İçeriğe geç

Arsız Gönül

Bölüm 6 · 7 dk okuma

Arsız Gönül

Bölüm 6

Bölüm 6: Pembe

Bölüm Şarkısı: Dolu Kadehi Ters Tut - Kaçar Gider.

________________________________

3 Ay Sonra...

****

Birinin yokluğuna alışmak nasıl bir şeydi? Yokluğa alışır mıydı insan? Varlığına alıştığı bir insanın yokluğu yakıp yıkmaz mıydı insanı? Neye tutunmak gerekirdi ki yokluğunda? Anlattığı bir kaç hikayeyi her gece içimden kendime tekrar etmeye mi tutunmak gerekirdi? Yoksa, onu bulduğum her şarkıyı başa sarıp sarıp dinlemeye mi tutunmak gerekirdi? Boynumdaki kelebek figürlü kolyeme mi? Ne kalmıştı ki ondan geriye bana?

Poyraz'ın yurt dışına gidişinin ardından 3 ay geçmişti. Koskoca 3 ay. 3 Ay iki gün. 92 Gün.

Her bir günü mıh gibi kazımıştım aklıma.

Sınav sonuçları açıklanmış puanlarımızla hepimiz istediğimiz bölümlere girmiştik. Rüya tamda istediği puanı alarak hukuk bölümüne girmişti. Kendisinde o hukuk yanını gördüğümden çok iyi bir avukat veya savcı olacağından şüphem yoktu.

Helin ise baştan beri istediği şekilde tıpkı Aybars ve Selim gibi mimarlık bölümüne girmişti.

Ben aslında dönem boyunca ne istediğim ile ilgili kararsızdım. Kendimi sanki hiçbir mesleğe ve bölüme ait hissedemiyor gibiydim.

Hangi bölüme girdiğimi soracak olursanız, psikoloji bölümünü seçtim. Psikolog veya her hangi bir meslek istediğimden dolayı değildi bu seçimim. Psikoloji okumak sanki bana iyi gelecek gibi hissediyordum. Sırf içimdeki hisleri dinleyerek seçmiştim bu bölümü.

Okul çıkışı bindiğim otobüsten inip eve doğru ilerlemeye başladım. Üniversite hayatı daha ilk haftadan yormuştu beni. Lisenin zorluğuna kurban olurdum şuan.

Evin kapısının önünde geçenlerde sahilde üstüme zıplayan yavru kediyi görünce kaşlarım çatıldı. Acaba benzetiyor muydum? Hayır, hayır oydu o. Gri tüylerinin tam sol tarafında bir beyaz yuvarlak oluşmuştu oradan tanımıştım. Ne kadar da büyümüştü böyle. Nasıl gelmişti buraya kadar?

"Kediler üzerimize kokusunu bırakır ve bizi sahiplenirler."

Aklıma gelen sözler ile hüzünle kapının önünde bana mahzun mahzun bakan kediye baktım.

"Beni sahiplendin mi sen?" dedim olduğu yerden onu kucağıma alırken.

Bu tatlı şeyi eve sokarsam annem büyük ihtimalle kalpten giderdi. Kedileri sevmeyen ya da hayvan sevmeyen insanlardan insan sevmesini de beklemezdim hiçbir zaman.

Kediyi siyah kapşonlu hırkamın içine sokup fermuarımı çektiğimde içimde durmaz diye tahmin etsem de hiç kıpırdamadı sanki anlaşma yapmışız gibi.

"Aferin minnak." dedim yavaş yavaş merdivenleri çıkarak.

Kapının önüne geldiğimizde anahtarımı çantamdan çıkartıp yavaşça kapıyı açtım. Mutfaktan tabak çanak sesleri gelince kapıyı sessiz olmaya dikkat ederek kapattım. Hiç kimseye görünmemeye çalışarak odama girdim direkt. Kapımı da kapattıktan sonra derin bir nefes verdim.

Kediyi hırkamın içinden çıkartıp yatağımın üzerine koydum. Boncuk boncuk mavi gözleri vardı. Gözlerini kocaman açmış bana bakarken dayanamayıp öptüm onu.

Duşa girmek için odamdan çıkıp kapıyı tekrar kapattım kedinin çıkmaması için. Banyoya girdikten sonra suyu soğuk dereceye ayarlayıp üzerimdekilerden kurtularak suyun altına girdim.

Biraz olsun rahatlamış hissettiriyordu duş almak. Suyun altında tüm izlerim, tüm acılarım geçiyordu sanki. Sadece kendimi kandırıyordum belki de.

Suyu kapattıktan sonra bornozumu giyerek odama geçtim. Dolabımdan lacivert eşofman takımımı alıp üzerime giydikten sonra kahvesizlikten başımın ağrısıdığını fark ederek mutfağa gitmeye karar verdim.

Kahve benim için alkol gibi bir şeydi. Kafa yapma konusu dışında birebirlerdi.

Mutfağa girdiğimde annemi yemek hazırlarken gördüm. Hiç konuşmadan kahve makinesine su ve kahve koyup olmasını beklemeye başladım.

"Hayret evin yolunu unuttun sandık." dedi annem önündeki salatalıkları doğrarken.

Göz devirip cevap verme tenezzülünde bile bulunmadım. Bu sakinliğimin hepsini daha çok kudurttuğunun farkındaydım.

Mutfağa giren Kerem ile huzurum iyice kaçmak üzereyken kahve makinesinin ötmesi yardımıma yetişti. Kupama doldurduğum kahvemi de alarak balkona attım kendimi.

Arkamdan kapının tekrar açılmasıyla göz ucuyla kimin geldiğine baktığımda Kerem olduğunu görünce göz devirdim.

İlla bir huzursuzluk yaratacaktı.

Sandalyelerden birine oturduğumda diğerine de o oturdu. Bir karın ağrısı olacak ki yanıma oturmuştu.

"Bir şeyi çok merak ediyorum." dediğinde bıkkın bir şekilde nefes verip ona çevirdim bakışlarımı.

"Bir söz vardır Kerem bilir misin?" dedim yapay bir şekilde gülümseyerek.

"Söyle bakalım küçük filozof neymiş o söz?"

"Fazla merak göte.."

"Ayıp, insan abisine öyle der mi? Aybars'a da böyle diyor musun sen?" dediğinde öfkeyle ona baktım.

Aybars'la kendini bir tutuyordu aptal.

"Kerem ne diyeceksen de sonra defol."

"Senin arkadaşın var ya hani." dediğinde kaşlarım çatıldı.

"Hangi arkadaşım?"

"Helin sanırım ismi." dediğinde kaşlarım daha da çatıldı.

"Eee, ne olmuş Helin'e?"

"Sevgilisi falan var mı?" dediğinde ilk baş sinirlensem de sonrasında gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım.

Ciddi bir şekilde ifademi toparlayarak tekrar kaşlarımı çattım ona.

"Sanane?" dedim ve kahvemden bir yudum aldım.

"Güzel kız." dediğinde kahve boğazımda takılı kaldı ve öksürmeye başladım.

"Helal helal. Sana demedim sen niye heyecanlandın?" dedi sırtıma vurarak.

"Aptal mısın?" dedim sırtımdaki ellerinden kurtulup ayağa kalkarak.

"Ne var kızım güzel demek de mi günah?" dedi piç piç sırtırken.

"Gül gibi kız seni ne yapsın Allah aşkına kendi işine bak sen!" dedim ve arkamdan söylenmesini duymazdan gelerek çıktım balkondan.

Annemin çığlık sesiyle ne olduğunu anlamadan evin içinde dolaşan kediyi görünce gözlerimi kapattım.

Odanın kapısını kim açmıştı? İşte şimdi yandın Güneş.

"Kim aldı bu yaratığı eve!?" diye bağıran annem koltuğun tepesinden sinirle bana bakıyordu.

Yaratık dediği küçük kediye bakınca gülmemek için zor durdum. Babam ve Kerem de salona geldi telaşla. İkisi de kediyi görünce almak için üzerine ilerlediklerinde onlardan önce davranıp kucakladım kediyi.

Korkmuş olmalı ki yüzünü göğsüme gömerek miyavlamaya başladı.

"Çıkar o pis şeyi bu evden!" diyen anneme inanamıyormuş gibi baktım.

Bir kedi bile bana onun veremediği şefkati verebiliyordu oysa. Bir kedi bile anne şefkatini bana hissettiriyodu.

Askılıktan hırkamı alıp kucağımdaki kediyle beraber çıktım evden.

"Korktun mu sen?" dedim usul usul başını okşarken.

Kucağımda mayışmaya başlamıştı bile.

"İsim koyalım mı sana?"

Hangi ismi koyacağım konusunda düşündüm bir süre.

"Benim en sevdiğim meyve çilek biliyor musun? İsim koyma konusunda berbat olduğumu fark ettim ufaklık o yüzden senin ismin artık Çilek." diye kıkırdadım.

Gözlerim bir anda karşı kaldırımda arkası dönük ilerleyen adama takıldı. İçimde oluşan yanma hissiyle yutkundum. Tanıdık gelmişti arkadan. Kapşonu vardı o yüzden tam göremiyordum. İçimdeki o garip hisle adamın arkasından ilerlemeye başladım.

Gözlerim yavaştan dolmaya başlamıştı. Şuan önümde yürüyen adam Poyraz olabilir miydi? Yurt dışında olduğunu biliyordum fakat yine de susmuyordu içimdeki ses.

"Pardon." dedim, sesim titriyordu.

"Pardon, bakar mısınız?"

Onun olmadığı bir şehirde onu mu arıyordum? Akıl işi değildi.

Adam yavaşça arkasını döndü seslendiğimi duyunca. Yüzünü görünce gülümsedim burukça. Kendi halime acıdım sanki.

"Kusura bakmayın, birine benzettim sizi." dedim mahçup bir ifadeyle.

"Sorun değil." dedi elimdeki yavru kediye sevecen bir şekilde bakarken.

"Sizin kediniz mi?" dediğinde yavaş yavaş gelerek yanımda durmuştu.

Uzun boylu, beyaz tenli sarışın bir adamdı. Gözleri oldukça koyu bir yeşildi. Saçları hafif dalgalıydı. O kediyi severken onu fazla incelediğimi fark ederek bakışlarımı kaçırdım.

"Evet." dedim. "Bugün sokakta buldum."

Şaşırmış gibi baktı yüzüme.

"Anlaşılan kıyamadın bu tatlı şeye." dediğinde başımı salladım.

"Kim olsa kıyamaz şunun gözlerine bak boncuk boncuk." derken kediyi sanki küçük bir çocuğu sever gibi sevmesine kıkırdadım.

"Ben Bartu bu arada." dediğinde bana uzattığı eline baktım bir süre.

"Güneş." dedim uzattığı elini sıkarken.

"Güneş." dedi tekrar ederek. "Çok hoş bir ismin var." dediğinde gülümsedim.

"Peki bu tatlılığın ismi ne?" dediğinde kucağımda uyuyan kediye baktım.

"Çilek." dediğimde gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı.

"Senin de ismin çok hoşmuş Çilek." dedi kedinin patisini tutup selamlaşıyor gibi yaparak.

Bu hareketi gülmeme sebep olmuştu.

"Memnun oldum, gitsem iyi olacak."

"Bende memnun oldum Güneş, görüşürüz." dediğinde hafifçe tebessüm ederek bizimkilerin evinin yolunu tuttum.

Bu minnak şeyi götürecek başka yerim yoktu.

Bartu'yu, Poyraz sanmanın etkisinden çıkamamıştım. Herkeste onu arıyor ve deliriyor gibi hissediyordum.

Hava serinlemiş ve ay gökyüzünde yerini almıştı. Ay bu gece hilal şeklindeydi. Size Ay hakkında inandığım efsaneyi anlatmış mıydım?

Çok sevdiğim bir şarkının efsanesiydi.

Hijo de la luna...

Yani anlamı, Ay'ın oğlu demek.

Bir gün çingene bir kadın çingene bir adama aşık olmuş. Lakin adam kadını istemiyormuş. Kadın son çare olarak bir dağa çıkmış. O topluluğun inancı Ay'a tapmak olduğu için başlamış Ay'a yalvarmaya. "Lütfen o da beni sevsin." demiş sevdiği adamı dileyerek.

Ay kabul etmiş bu isteğini ancak bir şartı varmış. Doğacak ilk erkek çocuğu istiyorum, demiş. Kadın adama çok aşık olduğundan kabul etmiş bu isteğini.

Aradan zaman geçmiş ve kadın adamla sonunda evlenmiş. Uzun bir sonra da çocukları olmuş ve doğan çocuk erkekmiş.

Ancak bir sorun varmış. Adam ve kadın koyu bir ten ve simsiyah gözlere sahipken doğan çocuk bembeyaz bir ten, parlak gri gözler ve parlak bir vücuda sahipmiş.

Adam kadının onu aldattığını düşünerek sinirli bir şekilde kadına saldırmış ve kadını bıçaklayarak orada öldürmüş. Doğan çocuğu da alarak bir dağın tepesine çıkmış. Çocuğu dağa terk ederek kaçmış oradan.

O günden sonra Ay korumuş orada çocuğu. Efsaneye göre çocuk ne zaman gülümser mutlu olursa Ay, dolunay şeklini alıyormuş. Çocuk ne zaman mutsuz olsa, ağlasa, Ay, hilal şeklini alır adeta bir beşik şekli alarak çocuğu mutlu etmeye çalışırmış.

"Bu gece çocuk ağlıyor olmalı." dedim hüzünle gökyüzünü izlerken.

Poyraz gittiğinden beri benim için Ay her gece hilal şeklindeydi.

Bölüm sonu

5 yorum