeki öfke beni hayattan koparmaya yeterdi buna emindim ama bugün olmadığını biliyordum. Bugün ölüm günü değildi, bugün şans belki de oyun günüydü. Silahı yere indirip patronun silah tutan eline sonra da gözlerine baktım. "Benimle ne konuşacaktın?" dedim bıkkınlıkla. Onun benimle uğraşacağını biliyordum ama onunda benimle işleri vardı, bu yüzden beni öldüremezdi.

Silahını kafasına yaslayıp belli bir noktaya bakmaya başladı, bir yandan da saçlarını karıştırıyordu. Sinirime gitti bu hareketi ve daha fazla beklemek istemedim. "Son görevimi ver bana, uzatmak istemiyorum." sesim yine bıkkın bir şekilde çıkıyordu, o an çıkmaması için bir neden bulamadım.

Açık maviye çalan gözleri gözlerimi bulduğunda nefes verdi. "İçeri gir," Elindeki silahla önünde durduğumuz deponun kapısını gösterdi. Görevlilerin bile içeriye girmediği depoya sadece "kullandıklarını" alırdı ve ben o "kullanılanlardan" biriydim. Koca sürgülü kapısı açık olan depoya doğru yürümeye başladığımda arkamdan bir silah sesi duydum.

"Boşa heyecan yapmış olmayayım bari, dedim." dedi patron ve arkamdan yürümeye başladı. Bu adamın asıl patron olması her zaman canımı sıkan bir konuydu, bir zamanlar babamın oturduğu koltukta şimdi bu adi pislik oturuyordu. Babamın yarım kalan işlerini bitirmeye gayret gösteriyor, kendini onun gibi yüceltmeye çalışıyordu. Unvan kazanması içinse tek bir şey yapması yeterli görülmüştü: babamın yarım bıraktığı işi tamamlayıp buradan def olup gitmek. Ama unuttuğu bir şey vardı: Pislikler ölmez, şekil değiştirir.

°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°°

O nasıl bölümdü Ece yaaa 👀

Resmen böyle oldum yazarken skxnksjxksnxnks

Size de hissettirebilmişimdir umarım 🙈🙈

Instagram: @_ecesum

Bölüm sonu

1 yorum