"kanıma girdi bu yangın,
Sandı ki intikam aldım.
Canını alacağım er geç,
Yanına kaldı mı sandın?"
----------------------------------------------------
Salı sabahın 7:30'u
Kamyonet tıslayarak tozlu izole yol kenarında yavaşlamaya başlamıştı. Sabahın ışıkları, yüzümdeki maskeye öyle bir vuruyordu ki bu kavurucu yolda dudaklarım terden yapış yapış olmuştu.
Yanımdaki şoförün de benden bir farkı yoktu, bu saatte güneşin bu kadar sıcak olmasına küfürler yağdırıyordu. Utanmasa belimden tabancamı alıp güneşe sıkacak raddeye kadar gelmişti.
Bu esmer tenli adamın ismini dahi henüz bilmiyordum, ama artık itirafçı yada pkk yanlısı olmadığı hakkında emindim.
"Ağabey..." dedim.
Ağzındaki Marlboro'sunu ısırarak yüzüme baktı. Keskin bakışlarını gören yiğit gözünü kaçırıyordu Diyarbakır çarşısın'da.
Marlboro'yu ısırmaya devam ederek dişlerinin arasındaki sigarayla beraber konuştu;
"Ne var!?"
"Yanlış anlama ama ismin neydi senin?"
Cebinden çıkardığı eski kibrit kutusuyla sigarasını yaktı, sigaradan derin bir nefes çektikten sonra uzun süre cevap vermeden bekledi. Daha sonra dumanı üflerken bir yandan da karşılık verdi;
"Uzun hikaye..."
"Vaktimiz bol."
"seninkine benzer bir şey.."
Bu kaçamak cevaplarından ve yüz hareketlerinden bana hala güvenmediği açıkça anlaşılıyordu. Adamda her an kafama sıkacak gibi bir ifade vardı, bu beni ne kadar tedirgin etse de yavaşça elimi kafama doğru götürdüm.
Her hareketimi dikkatlice izliyor, yanlış yapar mıyım acaba diye beni süzüyordu. Ben ise temkinlice yüzümden maskemi çıkarıyordum.
Sonunda maskem tamamen yüzümden çıktığında, Dünyayı daha serin görmeye başlamıştım, o ise bana şaşkınca bakıyordu. Bu kadar derin yara izleri görmeyi beklemiyordu belli ki.
"Vatan sana minnettar..."
Diyebildi sadece azından dökülen kelimelerde. Ben ise acı acı gülmeye çalışarak, mimiklerimin eskisi kadar işlevli olmadığını fark etmiştim.
"Henüz değil." dedim, ardından biraz duraksayarak devam ettim. "bir bu kadar daha borcu var vatana."
"vatan borcu ödenmez..." Diye karşılık verdi hüzünle, daha sonra da ani bir hiddetle beni bu hale getiren kahpelere küfürler yağdırmaya başladı. Çok küfürbaz biri olduğu şüphesizdi.
Ardından bir süre sessizlik hakim oldu kamyonetin içinde, artık bana biraz daha nazik davranıyordu, sanki onun oğluymuşum gibi her an bir şeye ihtiyacım olup olmadığını soruyordu.
"Bu arada ben yeşil, kod yeşil." dedi bulduğu bir boşlukta.
Daha önce hiç görmemiştim kod ismiyle bu ârif'i. İcraatlarını daha önce çok duymuştum fakat kendisini ilk defa görüyordum. Şaşkınlığımı gizlemeye çalışarak yüzüne baktım ve kekeli sesimle cevap vermeye çalıştım;
"B bende gölge."
"kod gölge ha, daha önce bu ismi duymamıştım. Bu alemde yeni olmalısın."
"daha önce de söyledim, önceden askerdim."
"Âh haklısın, benim hatam kusura bakma."
"sorun değil Ağabey."
"Asıl ismim Mahmut Yıldırım, ama sen bana genellikle 'Yeşil' diye seslen."
"Benim artık bir kimliğim yok, sadece gölge. Ama ille soracak olursan, önceden kıdemli bir Üsteğmendim; ismim Alparslan Demir idi."
Bu konuşmanın ardından ben hızla maskemi geri taktım. Yeşil, bunu görünce fazla irdeleneyerek önüme uzanıp kapımın kilidini açtı ve araçtan inmem için bana işaret yaptı.
Daha sonra kamyonetten inerek yola yayan bir şekilde devam ettik, ben bu kavurucu sıcak altında çok fazla konuşmamaya özen gösteriyordum. O ise bulduğu her fırsatta küfür etmeye devam ediyordu, az daha zorlasa yoldaki taşlara bile küfür edecekti.
Genel olarak sinirli bir adamdı ancak bana karşı oldukça nazik davranıyordu. Ben ise bir yandan geride çalışır vaziyette bıraktığımız kamyonete bakıp duruyordum.
O da bir müddet sonra bunu fark etti;
"Merak etme, benim değildi zaten."
Dedi kamyoneti kastedermişcesine.
"Ağabey, şey pardon Yeşil. Ne iş yapıyorsun tam olarak?"
Dalga geçerek sanki daha önce anlamamışım gibi bir cevap verdi;
"Tüccarım."
Bu benim geçen söylediğim yalandan bile daha berbat bir tepkiyi. Fakat daha fazla üzerine gitmedim, yürüdüğümüz yola odaklanmıştım. İki sokak sonra sağa, hızlı adımlarla yürürken nihayet ulaşmıştık J plaka toros'una.
Hızla yan koltuğun olduğu kapıya yöneldi, "sen sür." Dedi. Bende sürücü koltuğuna geçerek kontağı açtım ve marşa bastım, araba çalışmaya başlayınca Yeşil'in eli teyip'e uzandı. Ses kısmını iyice açmıştı.
"Bu en sevdiğim Türkü."
Dedi ve cebinden Sigarasını çıkardı. Sonra sigarayı bana uzatarak yine aynı kibrit kutusu ile ağzımdaki sigarayı yaktı. Bende o sırada gaza basmaya başlamıştım.
"İlk sokaktan sola dön."
Bana harfi harfine yolu tarif ediyordu, nereye gittiğimiz hakkında hiçbir fikrim yoktu ama yine de dediklerini yapıyordum.
Beş dakika sonra aracın tekeri bir çukura girip çıktığında bagajdan inleme sesine benzer bir ses geldi, Yeşil bunu duyunca sakin bir şekilde müziğin sesini daha fazla arttırdı.
Daha sonra bana bakıp gülerek;
"Dert etme, hep ses gelir bu bagajdan."
O bu cevabı verdikten sonra nereye ve ne için gittiğimiz hakkında az da olsa bir fikir sahibi olmuştum.
Yarım saat sonrası, dediği yere ulaştık. Eski bir deponun önüne yavaşça park ettim ve el frenini çektim. İkimizde araçtan indikten sonra bana bagajı açmamı söyledi.
Ne çıkacağını az çok tahmin ediyordum ama o kadarını da tahmin etmiyordum. Bagajı yavaşça açınca elleri kolları ve ağzı bağlanmış şekilde bir terörist karşımda duruyordu.
Yeşil bana doğru gelerek, "senin için sakladım, eminim ki seversin." dedi.
Fakat bilmediği bir şey vardı, teröriste daha dikkatli bakınca bana bir yerden tanıdık gelmişti.
Yumruğumu sıktım ve ani bir refleksle "SİKTİR!" diye bağırdım.
Yeşil bunu duyunca beni terörist ile yanlız bırakmaya karar vermiş olacak ki aracın ön tarafına doğru ilerledi. Yeşil'in o bilmediği şey, bu teröristin daha önce bana pusu kuran örgütün lideri 'Argon' olduğuydu.
...
~9. Bölümün sonu~