~Boşluk~
Bölüm şarkısı; Sagopa Kajmer - Galiba
🍂
Tan yeri ağarmamışken, bizimkiler henüz uykudayken okul kıyafetim ve çantamla evden çıktım. Bugünkü ödevi arkadaşlarımın sırtına yükleyip okulu ekecektim. Yiğit'ten alacak bir hesabım varken okulda duramazdım. Bugün dilediğim tek şey onu erken saatte şirkette bulmaktı. Cuma gününün üzerine bugün de okulu ekmek istemiyorum. Gidecek olan sadece bir iki dersim olsa yeter.
Boş yollar bana küçükken yalnız oluşumu hatırlattı. Elif'i.. Arkadaşlıkların saçma olduğunu bana öğreten o kızı. Onca red edişime rağmen Aleyna benimle arkadaşlık kurmayı nasıl başardı? İyi de yaptı.. Umarım zamanla bana bu sözümü yedirtmezdi. Otobüsün inmem gereken durağın ismini kulağımda çınlatması gözlerimi tek tük geçen arabaların olduğu caddeden ayırmamı sağladı. "Gazan mübarek olsun Nazlı!"
Henüz iş saati olmamasına rağmen, şirkette birkaç grup vardı. Mesai yaptıkları, uykulu gözlerinden anlaşılıyordu. Onlar da mahvettiğim projeden nasiplerini almıştı.
"A Nazlı, bugün senin iş günün müydü?"
Demek sekreter de mesaiye kalmış. Ses tonumu ayarlamaya çalışıp Alev'e gülümsedim.
"Yiğit bey saat kaçta burada olacak?"
"Yiğit bey toplantıda," dedi toplantı odasını gözetlerken.
"Harika!"
"Nazlı dur! Nere gidiyorsun?"
Nereye olacak hesap sormaya! Önüme geçip sesini biraz daha yükseltince çalışanların gözü de bize döndü.
"Sana söylüyorum. Beni duymuyor musun?"
Söyledikleri ben de bir anlam ifade etmezken yoluma devam etmeye çalıştım.
"Dursana ya! Kimse gelmesin, sen bile arama dedi. Bana patlayacak sonra!"
Dur muş! Beni şuan kimse durduramaz. O hadsizden alacak hesabım var. Açtığım kapıyla beraber Alev de içeriye gayriihtiyari girdi.
"Yiğit bey!"
Arkası bana dönük olan Yiğit yavaşça ama bir o kadar öfkeyle bana döndü. Dibime sokulup, yüzünü yüzüme eğdi.
"Haddini aşıyorsun!"
Meydan okuyan halimle karşılık verdim.
"Öyle mi? Ben de tam senin için öyle düşünüyordum!"
Aynı hızla karşılık vermesini beklerken gözlerini gözlerimden ayırmadan sakince yüzünü dibemden uzaklaştırdı.
"Eğer derdin konuşmaksa, toplantıdan sonra seni dinlerim. Yok eğer derdin toplantımı bozmaksa seni temin ederim ki güvenlikçilerin elleri arasında büzüşerek kendini caddenin ortasında bulursun!"
Bakışlarına nazaran bu savaşçı hali beni giderek öfkelendirse bile hırsıma yenik düşmemek için öfkemi kırbaçlayıp toplantı odasından çıktım.
Yiğit'i bekleyeli daha 5 dk olmuştu ki kapının kapanış sesini duydum. Bu kadar erken çıkmasını beklemiyordum. Yüzümü kapıya çevirdiğimde karşımda onu gördüm. Zorlukla "Sen!" diyebildim.
"Hadi ama ben de dilinde 'sen' diye kaldım,"
Burak desem de ne fark ederdi? Kim bilir neyin nesi!
"Seni burada görmek ne güzel"
"Ne ironi ama!"
"Gerçekten de seni burada görmek güzel ama yanlış yerdesin!"
"Fakat sen doğru yerlerdesin değil mi? Okulumda, burada, toplantıda... Senin benimle derdin ne? Aslında kimsin?"
"Kim olduğumun ne önemi var? Adımı bilmen kâfi. Yiğit'e hesap sormana gelince... Dediğim gibi yanlış yerdesin, hesap vermesi gereken kişi o değil. Seni buraya yollayan kişinin hesap vermesi gerekmez mi?"
Ne diyordu bu? Topu babama mı atıyor? Burak'ın arkasındaki kapı açılıp yanımızdan birkaç kişi geçtikten sonra kapanan kapının önünde duran Yiğit, anlamaya çalışan bakışlarıyla bizi süzdü. Buraksa kafasını çevirmeden Yiğit'e yan gözle baktıktan sonra bana baktı.
"Yanlış yapan Yiğit değil,"
Yanımdan geçmek için adım attığında kolundan tuttum. Ben de tuhaf hisler uyandırıp gitmesine bu sefer izin vermeyecektim. Geri adım atıp, kendini kısaltarak kafasıyla kafamı aynı boya getirdi.
"Diğer soruna gelince, benim seninle bir derdim yok!"
Yüzünü yüzüme gömer gibi dudağını kulağıma yaklaştırdı.
"Sana haksızlık etmişim. Öyle düşündüğüm amaçlarla sen buraya gelmemişsin. O yüzden senden istediğim şey gerçekleri öğrenmen. Doğruyu bilmek senin hakkın. Üzgünüm, sana doğruları söylemek benim hakkım değil!"
Bileğini küçük elimden kurtarıp hafif esen bir meltem gibi yanımdan geçti. Aklıma soru baloncuklarını sokarak. Hangi doğrular? Kast ettiği yanlışı babam mı yapmıştı? Yanlış neydi? Benim hakkımda önceden ne düşünüyordu? A tabi ya... O iğrenç cümleleri aklıma getirmek istemiyorum.
"Dinlenmek isteyen biri var sanıyordum,"
"Sen öküzün teki bile değilsin! Öküzlük senin gibi bir alçağın yanında az kalır."
Mantığının sendelediğini gözlerinden anladım. Şaşırmıştı. Odasına kadar sabretmeyen bu bağırışımı beklemiyordu.
"Anlamayacağımı mı sandın? Bana arabayla çarpıp özür bile dilemeden kaçanın sen olduğunu. Motorsikletle çarpanın sen olduğunu. Niye şaşırdın? Dur nasıl anladığımı da söyleyeyim. Beni havuza attığın gün... Arabadaki çiziğim seni ele verdi. E o yüzden 'bu sefer öküzlük ben de değil de sen de' demiştin bana..."
Kendini toparladığında dönüp odasına doğru yürüdü. Milletin bakmasına aldırış etmeden ben de odasına geçtim.
"Bunu niye yaptın?"
Sakinmiş gibi görünse de gözleri ateş püskürüyordu.
"Neyi?" diye tısladı.
Derin bir nefes alıp verdim. Daha sakin konuşabilirdim.
"Babamın seni aradığını niye söylemedin?"
"Uyuyordun!"
"Sabah..."
"Sabah söyleyebilirdim değil mi? Söylesene sen bende akıl bırakmış mıydın?"
Konuşmalardan bezmiş gibiydi. Haklı mıydı? Yoksa önden Burak'ı yollayarak aklımı karıştırıp kendini haklı çıkarmaya mı çalışıyordu?
"Beni işe niye aldın? Atölyemize yeni bir darbe vurabilmek için mi? Yoksa daha önce yaptığın öküzlüğün bedeli olarak yahut acıdığın için falan mı?"
"Yeter!"
Dur pozisyonu halinde olan elini yumruk yapıp aşağıya indirdi.
"Konuştukça saçmalama potansiyelin artıyor,"
"Saçmalamamı boşver, sen sorumun cevabını ver!"
"İşçi işe niye alınırsa sen de bu iş yerine öyle kabul edildin!"
Ona yaklaşabileceğim kadar yaklaşıp boyumu daha da kısaltabilecekmişim gibi kendimi eğip ona olabildiğince alçaktan baktım.
"Neli dondurma sevdiğimi sordurtarak mı? Merak ettim de diğer çalışanlarınıza nasıl sorular sordunuz?"
Kolumdan tutup beni doğrulttu.
"Kes şu saçmalığı!"
Diğer eliyle de boşta kalan kolumu tutup beni kendine yaklaştırdı.
"Senin mantığınla hareket edecek olursak... Sen bu iş yerine niye geldin? Şartları ne diye kabul ettin? Yoksa baban seni maşa olarak mı kullanıyor?"
Matadorun sinirlendirdiği boğa gibi soludum.
"Kim olduğumu bilerek beni işe aldın!"
"Öyle... Beni tanımadan gelmiş olabilirsin ama sen de babana ihanet ederek benim işimi kabul ettin,"
"İhanet mihanet etmedim!"
"Babanın işinin yapıldığı bir yerde olman ihanet değil senin için, öyle mi?"
Omuzlarımı sallayıp bedenimi onun ellerinden kurtardım. Bir hışımla odadan çıktım, Yiğit'ten de kendimden de iğrendikçe iğrenirken daha fazla konuşamazdım. Ayaklarım beni asansöre değil de lavaboya götürdüğünde kendime gelebilmem için yüzüme su vurmam gerektiğini hissettim.
Aynadaki yansımam midemi bulandıran bir yabancıdan başkası değildi. Uzun zamandır konuşmayan içimdeki yelloz yokken kendimin bile katlanamayacağı birine dönüşmüştüm.
Hadi hadi naz yapma beni özlediğini biliyorum...
Aynadaki yansımam sırıtırken kendimi iyi hissetmiştim. Bu arızayı ben ne zamandır böyle benimsemişim?
Patronuna nasıl cemkirdin öyle kızım! Arıza sensin sen.
Ama ben bu halimlen seni de çekemem. En iyisi sen köşene geri dön. İçimdeki kepaze bana karşılık vermezken, yüzüm eski hüznünü büründü. Bana nasıl yerleştiğini bilmediğim bu arızaya gün geçtikçe alışıyor, beni gaza getirmesini seviyordum. Ama onu da anbean öldürüyorum. Bu hayat beni içimdeki arızanın katili yapacaktı. Arıza ölüyordu.
"Nazlı!"
Aynadan Aslı'nın yansımasına baktım. Bir şey söylemek istemiyorum.
"İyi misin?"
O da aynaya döndüğünde gözlerimiz yansımada birleşti. Gülümsedim.
"Daha iyi olacağım,"
Ben Nazlı Islak isem kendimi de hayatımı da daha iyi yapacağım. Benim kitabımda pes etmek yok!
Aslıyla sohbete girişmeden bir an önce kendimi otobüse attım. Şirketten nasıl bir vaziyette çıktığım muamma. Gözlerimi kapatıp kafamı koltuğa yasladığımda beynimde biraz önceki konuşmalar müzik gibi çalındı. Şu küfürleri de etseydim diye diye kafamda oluşmayan kelime kalmamıştı. Aklımdaki kelime cümbüşünü dağıttım. İyi iyi, küfür etmeden eteğimdeki taşları döktüm. O iğrenç anlamları taşıyan kelimeleri kullanmadan da hırsımızı, hıncımızı saçabilirdik. Gerçi tam anlamıyla hıncımı alamadım ya neyse.
"Hanım efendi, son durağa geldik,"
Hızla kendimi doğrulttuğumda boynuma kramp girdi.
Sakin olsana kızım,
Sen sus kepaze. Uyu uyuduğun yerde.
Ses vermem için kafanı duvarlara vurursun sonra!
Bir düşünce dünyasına daha dalmamaya çalışarak otobüsten indim. Son durak okulumdan çok uzakta değildi. Hem yürümek bana da iyi gelirdi.
Ne kadardır yürüdüğümü bilmiyorum ama inmem gereken durağı gördüğümde dört durağı geçmiş olduğumu fark ettim. Farklı yollardan gitmeyi sevdiğim için önüme gelen ilk sokaktan saptım. Kaybolursamda sorarak okulumu bulabileceğimdan gönül rahatlığıyla ilerledim.
Yarınki işim atölyeye gitmekti. Hem babam ne hata yapmıştı? Yanlış neydi? Bunları öğrenmeliyim. Burak düşünce faresini beyin kutuma yollamıştı bir kere. Sorular beynimi kemirmeden benim cevaplara ulaşmam gerek. Yiğit başımı ağrıtmasaydı okuldan sonra gidebilirdim. Fakat bugün daha fazlasını babamı kaldıracak halim yoktu.
Yiğit mi senin başını ağrıttı yoksa sen onun kafasını mı patlattın?
Hangi tarafta olduğuna karar ver kepaze,
Ben hep doğrunun yanında olurum.
Bir kahkaha sesi beynimi sızlattı. Ne olursa olsun benim yanımda olmalısın. Hem eğriyi doğruyu yakında görürüz!
Okulun arka tarafı gözüme çarptı. Birilerine sormaya gerek kalmadan gelmiştim. Okulun arkasına şöyle bir bakındığımda önüne nazaran daha güzel olduğunu fark ettim. Önceden kıyaslamamış olmam normal, Mert sahiplenmişti orayı. Kafamı sağa sola çevirip düşüncelerimi sarstım. Kendimi sinir etmenin anlamı yok.
>ooo<
Mert, etrafında oluşturduğu çemberin ortasında gençlere hararetli hararetli bir şeyler anlatan Selçuk'u izliyordu. Bugün isteyeceğim son şey sinirimi bozacak kişileri görmek. Adımlarımı hızlandırdım. Başka zaman olsa umursamadan ilerlerdim. Ama başımı daha fazla şişirmek istemiyorum. Sokağı bitirdiğimde sağıma soluma bakıp karşıya geçtim. Okulun arkasındayım. Çevresini dolaştığımda okulda olacaktım. Bir araba yanımda durup kornayı çaldığında gayriihtiyari kafamı eğip şoföre baktım. İstediğim son şey de gerçekleşmişti.
Allah'tan başka bir şey dileseymişsin kızım.
Hele sen bir dur yelloz,
"Ne var?" diye tısladım Mert'e doğru.
"Arabaya bin"
"Ne?"
Koltuktan inip arka kapıyı açan Selçuk'a baktım. "Duydun yeni kız," dedi.
Arabaya binmemesi için önüne geçtim. Mert arabadan inip beni çekiştirmeye kalkıştığında geri adım attım.
"Ne yapmaya çalışıyorsunuz?"
"Disiplin raporunu hazırlamış bir öğretmenin vardı."
Bunun derdi ne?
"Beni tehdit mi ediyorsun?"
Alay eder gibi gülüp kafasını yan çevirdi.
"Bir de soruyor musun?"
Çocuk haklı, alenen seni tehdit ediyor sen de soruyor musun Nazlı!
"Haklısın kepaze" diye fısıldayıp bir kahkaha patlattım. Bu tepkime hazırlıksız yakalanmışlardı.
"Bir insan bu kadar komik tehdit eder mi?"
Gülmemi bastırarak zar zor kurduğum cümlenin ardından tekrar güldüm. Mert te benimle beraber kahkaha atınca yanaklarım eski halini aldı. Selçuksa bizi anlamadığını belli edercesine bakındı ve arabaya bindi. Selçuk'un ön koltuğa geçmem için orayı boşalttığını düşünsem de ben arka koltuğa geçtim. Arabanın içi dışı gibi eski püskü değil de daha konforluydu. Mert yerini aldığında bekleme yapmadan arabayı çalıştırdı.
Aptal, kendi rızanla seni kaçırmalarına izin verdin!
Boş yapma, ben aptalsam sen daha aptalsın.
Bir melodi sesi arabayı doldurduğunda kafamı yan yatırıp Selçuk'a baktım. Elini cebine sokup telefonunu çıkardı. Gözlerimi kısıp ekrana baktığımda 'bal böceğim arıyor' yazısını gördüm. Gözlerim telefonu açıp kulağına götüren Selçuk'a kaydı. Böyle sempatik birinin Mert kabalığının yanında ne işi vardı.
"Efendim canım -bir iki fısıldama- bugün okulda olmayacam. Senin ki mi? O burada. Rahat ol! Gayet iyi ve benim yanımda,"
Bu konuşmanın üzerine arayanın Aleyna olduğunu anladım. Sunumu onlara pasladığımı söylemeyişim onları meraklandırmış olmalı. Belki sadece Aleyna'yı. Selçuk teli bana uzattığında başımı olumsuz anlamda salladım. Aleyna'nın uzun cümlelerini daha sonra dinlerim. Selçuk bir müddet daha fısıldayarak konuşup telefonu kapattı. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
Aleyna'yı bu kısa zamanda bu kadar çabuk mu sevmişti. Yoksa ben onları bir araya getirmeden önce de Aleynadan hoşlanıyor muydu? Peki ya bal böceğim diye kaydetmesine ne demeli?
Doğru diyorsun, Aleyna, kraliçe arı; Selçuk ise işçi... İşçi arı... Kraliçe arı...
Tövbe estağfurullah.
Pis arıza bana neler düşündürtüyorsun!
"İğrençsin!" Kafamı kendimi onaylamayarak iki yana salladım. O sırada dikiz aynasıdan Mert ile göz göze geldik. Önüne baksana çocuk, kaza edeceğiz kaza! Bir sürenin sonunda gözlerini yola çevirdi. İğrenç kelimesi ona dediğimi falan mı sanmıştı.
Aman sanarsa sansın, ne de olsa o da iğrenç!
Aferin arıza! Gün geçtikçe akıllı konuşuyorsun.
"Aferin sana!" bu fısıldayışımı da duyduğunu, dikiz aynasından bana baktığında anladım.
"Bu deliyle nasıl uğraşıcaz Selçuk? He, ne dersin!"
"Bilmem patron. Uğraşıcağımızı da bilmiyordum ben."
Sırıttım.
Gözlerim onlarda olmasa da onların da sırıttığına eminim. Telefonum çaldığında cevaplamayacağımı bile bile kimin aradığını görmek için çantamdan çıkardım. Arayan Eto. Ödevi onlara yıktığım için benden hesap sorar mıydı? Meşgule atıp telefonu yerine koyduğumda araba durmuştu.
"Merhaba gençler, ehliyet ruhsatı göreyim."
Çevirmedeki polis Selçuk ve bana baktıktan sonra ehliyetle ruhsata bakındı. Çok geçmeden elindekileri Mert'e uzattı.
"Aferin delikanlı," derken gözü Mert'in emniyet kemerindeydi. O zaman fark ettim ki onun emniyet kemeri takılıydı. Kendi kitabında mı vardı yahut kurallara uyan biri miydi? Yola devam ettiğimizde ben de bu kuralcılığına takılmamaya karar kıldım.
Bir melodi sesi kulaklarımı okşadığında çalan müziği hemen tanımıştım. Gözlerimi kapatıp soluklandım. Göz kapaklarımı tekrar açtığımda gözlerimi yanımızdan hızla geçen arabalardan alıp gökyüzüne çevirdim. Bugün bulutlar biraz seyrekti. Aklıma Elif geldiğinde gözlerimi kapatmamak için direndim. Sevdiğim şarkılar bana bunu yapmasa bari. İnadına kendimi şarkıya verip sözlerden kaçmayıp onlara odaklandım. Galip oldum. Şarkıda ben vardım. Sanki bana beni fısıldıyordu.
Korkarım
Ama galiba, bütün bu olanlara dayanamam ama hazırım...
Gözlerimi kapatıp nefesimi tuttum. Evet hazırdım.
Şarkı bittiğinde gözlerimi teyibe çevirdim. Mert'in kayıtlarından çalan bu seferki şarkıyı bilmiyorum. Hızla geçen bana öyle gelen yolculuğun sonunda durmuştuk. Kafamı eğip camdan baktığımda pek bir şey göremedim. Gökyüzüne bakmaktan gözlerim aydınlanmıştı. Gözlerimi birkaç kere kırptıktan sonra etrafı seçebildim. Uzakta gökyüzü ile birleşen deniz. Onlarla birlikte ben de arabadan indim. Uçurumdaydık. Selçuk arabanın arkasına doğru yürüyüp biraz uzaklaştıktan sonra telefonuyla ilgilendi. Mert'e baktığımdaysa onu göremedim. Arabanın arkasından dolaşıp Selçuk'un yanından geçtikten sonra onu görmüştüm. İleride. Uçurumun eşiğindeydi. Benim burada olmamın sebebi ne? Tekin adımlarla yanına ulaştığımda oturup ben de onun gibi bağdaş kurdum. Süren sessizliği bozmak isterken ne söyleyeceğimi bilemediğim için denize bakındım. Eskiden ferahladığım! Şimdi ise baktığımda önce korktuğum sonra ferahladığım bir güzellikti, deniz. Artık benim yüzmeyi öğrenmem şart. Yiğit ne diye kafamda oluşuyor ki, öküz herif!
"Beni niye buraya getirdin?" diyerek başımı ona çevirdim. "Sana soruyorum, patron bozuntusu?" Ne kafasını çevirdi ne de ağzını açtı. Denizi izlerken bile ona bakmıyor gibiydi. Burada değildi sanki. Bir süre onun yüzünü inceledim, sert bir siması vardı. Bedeni onu fazla kaba gösterirken gözleri başkaydı. 'İçimde çok merhametli bambaşka biri var' der gibiydi. Onu izlememden rahatsız olmuş olacak ki dönüp kaşlarını çatarak gözlerimin içine baktı. Ruhuma bakmak ister gibi.
"Seni bir daha Kartal Tepede görmeyeceğim!"
Kaşlarım istemsiz çatılırken bu tuhaf isteğe anlam veremedim. Onun gözleri gözlerimde kaşları ise hâlâ çatılıydı. Şaşkınlığımdan sıyrılınca "Neden?" dedim.
"Orada senin bir işin yok. Sokaklarımda dolaşmayacaksın,"
"Sokakların! Senin sokakların... Sen kendini ne sanıyorsun? Peki tehditlerinin her zaman işe yarayacağını mı düşünüyorsun?" Kaşları düzleşti.
"Bu seferki tehdit değil, seni uyarıyorum."
Öfkem giderek artarken yüzümü çevirdim. Yüzümün çevirmemin yetmeyeceğinden ayağa kalktım. Yeter artık! Dünyayı kendi etrafında dönüyor sananlardan bıktım. Kendi isteklerine insanları boyun eğmeye zorlayanlardan bezdim. Bezdim gerçekten bezdim. Selçuk gözüme ilişince onu telefonuna gömülü hâlde gördüm. Onun gibi biri bu eşkiyanın yanında ne işi vardı? Hızlı adımlarla yanına ulaştım.
"Senin bu adamla ne işin var?" Her şeyden bir haber bana ve Mert'e baktı.
"İyi misin?"
"İyi mi? İyi misin?.. Boşversene sen! Senin gibi sempatik düşünceli birinin böyle bir serserinin yanında ne işi var?"
"İnsanları bilmeden laftalamak senin huyun değil, sanıyordum."
"Ben gördüğümü söylüyorum. O tam bir serseri!" dedim elim Mert'i işaret ederken
"Nazlı!"
Selçuk bir adımda aramızdaki mesafeyi kapattı. Ne diye bu kadar öfkelendi? Sanki yalan yanlış bir şey söyledik.
"Selçuk!" Önce sesi sonra kendisi yanımızda bitti. Selçuk bir estağfurullah çekip yanımdan uzaklaştı.
"Ne dedin de Selçuk'u bu hâle getirdin?"
"Ne mi dedim?.. Senin nasıl bir kabadayı olduğunu, işin ve gücünün ancak serserilik olduğu, senden uzak durmasını... E birinin onu uyarması gerekiyordu!"
Gözlerim yumruk yaptığı ellerine kaydı.
"Niye öfkeleniyorsun? Sen serseri değil misin?"
Bir kolumu yakalayıp sert nefesini üzerime bıraktı. Sabahleyin aldığı hasardan dolayı acıyan kolum daha da ağrıdı. Sağ kolumda iz olacağına eminim. Eğer diğer kolumu da tutarsa oda moraracaktı. Parmaklarını gevşetti ama benden ayrılmadı.
"Senin hiç bir bok bildiğin yok!" diyip çöp atar gibi kolumu serbest bıraktı. Arkasına dönüp uçuruma doğru yürüdüğünde onun kendine hakim olmaya çalıştığını anladım. Eğer yanımda olsaydı, belki beni döverdi de.
Saçmalama kızım!
Yanlış mı yelloz? Koluma yaptığı şiddete bak. Elimle kolumu ovaladım. Dişlerimi bastırdım. Dokundukça ağrıyordu.
"Bir bok bildiğim yok! Öyle mi?" diye arkasından bağırdım.
"Beni buraya niye getirdin? Uyarmak için -Alay edercesine bir kahkaha patlattım.- okulun orada tehditle arabana bindirmek yerine uyarını yapabilirdin. Ama sen bunun yerine beni zorla arabana bindirmeyi seçtin. Beni nereye götürdüğünüzü bilmeden, bana ne yapacağınızı bilmeden arabaya bindim. -Yüzü bana döndü. Söylediklerime mi şaşırmıştı?- Sen beni korkutmaya çalıştın. Ama bil ki ben senden korkmuyorum. Hem de sana senin ne olduğunu söyleyebilecek kadar. Sen tam bir serserisin!" Bir iki adımda yanıma yetişti.
"Tam bir serseriyim!" İyice yanaşıp bana yukarıdan baktı. Gayriihtiyari ona bakmak için kafamı kaldırdım.
"Peki ben sana senin ne olduğunu söyleyeyim mi?"
Bakışları ve sözleri beni ürktü. Yutkundum. Onca şeyin üzerine bir de kötü sözcükler duymak istemiyorum. İğrenç şeyler söylememesi için dua ederken söyleyeceklerini de merakla bekledim. Bir adımda benden uzaklaştı.
"Oh!"
Rahatladın ama bak derin bir ah çektin yanlış anlamasın.
Sus kepaze, aklın fikrin orada olduğu için anca sen yanlış anlarsın.
Mert bayağı sakinleşmişti. Belki de bu hâlim onu içten içe güldürüyordu.
"Ben sana hakaret etmiyorum. Senin yaptığın şeyleri ancak serseriler yapar!"
Bir şey söylemeden omzuma çarpıp yanımdan geçti. Onunla beraber döndüğümde onu arabaya doğru yürümekte buldum. Selçuk arabaya yakın olduğu için Mert'ten önce binmişti. Tabii bu sefer arkaya değil de öne geçti. Mert tam kapıyı açmıştı ki ben içimdeki fırtınaya yenik düştüm.
"Boşsun!"
Ne söylesem söyleyeyim hıncımı alamayacaktım. Hafif aralıklı kapının camındaki yansımayla bana baktı. Diyeceklerimi bekliyordu.
"Sen de o öküz herifin teki de her yerde karşıma çıkma ihtimali olan manyak ta hatta belki babam da... Boş... Boşsunuz! Her şeyi yapabileceğinizi sandıkça, bulunduğunuz mevkiiden dolayı insanları küçümsedikçe, başkalarının yalanlarını yahut yanlışlarını hatta küçücük bir hatalarına tahammül etmemenize rağmen kendiniz koca hatalar yaptıkça, boşsunuz. Tamam mı? Boşsunuz! Bomboş..."
🍃🍃🍃