Adım Alparslan, Alparslan Demir…
Yani… Bir zamanlar öyleydi...
Şimdi ise aslında kim olduğunu ve ne için savaştığını bile bilmeyen biriyim…
Kendini kaybetmek ne demek bilir misin?
İnsan kendini nasıl kaybeder?
Bir zamanlar başarılı, genç, idealist ve gelecek vadeden bir Üsteğmenken şimdi ise kendi gölgesinde kaybolmuş bir savaşçıya dönüştüm...
Aslında her şey dört yıl önce gelen bir operasyon emri ile başladı:
~ 4 Ocak 1984 ~
Saat daha sabahın yedisi, hayatımın en huzur dolu başlayıp nefret dolu biten günüydü…
Her sabah olduğu gibi erkenden kalkıp tıraş oldum, daha sonra mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya başladım. Kraliçem ve prensesimiz için… Bende kraldım, evimin kralı.
Benim onlardan başka ailem yoktu, muhtemelen hiçbir zaman da olmayacak…
...Her neyse…
Henüz altı aylık hamile olan eşim Aslı, uyanınca çok güzel olurdu… Tabii o her haliyle güzel birisiydi, ama yeni uyanınca apayrı bir güzel olurdu…
Onu o şekilde uyurken saatlerce hatta aylarca izleyebilirdim…
O uyandıktan sonra da dünyalar benim olurdu. Sanki güneş benim için doğmuş, çiçekler benim için açmış gibiydi.
Sonra yüzünde en güzelinden bir gülümseme yakaladım mı, işte o zaman keyfime diyecek yoktu. Şu an bile hâlâ onun o sıcacık, sevgi dolu gülümsemesi gözümün önüne gelir…
Sofraya beraber geçtiğimizde karım her zamanki gibi eve neşe saçıyordu. Benim ona kahvaltı hazırlamamın onun çok hoşuna gittiği her halinden belliydi.
Masada eksik bir şey bulabilirse o zaman bana aşk olsun. O ne isterse hemen önündeydi. Çünkü o benim tek varoluş sebebimdi…
Bir ara yüzünü ufak bir endişe sardı. Bende korkup ne olduğunu sorduğumda ise bana şöyle cevap verdi:
“Daha prensesimize isim koymadık… ondan hep prensesimiz diye mi bahsedeceğiz Alparslan?”
“Yawrum dert ettiğin şey bu muydu? Korkuttun beni.”
Benim sorduğum sorunun ardından evet maksadında başını yukarıya doğru salladı. Bende derin bir nefes alarak devam ettim:
“Melahat olsun mu?” diye sordum, heyecanla. “Rahmetli annemin adı…” ekledim hemen ardından.
Dediklerimi duyunca anlık olarak Aslı’nın başı öne eğildi, bir süre düşündükten sonra cevap verdi:
“Olsun…” dedi hüzünlü bir ses tonuyla.
Annemi kendi annesi gibi severdi o da… Kanserden vefat ettiğinde henüz yeni evliydik…
Kısa bir süreliğine evde sessizlik hüküm sürmüştü. Aradan beş ya da on dakika geçmeden bir ara gözüm saate ilişti. Saat sekizi geçmek üzereydi, karargâha geç kalacağım hatırıma düştü anlık olarak.
“Canım… Ben artık kalksam iyi olacak.” dedim sesimi incelterek.
“Askeriyeye mi?” Diye sordu endişeli bir sesle.
Başımı evet maksatında iki yana salladıktan sonra apar topar yatak odasına geçtim ve gardırobun kapağını açtığımda ütülenmiş bir vaziyette omuzundaki iki yıldızıyla üniformam beni bekliyordu.
Ben askeri üniformamı giyerken Aslı da hemen peşimden gelmişti:
“Dikkatli ol üsteğmenim.” Dedi üniformamı düzelterek.
Bana üsteğmenim diye hitap ettiği zamanlarda genellikle benim için endişeli olurdu. İçini biraz olsun rahatlatmak için dudağının kenarına ufak bir öpücük kondurdum ve mırıldandım:
“Olurum karıcım.” Dedim en güzel sesimle.
Kapının önüne geldiğimde ise artık evim için bir kraldan çok vatanım için bir asker kimliğine bürünmüştüm. Botlarımı giydiğim esnada beni karşılamak için Aslı yine peşimden gelmişti.
“Üsteğmenim.” Diye seslendi yine.
“Efendim.” Dedim.
“Gelirken bize çikolata alır mısın? Canımız çekti.” Dedi.
“Emredersiniz komutanım.” Diye cevap verdim gülerek, o da bu durumdan hoşnut olacak ki gülüyordu.
Evden ayrıldığımda ise sanırım saat dokuza çeyrek vardı. Rüzgârın yüzüme usulca çarpan soğukluğu, yavaş yavaş bedenimden kalbime de işlenmeye başlamıştı.
Gökyüzü sanki fırtına kopacak diyordu, fakat havada tek bir bulut tanesi bile yoktu...
~1. Bölümün sonu~





