İçeriğe geç

ARIZA SESLER

Bölüm 8 · 11 dk okuma

ARIZA SESLER

Bölüm 8

OLAMAZ

Olamaz!

Resmen 'Popoma ne kastın var?' dedim. Ama ne yapayım? Şu düştüğüm duruma bak! Hem canımı yaktı hem de sinirimi iyice bozdu.

>ooo<

Daha önce hiç gülüşüne şahit olmamışken böyle kahkaha atması... Söyleyecek bir şey bulamıyorum. Hayır yani, niye gülüyor ki? Onu böyle görmek beni bayağı şaşırttı. Tamam o da bir insan ama aynı zamanda hayvan da yani!

Saçmalamaz mısın?

İçimdeki arıza, köşesinde doğrulmuş kafasını sallayıp durumumu onaylamıyordu. Ben de ona hak veriyorum tabii... Saçmaladım. Çeliştim, düşüncelerimde.

"Ne saçmalıyorsun?" Güçlükle bastırdığı gülüşü arasından konuştu.

"Ne ne saçmalıyorsun? Popoma çektirmediğiniz kalmadı be!" Tek kaşı kalkık bir şekilde bakışlarını bana çevirdi. Niye sinirlendiğime, bağırdığıma anlam veremiyordu herhalde... Farkında değil tabii beni nasıl düşürdüğünün, hayvan herif ne olacak?

"Ne öyle bakıyorsun? İlk o gece düşürdün, sonra diğerlerinin darbesi, kantini unutmamak lazım bir de şimdi, bu ne ya? Nedir sizden çektiğim?" Bakışlarını önüne çevirip eski hâline çok hızlı büründü.

"Söyleyecek bir şeyin yoksa, rahat bırak beni!"

Bunun neyi var ya?

Aynen nesi vardı bunun?

"Söylüyorum ya hani, söyleyecek şeylerimi! Yoksa kulak doktoruna görünmeye ihtiyacın mı var?"

Bakışları benden yana değildi. Umursamaz takılmıyordu. Bu konuyu kaale alabilecek kafada değildi.

Çok kısa bir süre olsa da dönüp gülecek kadar kaale alacak kafası varmış ama.

E, yani?

Öğrenecek, büyüyecek çok konun var.

Her şeyde kendimize pay biçmeyelim. Kendi kendimize gelin güvey olunca başımıza neler geliyor, biliyorsun.

Aman, sen de; hayal dünyanda yaşa, ne olmuş.

"Of!"

Kendimle münasebetime ara verdim ve dalan gözlerimi gerçekliğe kavuşturup Mert'e çevirdim. Farkında olmadan sesli söylediğim nidayı kendine yöneltmemişti. Buralı değildi.

İç çekti. Ben de daha fazla zorlamadım.

"Neyse, ben teşekkür etmeye gelmiştim. Teşekkür ederim." deyip ayağa kalktım. Onu o tuhaf hâliyle baş başa bırakıp okulun önüne doğru yürümeye başladım.

...

Olamaz

Of ya Of!

Okuldan çıkıp sorunsuz ve kalabalık bir otobüs yolculuğunu geride bıraktıktan sonra eve varmak için binmem gereken bir araç daha kalmıştı. İndiğim durakta karşıya geçtim ve aracı beklemeye koyulmuştum. Lakin park edeceğini düşündüğüm bir aracın kazasına karıştım. Genişçe alana rağmen üzerime gelmişti.

İncinen ayağımın üzerinde durabilme ihtimalimi tartmadan ayağa kalktım.

"Ehliyeti kasaptan mı aldın!" Ne biçim araba kullanıyor? Herife bak! Arabayı durdurmuş, ama inip özür dileme zahmetinde bile bulunmuyor. Arabaya doğru yaklaşıp bağırdım,

"Sana diyorum, Öküz. Duymuyor musun?" Arabanın arkasına geldiğimde arabayı çalıştırmaya başladı.

"Ne yapıyor bu ya?" Kaçacaksa niye başta durdurdu ki? Ama ben yapacağımı bilirim. Cebimdeki bozuk parayı çıkardım. Yüzümdeki çarpık gülümsemeyle parayı arabaya temas ettirdim. Araba gazladı ama ben yapacağımı yapmıştım.

Arabayı çizmiştim

Bu yorgun bedenimi, mezara bırakılacak tabut gibi yatağa bırakacağım bir hevesle; üstüm başım toz içinde, evimin kapısını tıklattım.

Bir cevap alamayınca; "Allah Allah niye kimse açmıyor?" dedim. Tekrar ve tekrar çaldım.

Sanki anahtarın yok!

Evet anahtarım var. Ama ne bileyim; insan, bir yüzün kendini karşılamasını ve bu ağır bedeni içeri davet etmesini istiyor. Çantamın ön cebini yoklamak için fermuarı açtım. Tam o anda kapı açıldı. Dudaklarımdan isyanım firar etti,

"Niye kapı..."

Cümlemi tamamlayamamamın sebebi, annemin gözyaşlarıydı. Sinir ve enerji dolu halimin yerini bir hüzün kapladı.

"A. Anne"

Eliyle göz yaşını silip içeriye geçti. Ben ise dona kalmış halimle kapıda öylece kaldım. Fermuarın ucunda olan elimle fermuarı çekip içeriye geçtim. Çantamı rastgele fırlatıp annemin peşinden mutfağa geçtim. Annem sandalyelerden birinde oturmuş domates doğruyordu. Sırtı bana dönük olan annemin yanına geçip bir sandalyeyi çekip oturdum.

"Ne oldu? Niye ağlıyorsun?" Ne oldu böyle? Resmen ev cenaze evi gibi,

Cenaze evi mi?

"Yoksa... Yoksa babama mı bir şey oldu?"

Sandalyeden nasıl kalktığımı bilmeden salona geçtim. Yerdeki çantamdan telefonumu alacakken televizyonun karşısında babamı görmemle rahatladım. Koşarak yanına gidip kollarımı boynuna doladım, oh... Bir şey olmamış... Ona en son ne zaman sarılmıştım? Bilmiyorum. Ama her şeye rağmen iyi olmasına sevinmiştim.

Bir dakika ya bu adam niye bu saatte evde?

Kollarımı gevşetip babamın yüzüne baktım. Tuhaftı. Bir şey olduğu belliydi. Üzüntüsü yüzünden okunuyordu.

"Biri bana ne olduğunu söyler mi artık?"

Üzüntüsünü gizlemeye çalışıp zorla gülümsedi. Her daim bana destek olan elleri yanağımı okşayınca kalbimin sıkıştığını hissettim. Çünkü; uzun zaman olmuştu, bu tenin sevilmeye ihtiyaç duyduğunu unutalı. Babamın gözlerinde, daha önce hiç şahit olmadığım bir kıvılcım vardı. İflas ettiğinde bile bu üzüntüyü görmemiştim. Fark etmedim değil o zaman böyle bir yıkılışı yoktu.

Acaba dedemlere mi bir şey oldu? Kalbim; göğüs kafesime sığmıyor, tüm hücrelerimi tetikliyordu.

Neden, bedenen aldıkları zararı düşünüyorsun ki? Katil misin, kızım! Ne meyilli çıktın cenazeye!

Beynimin içinde yankılanan ses, silikleşiyor; pek bir şey düşünemez olmaya başladığımı, fark ediyordum.

"Yok bir şey kızım -yapma baba var işte- hadi sen annene yardım et"

Nedense bir tık rahatladım. Peki, gitmeyeceğim üstüne. Mutfağa doğru ilerledim. Merakım, aklımı kemirip ne olduğunu öğrenmek isterken; yüreğim, duyacaklarımın üzüntüsünü kaldıramayacağından emin olarak olanları öğrenmek istemiyordu. Mutfağın kapısına geldiğimde mutfağa baktım, annem aynı pozisyonda domateslerini kesmeye devam ediyordu. Farklı bir şey olarak sadece göz yaşlarını akıtmıyordu. Az önceki yerime yerleşip annemin elinden bıçağı aldım. Zaten pek ilgilendiği yoktu.

"Bir şeyleri bilmeye hakkım yok mu?" Önündeki boş sandalyeye bakarak,

"Titaniğe döndü halimiz -domates suyuna bulaşmış ellerine bakarak konuşmasına devam etti- rastladık bir buz yığınına, yavaş yavaş batıyoruz. Başımıza gelenlerin önü arkası kesilmiyor. Çocuklarım için her şeye katlandım. Yine katlanırım. -derin bir iç çekti- sonumuz hayrola" Sağ eline dokunup -olanları öğrenmek istediğimi görmesi umuduyla- onu dürttüm.

"Ya neler oluyor? Bana bir şey söyler misiniz artık!" Merakımın ve üzüntümün, sesimi etkilemesini engelleyemedim. Tiz sesim mutfağı doldurmuştu. Annem nemli gözlerini bana çevirdi.

"Atölyede yangın çıktı, kızım. Biraz birikmişimiz var ama ne kadar yeter bilemiyorum. Tadilata başlayacağı..."

>ooo<

İstemsizce sözünü kestim; "Olamaz. Böyle bir şey nasıl olur?".

"Neyse işte -domates tabağını önüme koyup masanın diğer ucundaki yeşillikleri işaret etti- şu yeşillikleri sen doğra, salatayı tamamla. Ben çorbaya bakacağım."

Annem sandalyeden kalkıp ocağın başına geçerken ben açık kalan ağzımla önümdekilere bakıyordum. Atölyede yangın mı çıktı? Durumlar iyice kızışıyordu. Bu nasıl olurdu ki? Böyle bir şey olduysa da babamın o yüz ifadesi de neydi öyle?

"Bu nasıl oldu?"

"Kazayla olmuş."

"Kazayla?"

"Evet... Babanın yanında konuşma, adamın halini zaten gördün!"

"Yok konuşmam."

Görmez miyim hiç halini! Bize söylemediği başka bir şey de vardı. Anneme de söylemediği bir şey? Annem bu olanlardan, geçim sıkıntısından, bu derecede üzülüyordu. Zannımca. Ama babam öyle değildi. Umudunu hiç yitirmez, üzülse belli etmez, hiç bu kadar üzülmezdi ki? Ayrıca gözlerinde... Üzüntü haricinde başka bir şey de vardı.

korku

Evet korku!

Neyden kokuyordu?

Yatağımın baş ucuna geçip sırtımı duvara yasladım. Salatayı bitirdikten sonra anneme biraz yardım edip odama gelmiştim. Bu karmaşa içinde kafamı dinlendirmekten başka yapacağım pek bir şey yoktu...

"Nazlı,"

Çat kapı içeri giren kardeşimi görünce şaşırdım. Ne zamandan beri odamdayım ki? Donuk ve ifadesiz halimi değiştirip ona baktım,

"Erkenci misin?"

"Yoo saat dört buçuk"

"Dört buçuk mu?"

Neredeyse iki saattir odamdayım. Düşünürken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyordu, bazen de zaman geçmek bilmiyordu. Aslında zaman hep aynıydı. Her dakika altmış saniyeydi; hızlı geçtiğini düşündüğümüzde, altmış bir; yavaş geçtiğini düşündüğümüzde, elli dokuz olmuyordu. Hızlı veya yavaş olan bizdik; zamanın içinde, zihnimizdekileri bu aciz bedenlere yediremeyip yavaşlayan.

Yine başladın he,

İç sesimi umursamayıp, düşüncelerimle boğuştuğum için yazamadığım kitabımı rafa kaldırdım. Aslında düşündüklerimi deneme olarak ayrı bir kitapda mı not etsem? Bu düşünceyi, zihnimin derinlerindeki bir kara kutuya nakşettim. Aynı şeyleri tekrar düşünebilirdik. Tekrar düşündüğüm bir vakit, işte o vakit bunları yazıya dökerim. Yatağımın üzerindeki kulaklık takılı telefonumu alıp komodinin üzerine koyduğumda bileklerimden çekildiğimi hissettim ve daha soğumamış az önceki yerime oturdum.

"Sana söylüyorum, sabahtan beri! Duymuyor musun?" Oturuşuma düzen verip,

"Ne var?" dedim.

"Asıl onu ben sana soruyorum!"

"hı"

"Bu ne? Cenaze evindeyim sanki! Ne oluyor ya?"

Siz diye diye sonun da cenaze bu evden çıkacak

"Tövbe de!"

"hı"

Kendime söylediğim cümleyi açıklama zahmetinde bulunmadım.

"Bak şimdi, söyleyeceğim ama başımda dır dır etmeyeceksin." Ne zaman bir şey olsa Sevinç başımda dır dır ederdi. "Ne olacak? Ne yapacağız?" Falan filan. Şimdi onun dırdırını hiç çekemezdim.

"Söyle artık" demesi ile hiç beklemeden direkt söyledim.

"Atölyede yangın çıkmış."

"Ne!"

Elimle ağzını kapattım. Kaşlarımı çatıp dişlerimin arasından "Sessiz ol" dedim. Zaten onlar dertliler bir de biz böyle yaparak onlara yardım edemeyiz. Kafasını kurtarmak için ellerimin arasında hareket ediyordu. Sessiz olacağına emin olduktan sonra elimi ağzından çektim.

"Nasıl ya?"

"Öyle işte. Kaza olmuş. Yani öyle dediler," Ama dediğim gibi öyle dediler, kaza olmadığı belli... içimdeki arıza kendi köşesine çekilmiş düşünmeye başlamıştı.

Ne oldu acaba?

O da beni onaylayıp kaza olmadığına inanırken ne olabileceğini düşünüyordu. Babamı böyle sıkıntıya düşürecek ne oldu? Ona yardım etmek istiyordum. Peki nasıl edecektim?

Çalışarak

"Tabii ya!"

Bu fikirle gözlerimde pırıltılar oluşurken Sevinç melankolik haliyle bu sevincime anlam veremiyordu.

"Ne tabii?"

"Onlara yardımcı olmamız lazım,"

"Nasıl?"

"Çalışarak!"

"Ne diyorsan, adam akıllı söylesene! Bir şey anlamıyorum."

"Demem o ki, çalışıp babama yardım etmem lazım."

"Ne diyorsun kızım sen! Babam hayatta izin vermez."

"İzin isteyen kim!"

"Saçmalama!"

"Bilirsin beni, ben bir şekilde ikna ederim." gözlerini devirerek

"Arıza yaa" dedi bu haliyle çok tatlıydı. Suratına yastığı fırlatıp onu kucakladım.

"Ya" diye kollarımın arasında mızmızlanırken alnına bir öpücük kondurdum...

Önde Sevinç, arkada ben merdivenlerden inerek salona geçtik. Tam da tahmin ettiğim gibi babam her zaman ki yerine masanın baş köşesine oturmuş annem de ayakta bizi bekliyordu. Sevinç babamın yanağına, her zamanki o sulu öpücüklerinden birini koyup yerine geçti. Buna gözlerimi devirip yerime geçtim.

Sevinç'in de dediği gibi 'bu benim duygusal olmadığımın kanıtı' mıydı. Kardeşim duygusal ve narindi. Hemen kırılıp veya üzülebilir. Savunma mekanizması çok geç çalışıyordu. Ama benim gibi bir ablası varken üzüntüsü her daim olamazdı. Haliyle buna izin vermem ve onu üzeni fena üzerim.

Annem servisi yapıp yerine geçti. Herkes yemeğini yiyordu. Tabii buna yemek yemek denirse, sofraya oturduğumuzdan beri derin bir sessizlik vardı. Sevinç beklentiyle gözlerimin içine bakıyordu. Bu bakışlar, sessizliği bozmama neden oldu. Şimdi söylemenin tam zamanıydı,

"Baba" annem ve babam bakışlarını bana çevirdi. Hiç uzatmadan söyleyeceğimi söyledim.

"Çalışmak istiyorum."

Babamın elindeki kaşık tabağa düşüp tok bir ses oluştururken sevinç sıçradı.

"Buda nereden çıktı?"

Babamın şaşkın yüz ifadesi değişip kızgın bir hâl aldı. Şimdi çatık kaşlarıyla bana bakıyordu. Sakin bir şekilde sorusuna cevap verdim.

"Bir yerden çıkmadı. Öyle. Çalışmak istiyorum." keskin ve itiraz istemeyen ses tonuyla,

"Hayır," dedi.

"Baba!"

"Bu konu, burada kapanmıştır!"

Dişlerimi sıkarken ellerim çoktan yumruk şeklini aldı. Kızgın bakışlarım sofradan kalkıp koltuğa geçen babamın sırtındaydı. Ne olur yani çalışsam? Bakışlarımı anneme çevirdim, verdiği tepkiyi merak ediyordum. Annem konuştuklarımızı hiç duymamış gibi tencereyi eline alıp mutfağa doğru ilerledi. Sevinçle bende sofrayı toparlamaya başladık. Annem babamın şekersiz Türk kahvesini hazırlarken bizde Sevinçle bulaşıkları makineye yerleştirdik. Sonra salona geçtik.

Babamın az önceki yüz ifadesi, yerini koruyordu. Annem kahveyi getirip babamın önüne koydu. Sonra ise yanımızda oturmak yerine odasına çekildi. Bakışları annemde olan Sevinç yine melankolik hale büründü. Kardeşimin yüzünde gördüğüm üzüntü anneme kızmama yol açtı. Hayır yani niye gidiyorsun ki?

Çocuklarının yanında dursana be kadın!

Anneme haksızlık etme yelloz! napsın be kadın bizim yanımızda üzüntüsünü sergilemek istemiyor.

Babamın yanına geçip benim için kapanmamış konuyu aklımda toparlamaya çalıştım.

"Baba?"

Beni hiç aldırmıyordu.

"Lütfen!"

Şirinlik yapmaya çalışarak gözlerimi kocaman açtım.

"Ya bak kötü bir iş olmayacak. Senin izin vereceğin bir iş bulacağım."

Bir kaç dakikalık sessizliğin ardından,

"Git derslerine çalış!" dedi.

Beni duymamış gibi yapması oflamama neden oldu. Nefesimi dışarıya verip,

"Bu iş, derslerimi engellemeyecek!" diyerek pes etmeyeceğimi gösterdim. Sıkıldığını belli eden bakışlarını bana yolladı.

"Sıkıldığını biliyorum baba, kabul et ve kurtul bu arızadan!" bana destek olan Sevinç'e minnet dolu bakışlarımı attım, çarptığı lafı gözardı ederek. Yüzümde hafif bir tebessüm oluştu. Babam pes etmeye başlamıştı. Biliyorum pes edecekti sonunda.

"Kızını gayet iyi tanıyorsun, baba. Sonunda evet dedirtecek, sana. Uzatmanın alemi yok bence." Sevinç'in son söyledikleriyle babam pes etti. Bir şey söylemesine fırsat vermeden boynuna atıldım.

"Babaların en babası."

"Kabul ettiğimi, söylemedim." kollarımı gevşetip babamın yüzüne baktım.

"Ya!"

"Derslerine engel olmayacak, bir iş!"

"Kesinlikle,"

Kollarımı tekrar sıkılaştırdım. Sevinç hiç boş durur mu? babamın diğer boş kalan yanına çoktan gelmişti, kollarını dolamıştı bile.

Yaptığım bu hareket, içimde; kendime kendim için, bir iki yüzlülük damgası yapıştırdı.

Söylediklerin yetmiyor gibi bir de kötü hissetmeme de mi neden oluyorsun! İnsan bazen her şeyi unutur ve isteğine karşı gelemez, sıkı sıkı sarılır.

İşin rast gitsin diye sarılmadığını bilen yok sanki!

Neyse ne!

...

Bugün biraz erkenciydim ve benimle birlikte sınıfta bir kaç kişi daha vardı. Tam karşımdaki boş olan öğretmenler masasına bakıyordum. Nereden iş bulacağımı düşünmeden edemiyordum. Kulağımı cızırdayan bir ses düşünmemi engelledi. Sesin sahibi olan Aleynaya baktım. Söylediklerinden dolayı çoktandır burada olduğunu anladım.

"Şimdi sana teşekkür etmem lazım. Tabi ki de..."

"hı"

Tuhaf olan halimi görüp

"Senin neyin var?" dedi. Yanımdaki yerine geçip benden bir cevap bekledi.

"Nereden iş bulacağım ben?"

"İş mi?Ne işi?"

"Her hangi bir iş"

"hı"

"Çalışayım dedim de... Neyse ya buluruz bir iş."

Aleyna şaşkın şaşkın yüzüme bakmaya devam edince olan biteni anlatmaya başladım.

...

Son ders boş geçmişti ve şimdi çantamı topluyordum. Birazdan zil çalacaktı ve gidecektik. Tabii Aleyna ve ben bana iş bakmaya gidecektik. Zilin çalmasıyla birlikte Aleynayla okuldan çıktık.

...

Büyük bir cadde de yürüyorduk. Bütün gün yürümekten tabanlarım ağrıyordu. Bilmem bu kaçıncı dükkandı! Ama bana iş veren yok. Kimse benim gibi yarım gün çalışacak bir eleman istemiyordu. Part-time saatleri, okul saatime uymuyordu. Hafta sonu çalışacağım bir iş de yoktu. Yorulduğumu belli eden paytak yürüyüşlerle bir ses çıkararak kafamı yana çevirdim ki,

>ooo<

Bütün yorgunluğumu unutturacak bir şey gördüm. Aleynayı dürttüm. Bakışlarım Aleynadayken elimle "saat 3'den 7'ye kadar çalışacak eleman aranıyor." yazısı asılı olan dükkanı işaret ediyordum. Aleyna yorgun bakışlarını dükkana çevirdi. Gözlerinde pırıltılar oluşurken bir anda gözündeki tüm pırıltılar söndü. Bu, hızla kafamı o yöne çevirmeme neden oldu.

"Olamaz!"

Bölüm sonu

3 yorum