Alara’nın da gruba katılmasıyla birlikte, üç kızın hayatındaki son sağlam halatlar da koptu. Bir zamanlar saat sekizde evde olan, düzenli ve korunaklı hayatlar yaşayan o üç masum kızdan eser kalmamıştı. Başlarda her şey eğlenceli ve cazip bir özgürlük gibi görünse de, kısa sürede yerini sabahın beşinde eve dönülen, alkol kokan, tekinsiz bir batağa bıraktı.
Dengeler tamamen bozulmuştu. Selçuk, Melek’in varlığını hiçe sayarak Alara’ya yaklaşmaya, ona yakınlaşmaya başladı. Alara da bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor, Selçuk’a beklediği yeşil ışığı yakıyordu. Melek’in içi içini yese de, o duygularını her zaman içine atan, sessiz ve çatışmadan kaçınan yapısıyla bu durumu sineye çekti. Üstelik yaşadıkları o büyük, kaotik sürüklenişin yanında bu durum gözüne neredeyse küçük bir ayrıntı gibi görünüyordu.
Demir ise ağı büyütmeye devam ediyordu. Ortama yeni tekinsiz yüzler, karanlık insanlar ekledi. Grup büyüdükçe ortamın rengi daha da çirkinleşti. Sabahlara kadar süren kavgadan, dozajı her geçen gün artan alkolden ve ancak öğlene doğru biten tehlikeli gecelerden kızların günle gecesi birbirine karıştı.
Evde durum kontrolden çıkmak üzereydi. Aileler bir şeylerin ters gittiğini, kızların ellerinden kayıp gittiğini seziyor, şüpheleniyordu; fakat hiçbiri olayın varabileceği bu korkunç boyutu henüz tahmin edemiyordu. Ancak yalanlar ve karanlık kokan geceler daha fazla saklanamadı.
Kendi elleriyle kurdukları o küçük cennet, bir gecede yıkıldı. Gerçeklerin ağırlığı altında ezilen aileler için sabır tükenmişti: Kızlar kapının önüne konuldu.
