İçeriğe geç

ASIL KAHRAMAN

Bölüm 1 · 7 dk okuma

ASIL KAHRAMAN

Bölüm 1

MİLAT

Hafızamın derinliklerinde dolaşan eski bir şarkı kafamı kurcalıyor hâlâ. Adını bir türlü

bulamadım, sadece ufak kesitler geliyor aklıma ve biraz da melodisi, Küçükken dinlediğim bir şarkı olması lazım. Şimdilerde dinlemiş olsam hatırlardım çünkü... Hafizam her ne kadar eksik olsa da son iki yıldır kendimi toparlıyorum. Bu da kendimi iyi hissettiriyor ama şu şarkı... Ah! Şu şarkıyı da bir hatırlayabilsem her şey çözülecek.

Böyle söyleyince hayatımda her şey ters gidiyormuş gibi durdu sanki.

"Aslı, kendi kendine konuşma huyundan ne zaman vazgeçeceksin?" Kendi kendimi alaya alıp, "Hımm, sanırım hiçbir zaman!" diyerek kimsesiz yolda biraz sesli bir şekilde güldüm. Saat neredeyse gece yarısına geliyordu fakat uyku tutmadıği için markete gidip atıştırmalık bir şeyler almaya dışan çıktım. Diğer günlerde bu mahalleden ses eksik olmazdı, bugün nedense çok sessizdi. Anlam veremeden evlerin camlarına kısa bir göz atıp aklıma takılan şarkıyı tekrar mırıldanmaya başladım.

"Hım, hı hı" gibi garip sesler çıkararak melodiyi tutturmaya çalışıyordum. Ne kadar aklıma gelmese de! Yanaklarımı şişirip nefes verdim. Şarkıyı bulmam zor olacaktı anlaşılan: Olsundu. En fazla ne kaybederdim; altı üstü bir şarkı!

Son baharın hafif rüzgar şıkırtıları, az sonra yağacak olan yağmurun belirtisi gibiydi. Havada bulutlar yan yana gelmeye başlayacağı sırada bir görüntü, bir ses işittim. Gözlerimi birleşecek yağmur bulutlarından çekip yolun kenarında duran iki kişiye dikkat kesildim. Onları dinleyip dinlememek arasında kararsız kaldıysam da bunu umursamadan izledim. Biri kız diğeri erkek bir şeyler konuşuyorlardı ama kızın ağlama sesleri bana kadar ulaşmıştı. Kızın her hıçkırığında daha da telaşlanıyordum. Ne konuşuyorlardı?

Erkek olanın ne dediğini anlayamıyordum ama kız kendini korkusuzca yere bıraktığında karşısındaki de yere eğilip kıza sarılmıştı. Kız karşısındaki bedeni ittirip kendini ondan uzaklaştırmaya çalışsa da gitmedi. Kızın omuzlarından tutup "Yalan değil, " dedi. Sonra beni fark etti oğlan, Durdu, Yavaş ama seri hareketlerle arkasına bakmadan uzaklaştı. Koşarken siyah kapişonlusu açılsa da arkasından göremedim. Uzun uzadıya bakmaya tenezzül bile etmeden, kızın yanına koştum. Kimsesiz sokakta yankılanan çığlıkları beni daha da korkutmuştu. "Yalan değil" cümlesinin neresinden bu kadar etkilenmişti? Nefes nefese üzerimdekileri çekiştirerek yavaşladım. Fakat hiç beklemediğim bir şey oldu. Ağlayan, burnu kızarmış kız Ceren idi!

Yaşlı gözlerle bana baktığında aklımdan bin türlü soru geçiyordu. Bu nasıl olabilirdi, Ceren bu hâle gelebilecek bir kız asla değildi. İnanamıyordum... Karşımdaki Ceren değildi sanki. Ama baska seçeneğim var mıydı?

"Ceren... Ne oldu sana böyle, o adam da kimdi?" dedim telaşla, cümleler bir çırpıda ağzımdan çıkıvermişti.

Çaresizlikle etrafina baktı, sonra da tekrar bana çevirdi ela, badem şeklinde gözlerini. Yüzü ağlamaktan ve üşümekten kıpkırmızı olmuştu. Yanına eğildim. Omzuna elimi koyup sıvazladım. Onu bu kadar Üzen şeyi gerçekten merak ediyordum. "Anlat bana, ne olur. Sana yardım etmek istiyorum."

Gözleri tekrar sokağı taradı, sonra yine beni buldu. Korkuyla, "Götür beni buradan." deyip ayağa kalkmaya çalıştı. Zorlandığını görünce ayağa kalkıp elimi uzattım. Uzattığım eli sıkıca tutup ayağa kalktı. Onun yaşlı gözleri benim telaşlı gözlerim havada buluştuğunda içim ürperdi. Karşımda bilmediğim bir gerçek vardı ve duygusu farklıydı, çok farklıydı. İçimden bir ses bana olayları fısıldamaya çalışırken bir yandan da inanmak istemiyor, hayal dünyamdan çıkıyordum. Gözlerimiz hâlâ üzerimizdeyken ellerimize baktım. O da baktı. Sonra yine gözlerimiz buluştu, çehrelerimiz bir kez daha diken diken oldu.

Fakat bilmiyorduk, ikimizde uzanan ellerin yıllardır o günü beklediğini bilmiyorduk. Yine de tutmuştuk; şimdi de sonrasında da pişman olmayacağımızı bilerek hem de...

Hayalet 2' nin anlatımından

(Dün)

Tarih olmadan bir güne uyandım. Telefonu elime bile almadan yataktan kalkıp kendimi hazırlanmaya vurdum. Acele bir şekilde elimi yüzümü yıkayıp üstümü değiştirmeye başladım. Dün geceki kıyafetlerimle uyumuş kalmıştım, nasıl fark etmediğimi geceden kalma olduğumu hatırlayınca anladım. Gece gece efkarlanıp türkü söyleyerek iki tane bira dikmiştim kafama. O hâlde yarını düşünemezdim lakin uyanınca silinen belleğim yavaş yavaş baştan kaydetmeye ve silinenleri yüklemeye başlamıştı.

Leopar desenli tarağımı üç gündür toplamaya fırsat bulamadığım masamdan alıp saçımı hızlı bir şekilde taramaya başladım. İstemeden canımı acıttığımda ağzımdan “Ah!” diye bir ses çıktı. Yine de saçımı taramaktan vazgeçmeyip içimden söylene söylene hazırlanmaya devam ettim. En son takılarımı takarken aklıma eksik olan şeyler aklıma geldiyse de omzumu silkip devam ettim.

Üstüme montum giyip kemeri iliklerken hangi ayakkabıyı giyeceğimi düşünüyordum. Siyah spor ayakkabılarım bu nemli kusurlu havaya uymayacaktı o yüzden hafif topuklu “siyah” botlarımı giyip hızlıca evden uzaklaşmaya başladım.

Binadan uzaklaşırken elimde tuttuğum anahtarı cebime sıkıştırıp hızlı hızlı koşmaya başladım. Rüzgârdan uçuşan saçlarım yüzümü işgal ederken ona da sinirlenip havaya bir küfür savurdum. Karşı kaldırımdan yürüyen bir adam şaşkın şaşkın halime bakıyordu. İlk başta o kadar umursamadım, yavaş yavaş rüzgârı daha da vücudumda hissedince kafamda her şey daha da belli oldu. Evet, sinirliydim. Neden? Dün gece olanlar mıydı canımı sıkan yoksa olanlar için gram üzülmemem miydi?

Kafamı doldurmak istemedim. Düşünmek istemiyordum hiçbir şeyi, sadece yürüyüp gitmek istiyordum. Onu da doğru düzgün yapamıyordum zaten.

Kendi kendime düşünmeyi, daha doğrusu kendime kızmayı bırakıp taksi aramaya başladım. Otobüs durağının hemen yanındaki çayırlıkta durup beklemek yanlış mıydı bilmiyordum; daha önce hiçbir yere geç kalmamış ve taksiye binmemiştim. Genelde yürüyerek ya da minibüsle giderdim gideceğim yere.

Bir beş dakika kadar bekledikten sonra sıkılmaya başlamıştım; üfleyip püflüyordum sürekli olarak. Nasıl bu hâle geldiğimi düşünmek istemiyordum, eğer düşünürsem daha da sinirleneceğimi biliyordum çünkü. Herkesten, her şeyden nefret ediyordum ve gidip bana bunları yaşatan kişiyi düşününce elim ayağım titriyordu. Bir insanın hem kendisinden hem ailesinden hem arkadaşlarından nasıl nefret edebiliyordum? Bunu nasıl yaptırmıştı bana o şerefsiz!

İçimde gitmek bilmeyen bir öfke yatıyordu, ne gidiyordu ne de azalıyordu. Her gördüğüm ya da düşündüğüm gün daha da artıyordu bu öfke. Ona olan öfkem bazen başkalarına bile sıçrıyordu ve ben buna engel olamıyordum. Kafamı kurcalıyordu her şey, hem de her şey! Yine de öfkeme hâkim olma düşüncesini en azından içimde taşıyordum. Biraz mantıklı düşünüp kavramaya başlayınca sinirim geçiyor gibi yapıyordu fakat iki dakika sonra ona olan öfkem katlanarak geri geliyordu ve ben buna engel olamıyordum.

Belki yıllar geçse de unutamazdım ona bu sinirimi, öfkemi, hayretimi, şüphemi, sevgimi...

Düşündüğüm kelimelerden sonra durup anlamaya çalışmadım; bir taksi gelince bindim gittim. Fark etmedim ama saydıklarımı o çayırlıkta bırakıp gitmiştim. O sırada rahat koltuğumda olacakları düşünüyordum.

İçimde engel olamadığım bir korku çehremi gererken oyuna geç kaldığım için hâlâ kendime kızıyordum fakat buradan çıktıktan sonra bu kızgınlığı unutacağım için anlayarak bir şeyleri söylemiyordum, beynime girmeden çıkıp gidiyorlardı kulaklarımdan.

Gider gitmez kulise girip hazırlanmaya başladım. Zaten saçlarım istenilen şekildeydi sadece makyaj ve kıyafet hazırlıkları kalıyordu geriye. Onları da on dakika olmadan ayarladığımızda heyecanımın yerini rahatlık aldı. Role girmem çok uzun sürmeyecekti zaten, sahneye çıktığım an başka biri oluyordum. Tekrar düşünmeme gerek yoktu. Gözlerimi kulisin merdivenlerine, sahneye çıkacağımız alana, diktim. Kırmızı perdeden çıkacak jüriyi merakla beklemeye başladım. Yanımda koşuşturup duran koca bir ekip ve onların tanıdıkları vardı. Benimse kimsem olmadığı için yanıma biri yoktu. Olmasına da gerek duymuyordum açıkçası. Yıllardır bu sahnedeki beni yaratan da bendim bekleyende, izleyende, onun için heyecanlanıp mutlu olanda. Kimseye ihtiyacım yoktu şu hayatta. Her şeyime ben koştum, yine ben koşacaktım.

Kırmızı perde hareketlenince gözlerim daha da parladı, birkaç saniye sonra jüri gelip konuşma yaptığında içimdeki heyecanın git gide korkuya hatta özleme dönüştüğünü anlamam çok uzun sürmedi. Benim gibi diğer oyuncularda jürinin anlattıklarından sonra gözlerinin içindeki heyecan gitmeye sonra da kaybolmaya başladı. Duyduklarımız bir ekibe belki de söylenmemesi gereken şeylerdi fakat bu kalem etekli kadın hayatımızı mahvetmek üzere gevelediği şeyleri mutlulukla anlatıyordu. Çok mu hoşuna gitmişti yapacak bir şeyimizin olmaması. Belki de diğer ekibe çalışıyordu kim bilir? Sarı saçlı, mavi gözlü ciddi bir kadındı. Üstüne beyaz bir gömlek altına da bordo bir kalem etek giymişti. Saçını topuz yapmasından kaynaklı yüzü gerilmişti. Gözlerinin içi parlamasa da heyecanlıydı konuşurken. Bunu belli etmemeye çalışmıştı oysa ama...

Toplanan kalabalığa aldırmadan üstümdeki elbiselerden kurtulup sahneye açılan kapıya yaklaştım. Kimse fark etmemişti gittiğimi ya da en azından ben dikkat etmemiştim birinin bana bakıp bakmamasına. Kokusu burnumu dolduran tahta basamakların üstüne adımımı atınca kendimden geçip o hissiyatla sahneye atladım. Bu olamazdı, anlattı şey doğru olamazdı. Gözlerim sahnenin önündeki kalabalığa ulaştığında ağzımdan sadece bir kelime çıktı.

“Baba!”

İç çekişlerimin arasında hatırladığım tek şey gerçeklerin üstünü örten kişinin ortadan kalkmasıydı.

******************

(Bölümü okurken aklınıza gelen kişiyi yorumlara yazar mısınız, merak ediyorum. )

Selam, tekrar başlamak istedim. Bilmiyorum sürdürebilir miyim sadece kendimi bulmaya çalıştığım şu günlerde yalnız kalmak istemedim. O yüzden tekrar yazmaya ve tekrar sizinle birlikte olmaya geldiimm.

Şimdiden teşekkürler. Yeni bir ben ve yeni kareografilerimle görüşmek üzeree 💜

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.