"İki ay iki hafta mı?"
karşımda durmuş, hiçbir şey anlamayan halime, suratıma bakıp keyif alıyordu. Alır bu öküz onu da alır.
"Doğru düzgün söyler misin şunu? Ne dediğinden hiçbir şey anlaşılmıyor!"
"Anlayamayacağın kadar zeki! olduğunun farkındayım." alay etmekten ziyade fazlasıyla ciddiydi. Herife bak! Bak ben senin! Neyse. Sakin olacağım!
Sakin olacağım,
"Anlatamayacağın kadar zeki olduğunun farkında olduğum gibi mi!" kendimden beklemediğim bir sakinlikte söylemiştim, ciddi ve sıkılmış bir ifadeyle. Kocaman bir alkış bana. Kendimi tebrik ediyorum.
Ne oldu Yiğit Bey sinirlendiniz mi?
Kaşlarını çatmış, sinirli bir şekilde gözlerimin içine bakıyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu haliyle çok çekiciydi.
En azından şimdilik..
"Kelimelerine dikkat etmeni tavsiye ediyorum!" Dedi, şu birkaç saniye içerisinde bambaşka birine dönüşürken. Sanki asıl yüzünü şimdi görüyordum. Bilmiyorum. Anlamıyorum.
Normalde insanlarla kurduğum birkaç dakikalık iletişim ve kurduğum göz temasıyla, onların nasıl biri olduklarını anlıyordum. Ama bu karşımdaki Ancurun! nasıl biri olduğunu henüz çözemedim.
Bir göz temasıyla anlıyormuş! Ermiş misin kızım?
Hay ya Rab'im ya! Şu içimde yaşadığım, tarifini edemediğim... Hiçbir işi de tarif edemiyorum. Tarif etme yeteneğim sıfır.
Tarif etme yeteneğim, mi!
Yetenek metenek sana ne?
Kendimce yaşadığım şu fanteziye bak ya...Kesinlikle psikolojik tedaviye ihtiyacım var.Kesinlikle...
Yiğit'in eski haline bürünüp, konuşmasına devam etmesinden dolayı, gözlerimi onun gözlerine çevirdim. Çatık kaşlarıyla iyiydik, ürkmemiştim ama bana verdiği tavsiyeyi söylerken gözlerimi kaçırmadan edememiştim.
"İki ay iki hafta. Tam da az önce gösterdiğim yerde. Doğru tabiri nasıl olur? Hm... -Dudağını büktü, düşünür gibi yaptı, aslında düşünmediğini ve alay ettiğini belirtirken- Artık! işlerimi halledeceksin."
Fal taşı gibi, artık ne taşı gibi açtım gözlerimi bilemiyorum ama şaşkın şaşkın karşımdaki adamın gözlerindeki, irisle göz bebeği arasındaki ince çizgiye baktım. Nadir olsa da bazı insanlarda bu çizgi öyle bir belirgin olur ki, gözlere kattığı bu güzelliğe hayretler içerisinde bakmaktan kendinizi alıkoyamazdınız. Evet şuan tam o çizgiye bakıyorum.
Çalışmak mı?
Hah!
Burada?
Daha ben iş bulup babama yardım edecektim. Şimdi boş yere burada mı çalışacağım? Hem de iki ay iki hafta! Atık! iş yapacağım öyle mi?
Artık iş ne ya?
Doğru söylüyor. Tabii çöp gibi işlerini bana yaptıracak! Şu üzerimdeki kıyafetleri görmüyor mu acaba? Tamam boynuma okul armamı geçirmemiş olabilirim ama üzerimdekilerin okul üniforması olduğu anlaşılabilinir diye düşünüyorum. Bana iş yaptırma planları kuruyor ama...
İki adım geriye gidip iki elimin işaret parmaklarıyla yukarıdan aşağıya doğru kendimi işaret ettim.
"Şunların ne anlama geldiğini biliyorsundur herhalde!"
Baştan aşağıya beni süzdükten sonra gözleri gözlerimi buldu. 'Şaka mısın sen?' der gibi baktı. Bu bakışı artık ezberledim. Ben de 'Asıl şakanın ta kendisi sensin' der gibi baktım. Tabii o böyle dediğimi anladı mı, bilemem.
"Öğrenciyim ben!" Dedim. Öğrenci kelimesini özenle vurgulayarak.
"Yedi yirmi dört saat ders veren bir okul olmadığını gayet iyi biliyorum."sinirle
"Ukala!" diye bağırdım. Yiğit'in kaşları çatılırken ses tellerimde yerine sindi.
"Kelimelerini seçerken dikkat etmeni söylemiştim, diye hatırlıyorum."
Evet. seçtiğim kelimelere ve ses tonuma...
"Çık dışarı!"
Gürlemesiyle olduğum yerden bir adım geriye atıldı bedenim. Ama bir adım daha geriye gitmeyeceğim. Kendince beni küçümserse, ben nasıl çenemi tutayım ki? Zaten içimdeki arızayı kabullenmişim... Dua etsin elimden bir kaza çıkmadı. Sabrımın bu kadarına şaşırırken sakinliğimi korumaya devam ettim.
"Ufacık bir şey istedim diye beni köle olarak kullanamazsın. Ayrıca sen kelimelerine birazcık dikkat etsen, belki de benim tarafımdan hiçbir sorun oluşmayacak..."
"Köle olarak kullanmak mı?"
Sözümü kesmesi sinirimi bozsa da yine hâlâ aynı sakinlikteyim. Şaşkınlığını net olarak yüzünden okuyabiliyordum.
Atık iş mi artık iş mi her neyse ondan bana yaptıracak, beni böyle çalıştırmasına köle deyince de şaşıracak öyle mi?
"Evet. Köle!" Dedim, şaşırmasına karşılık şaşırırken. Dalga geçermiş gibi,
"Doğru ya. Alnının akıyla çalışan her zatta köle!" dedi.
"Hı..." Son cümlesine beynim anlık error verdi.
"Beleşe çalışacağın yok! Maaşını alacaksın."
Son söylediklerini algılamakta zorlanıyor muyum? Yoksa tamamen yanlış mı anladım? Adam ciddi ciddi maaş mı dedi? Galiba dedi. Emin olmam gerek!
"Ma... Maaş-la mı çalışacağım?" Bu tuhaflığıma şaşırarak,
"Evet" dedi.
Evet dedi!
Amma da yağlı ballısın he!
İçimdeki arıza arızalığına laf getirmeyip havai fişeklerine kibrit çakarken ben kollarımı sarabildiğim kadar sardım.Yağmur yağdıktan sonra yayılan toprağın o müthiş kokusu ciğerlerimi doldurdu.Mümkünmüş gibi burnumu göğsüne yaslarken -tişörtü yüzümü yalıyordu- her ücramın titrediğini hissettim.Önce yağmurun çiseleyişini sonra hızlanışını...Sevdiğim damlalar yüzümü okşarken o en sevdiğim kokuyu...Yağmurlu toprağın dans edişini...
Toprak kokusu, en seviğim koku. Ve bu en sevdiğim koku onun da kokusuydu. Ne yapsam, parfümün markasını mı istesem!
En sevdiğim bu kokunun Yiğit'in üzerine sinmesi beni şaşırtırken parmaklarım kadifemsi tellerde oyalandı.Mümkünmüş gibi onu daha da sıkacakken ne yaptığımın farkına varıp utançla ondan ayrıldım.
Adama resmen sarılmıştım.
O da izin verdi bunu atlamamak lazım!
Evet ama onunki bu halime şaşkınlığındandır.
"Şey, tamam ne zaman başlamam gerek?" Ona sarılmamışım gibi konuştum. Yoksa böyle konuşmamalı mıydım? Özür mü dilemeliydim? yok ya ne özrü...
"Orası o kadar kolay değil." O da bendendi, ona sarılmamışım gibi konuştu.
"Nasıl yani?"
"Şöyle yani. İşe alınırsan başlarsın. Yok. Alınamazsan, Savaş için başka birini bulursun!"
"Alınamazsam mı? İşe aldın ya beni, ne yani almadın mı?" Kafasını hafif yan yatırıp, dalga geçermişcesine güldü. Sonra gözlerini kısıp kafasını bana çevirdi.
"Benim işim... Eleman almak değil."
"Haa doğru ya senin işin insanları sinir etmek." Baygın bakışlarını bana yollarken 'sus' demesine gerek kalmamıştı.
"Neyse, işe nasıl alınacağım?"
"Şirket, holding ya da herhangi bir işyeri, her neyse... bunlar hakkında ufak tefek bir bilgin olsaydı bu soruyu sormazdın."
"Ezmeleriniz bittiyse ne yapmam gerektiğini söyler misiniz, Yiğit Bey?" Sabrımın son evresine geldi zaten... Elimden bir kaza çıkabilir. Değil mi?
Kesinlikle,
Hadi be bana ters düşeceksin sanmıştım. Arızamız da bana katılıp kesinlikle derken dikkatimi tekrar konuşmakta olan Yiğit'e çevirdim.
"Aslı. Seni işe O alabilir. Ben ona karışmam...Ve bu işi benim sana vermiş olmam, onun seni işe almasında pek bir etki sağlamaz. İşinde oldukça başarılıdır. Tecrübe, eğitim gibi bazı şartlar var ki bunlar sende yok... Seni işe alması imkansız gibi bir şey. O yüzden işe alınırsan, başlarsın."
İşe alınamayacağımdan o kadar emin ki...
Savaş olmamak için bana bunu söylüyor demek! Ben ne zamandan beri iş arıyorum, bu şansı yakalamışım, zorlamaz mıyım hiç? O işi alacağım ve Yiğit Bey, seni Savaş rolü için şekilden şekle sokacağım. Gör sen...
"Peki," dedim dişlerimin arasından.
"İyi o zaman sana kolay gelsin," dedi. Kısacası 'Defol git!' dedi.
Gözlerimi aşağıya indirip Yiğit'in kol pazısı hizasında tam karşıya baktım.
Yiğit'in masasına,
Dağılmış iki dosya, koltuğun tam karşısında masanın ortasında, yan yana üç adet A/4 kağıdının büyüklüğünde, üzerindeki şekil tamamlanmamış bir kağıt. Kimseyi içeriye alma deyişinin sebebi bu olsa gerek... Gözlerimi Yiğit'e çevirdim.
"Çizimleri burada mı yapıyorsun?"
"Çık!" Dedi, çenesini kasarak.
"Tamam be, Ancur!" Sırtımı dönüp çıkmak için kapıya yöneldim. Atamadığım adımla ayağım havada kalmıştı. Anlayamadığım ani bir hareketle bedenim geriye dönerken kolumun ağrısıyla istemsizce inledim,
"Ah!"
Sağ kolumu sıkmış kendine çekerek bedenimi bedenine yaklaştırmıştı. Bir şok edasıyla yaptığı bu hareketle at kuyruğu şeklinde bağladığım siyah, uzun saçım yüzüme tokat atıp birkaç tutamını dudaklarıma bırakmıştı. Boşlukta kalan özgür elimle saçımdan kurtuldum.
"Ne yapıyorsun be?"
"Ne dedin sen?" Meraklı ve anlamaya çalışan bir halle sorumu soruyla karşıladı.
"Ne yapıyorsun, dedim. Bıraksana kolumu acıtıyorsun!"
"Dağ keçisi!"
>ooo<
Harbi mi?
Dağ keçisi mi dedi o?
Dağ keçisi dedi ya!
Ben adama Savaş ol dedim, demesine de, adam Savaş'ın ta kendisi çıktı. Ya dağ keçisi dedi, hem de tıpkı Savaş gibi...
"Sen dağ keçisi mi dedin?"
"Aynen öyle! Bu inadınla, dağdan gelmiş tavırlarınla başka bir şey olmayı mı bekliyordun? İnsan gibi..."
"Dağdan gelen sensin! Öküzsün, ka..."
"Bak çocuk! Sabrımı zorlama!"
"Çocuk mu? Ben mi çocuğum?"
"Değil misin?"
"Değilim!"
"Çocuksun. Şu haline bak."
Sen kendi haline bak diyecektim ki kendimi engelledim. Gerçekten de çocuk gibi davranıyorum.
O da sana ortak oluyor ama...
Tamam kendimdeyim.
"Dağ keçisi demene şaşırmıştım. Çünkü aynı Savaş gibi dedin ve Savaş'ın kelimesi o. Sen böyle öküz gibi davranmasaydın, canımı yakmasaydın, ben cırlamazdım. İsteğini yapıyoruz, dışarı çıkıyoruz, ne diye bedenimi alt üst ediyorsun? Senin yapında mıyım ben? Bir bedenimi savuruyorsun bir kolumu tutuyorsun ve hâlâ acıtıyorsun, herhalde bırakmayı da düşünmüyorsunuz!"
Hayret dikkatle dinlemişti beni. Sözümü bitirdiğimde biraz irkilerek kolumu bıraktı. Kolumu hâlâ -sıktığını- tuttuğunu o an fark etmişti zaar. Kendine çeki düzen vererek gözlerindeki ifadeyi değiştirdi. Nasıl bu hale geldim der gibiydi. Bir patronun, çevresindekilere oluşturduğu mesafeyi, sergiledi.
"Sözlerine dikkat etmeyi öğrenmelisin." Sanki yıllarca içinde tutmuş gibi nefesini dışarıya verdi. Fazlasıyla sıkıldığını anlıyordum. Soğukluğunu koruyarak sözlerine devam etti,
"Ascur ne demek"
Kendimi tutamayıp, yanlış telaffuz edişine kahkahayı patlattım. Birden değişen bu tavrını göz ardı ederek sorusunu yanıtladım,
"Ascur değil ancur. Hıyarın insanları nitelediği en güzel kelime," tepkisini merak ediyordum ama yüzünde bir mimik dahi oynamadı. Anlamak için sözlerimi devam ettirmemi mi istiyordu? Yoksa bir nevi hakaret etmemi sineye mi çekmişti? Bilemiyorum. Ama sessizliği bozmadım. Ve yerdeki, bana göz kırpan çantamı alıp kendimi dışarıya attım.
Yaşadığım yoğun, anlamsız hisleri geride bırakıp derin bir nefes aldım. Sağ elimi omzuma götürerek çantamın kolunu düzelttim. Yiğit Bey'in Savaş rolünü alması önemli değildi. Bunu birkaç dakika önce içeride onunla konuşurken fark etmiştim. Farklılık uğruna bir maceranın peşine sürüklenip buraya gelmiştim. Lakin ne önemi vardı ki kahramanı kimin canlandırdığının?Her zaman; okuduğum kitaplardaki kahramanların, kafamda canlandığı hallerini severdim. Ve herkesin hayal dünyası, hayal dünyasında canlandırdığı karakterler farklıdır. Gel gelelim ki sosyal hesabımda yazdığım kitaba bir oyuncu bulmaya çalıştım. Bunun gerekli olduğuna tabii ki de hâlâ inanıyorum. Oynatacağım kişinin, haberi olmayan ünlülerden değil, izin isteyip de oynatacağım sıradan insanlardan biri olmasını istemiştim. Birini bulmayı düşünmüştüm, hep. Düşünmüştüm de... Bunu icraata geçirip birilerine söyleyeceğimi hiç düşünmemiştim.
Yiğit'in Savaş olması veya olmaması önemli değildi. Ama bu iş önemliydi. Böyle bir fırsatı, harikulade bir işi nereden bulabilirdim ki? Bu işi alacağım. Aslı'yı ikna etmem gerek. Ne kadar zor biri olsa da bir şekilde çözüm yolu bulacaktım. Bulmalıyım. En kötü ihtimal, inadıma dayanamayıp işi verirdi. Tabii benden inatçı değilse...
Birbirini takip eden saniyeler boyunca olduğum yerde bekledim; Yiğit'in kapısının yanında, sırtımı duvara yaslamış bir vaziyette. Dışarıya çıkalı beş dakika olmuştur. Belki altı veya yedi...
Ne vardı ayakkabılarımda?
Öylece dalmıştım oraya. Biraz ümitsizlik serilmişti galiba içime. Öf alamasam da alamayayım işi, o zaman başka bir iş aramaya devam ederim. Ümitsizliğimin, işi alamayacağımdan kaynaklanmadığını biliyordum. Kendimi kandırmanın yeri değildi. Şimdi bunları düşünerek beynimi yormaya gerek yoktu. Kafamı sallayıp, içindeki düşünceleri silktim. Bakışlarımı ayakkabılarımdan alıp önüme çevirdim. Evet Aslı Hanım bakalım sizi nerede bulacağım?
Pencereyi selamlayan manzara o kadar güzeldi ki binanın mimarını tebrik etmezsek ayıp etmiş oluruz. Manzarayı sergileyen boydan camlar, konulabilecek en güzel yerdeydi: sekreter masasının yanında, patron kapısının hizasında, duvara bitişik. Yiğit Bey'in odasından serpilmiş gibi. Beğendim doğrusu. Yiğit'in odası harikuladeydi zaten. Binanın dışı gibi içinin de, her katın kendine özgü, etkileyici bir büyüsü vardı.
Gözlerimi etrafta gezdirirken önümde durmakta olan kişide durdum. Sadece gözlerim değil ayaklarım da durmuştu.
>ooo<>ooo<
Bu O'ydu. Araya bayağı bir zaman girse, belki hatırlamazdım ama daha birkaç gün evvel gördüğüm bu entrika adamını hatırlıyordum. Hatta kendini beğenmiş tavrıyla ismini telaffuz edişini anbean hatırlıyorum.
~
"Kimsin sen"
"Burak"
~
"Sen!" Diyebildim. Şaşkınlığımı gizlemeyi gerek duymadan. Aramızdaki mesafeden sesimi duymamış olabilirdi ama ne dediğimi anlamıştı. Çok az da olsa onun da şaşırdığını sezmiştim. Ya da bana öyle gelmişti. Belki onu hatırlayışıma şaşırmıştı. Kendinden emin adımlarla birkaç saniye içinde önümde dikildi.
"Yanlış zamanda yanlış yerde oluyorsun. Hep!" Söylediklerine anlam veremesem de sustum. Tanımadığım bu zatın ne olduğunu nereden bilebilirim? Belki manyağın tekiydi, belki beni takip eden bir psikopat! Sahi beni mi takip ediyordu? Ne kadar umurum da olmadığını kendime hatırlatsam da ne olduğuyla ilgili sorular kendime yöneltirken; O, sözlerine devam etti,
"Önce Mert şimdi Yiğit...Bir sonraki adımın ne?"
"Ne söylemek istediğinizi anlamıyorum!"
"Ya da anlamamazlıktan geliyorsun!"
Sözlerine karşılık kaşlarım çatılırken konuşmaya devam etti,
"İnsanoğlu kaderini kendi belirler. Verdiği her karar, yaptığı her seçim, hazin veya güzel sonu getirir. Demem o ki; iki, iki yanlış seçim, verdiğin iki yanlış karar. Kader, üçüncüsünde seni dibe çeker."
"Saçmalıyor musunuz?" Dedim, senli konuşmasına karşılık sizli konuşmamın kelimelerini çizerken.
"Son karar tabii ki de senin. Ben sadece kendi vicdanımı düşünüyorum. Boşuna dememişler "Bir Musibet bin nasihattan daha hayırlıdır" diye. Musibette senin, seçimin de, kader de."
"Söylemek istediğiniz bir şey varsa anlayacağım şekilde söylemenizi öneririm. Açık konuştuğunuzu düşündüğünüz şekilde değil. Bir şeyleri söyleyecekseniz şimdi söyleyin, sonra değil. Karşıma çıktığınız bu an, iki olmasın son olsun!"
Sözlerimi bitirirken yoluma devam ettim. Dinlememi sağlayacak bir şeyler yapmadığına göre söyleyecek bir şeyi yoktu.
İki adım sonrasında merdivenler karşımdaydı. Kararsızlık içinde kalmadan merdivenleri seçtim ve adımlarımı hızlı bir şekilde ilerlettim. Sonra, unuttuğum bir şeyi hatırlamış gibi bir anda durdum.
Bu kata bakmadan alt katlara geçmemeliydim.
Üç merdiven basamağı sonrasında Burak'la konuştuğum yerde olurken, Burak ortalarda görünmüyordu. Hiç şaşırmadım. Ne de olsa ilk karşıma çıktığında da böyle bir anda ortadan kaybolmuştu.
Aslı'yı aramakta neyin nesi! Bazen düşünemiyorum işte. Sekretere Aslı'nın odasını sormamın daha mantıklı olduğunu anladığım bu an; kafamın yerine geldiğini, ya da az önce aklımı kaybettiğimi, gösteriyordu. Yiğit'in kapısının yanında olan masaya -sekretere- doğru yürüdüm. Alev önüne düşen saçlarını geriye atıp önündeki kağıtlara bakındı.
"Ah!"
Bir terslik başıma geldi mi günüm düzelmez artık. Refleks olarak elim omuzuma gitti. Bende kesinlikle hayvanları çeken bir mıknatıs var, ya da hayvanların gördüğü -gel beni delirt- diye bir pankart üzerimde asılı. Boynumu sağa doğru çıtlatıp ayaklarımın dibine eğilen adama baktım. Şimdi ben sana bağırırım çağırırım da bu neye yarar? Neyse bakalım bugünün sinirini kimden çıkaracağım. Hadi hayırlısı.
Eğildim ve üzerindeki kağıtları kaldırıp çantamı elime aldım. Yere serilen kağıtların bir kaçını da alıp elimdekileri omzumu çürüten adama uzattım.
>ooo<
"Sen!"
Yiğit'in odasında sırtımı delen herif! Tabii bazı olayları pis manalara yoran hayvan!
Boğuştuğu kâğıtların arasında beni fark etmemişti, elimdeki kağıtları almak için elini uzatmasına rağmen;
Kâğıtları vermemek için çektiğimi farkedince çatık kaşlarıyla bana döndü. Bir anlık değişimle kaşları havalandı. Tabii O da şaşırdı. Çok geçmeden yüzüne hiç hoşlanmadığım bir gülümseme yerleştirdi. Buna karşılık ben de gülümsedim. Yaptıkları yanına kâr kalmayacak tabii. Elimdeki kağıtlarla ayağa kalktım. Az önce -resmen bir şey olmasın diye savaştığı- toplamaya çalıştığı kağıtları bırakarak ayağa kalktı.
"Merhaba, be..."
"Bir dakika," dedim tanışmak için uzattığı elini es geçerek. Yan çantamın cebinden su şişemi çıkardım. Anlamayan ve meraklı olan gözleri üzerimdeydi.
Şimdi ne yaptığımı anlayacaksın.
Kâğıtları yere attım ve diğerlerinden biraz öteye düşmüş, dikkatimi bayağı çeken, bir tanesinin üzerine suyu boşalttım. Yanındakilere de su sıçramıştı ama bir şey olmamıştı. Suyu emerek mahvolmaya başlayan kağıda baktım. Bir projenin yeni çizimi olsa gerek. Yüksek binalar, gökdelenler, değil de; ufak, tek düz evlerin oluşturduğu bir site, her bir yanını çeviren yeşillik, aşağı kısmına bakan mavinin en güzel tonu. İnsanın içine girmek istediği bir çizimdi. Huzuru bulabileceği bir proje.
Önemi ne kadardı?
Önemli olsa bari, intikamımı almış olayım. Açık ağzıyla ıslattığım kağıda bakarken susuyordu.
"Bu..." diyebildi sonunda. Şok olmuştu.
Evet! Harika. Demek önemli bir çizim. İşte şimdi gerçek bir gülümseme yüzümdeydi. Gülüşümle birlikte onun kaşları çatılırken bir an korktum. Ondan değil, kendimden korkmuştum. Yapabileceklerime korkmuştum ama hemen geçti bu korku ve karşımdakinin sinirini iliklerime kadar hissettiğim adama baktım. Elimi sıkmak için uzattığı eli yere yıkılırmışçasına düşerken bir kahkaha sesi kulaklarımı doldurdu. Aynı sinirli bakışlarla karşımdaki hayvan arkama doğru bakışlarını götürürken ben bu hoş kadın gülüşünün sahibini ne kadar merak etsem de arkama dönmedim ve gülümsememi yüzüme iyice yerleştirip yaydıktan sonra hâlâ arkamdaki hatuna bakmakta olan adama baktım.
"Hak ettin!"
"Ben senin..." Bakışları bana dönen adam, lafını tamamlamayıp üzerime atladı ki bir eli belimde hissettim ve ne olduğunu anlamaya çalışırken kendimi bir anda birisinin arkasında buldum. Kendini önüme siper eden o kahkahaların sahibi, bir adım ötemdeki, öfkeli bakışları üzerimde olan adamın karşısında dimdik duruyordu.
"Aslıı!. Çekil önümden..."
Aslı mı? Benim aradığım Aslı, bu Aslı mı acaba?
Gökte ararken yerde mi buldun..
Sen sus şuan senle uğraşamayacağım. Dikkatimi tekrar olay mahalline çevirirken, Aslı'nın cevap vereceğini düşünerek susmayı tercih ettim.
"Deniz! Hiçbir şey olanı tersine çevirmez, o yüzden sen bir an önce tekrar çizmeye başla..."
Sakin ve her an kahkahayı patlatacak tonda söylediklerini tamamlayan Aslı'nın yüzünü merak ederken sesinin güzelliğine tekrar hayran kaldım. Adının Deniz olduğunu öğrendiğim adama ne kadar öcümü almış olsam da biraz daha uyuz oldum.
"Aslı!.."
"Kız bende. Hak ettin diyorsa hak etmişsindir. Sen paçanı nasıl kurtaracağını düşün..."
Kızın cümlesini tamamlamasına izin vermeden lafa karıştım.
"Şansını zorlama bence çünkü bu yaptığım, söylediklerine azdır..."
Aslı söylediklerimin üzerine yüzünü bana çevirdi. Siyah göz dedikleri bu olsa gerekti. Kahvenin en koyu tonuyla gözlerimin içine bakarken bir kaşı da havadaydı. Deniz'in ne söylemiş olduğunu mu merak etmişti?Benim kaşlarım çatılırken Aslı da kaşını rahat bırakmıştı. Soğuk ve dış görünüşüne gayet oturan bir hâl aldı. Benim ise kaşlarım hâlâ çatıktı. Kaldırmayın lan benim yanımda kaş maş!
"Ofisime geçelim," dedi, Aslı. Sesini duyduğumda, tahmin ettiğim o yüz ifadesiyle ve aynı zamanda arkamda olan odayı işaret etti.
Odayı fark ettiğimde kapıya yapıştırılan isimlikte Aslı'nın adını da fark etmiştim. Aslı'nın odasının Yiğit'in katında olmasının ne kadar mantıklı olduğunu ve benim bunu akıl edemeyip aşağıya inmeye kalktığımı hatırlayıp, müthiş zekama güzel bir tebrikte bulunup, hemen olay mahalline geri döndüm. Deniz'e baktığımda, hem sinirli hem de üzgün bir hâl ile kağıtlara uzanmıştı. Ona acımıştım, ama azıcık acımıştım ve bu acıma hissi hemen geçmişti.
Aslı'nın peşinden odaya geçerken nasıl başlamam gerektiğini düşündüm. Bu aralar ne kadar çok düşünüyorum.
Sözümü dinlemiyorsun da ondan!
Umarım bu içimdeki yellozu hiç dinlemem, diye tekrar bi düşünceyi beynimden geçirdim.
Aslı yerine yerleşirken ben daha fazla düşünmeden direkt konuya girdim.
"Bu işçileri işe sen mi alıyorsun?"
Beni şöyle bir süzüp gözlerime bakarken kendime sakin olmam gerektiğini hatırlattım.
Sakin ol!
Sakin ol...
Kastığım çenemi rahat bırakıp sorumun cevabını bekledim.
"Evet?" kurduğum cümleyi düzeltmeden cevap vermesine sevinip ikinci soruma geçtim.
"Bu mevzu ne?" tabii geçememiştim. O sorusunu sordu. Bıyık altından ilgilenmiyorum havasını takınıyordu da sanki ben anlamıyorum. Bal gibi de ilgileniyordu işte. Belki Deniz'e aşık falandır da. Neyse bu şimdi anlaşılacak bir şey değildi.
Olayı anlatmaya karar verip konuya girecektim ki kapının çalışıyla laflar bir bir boğazıma dizildi. Sakin ol, Nazlı! Sakin ol.
Ya sakin ol tabii. Komik kız...
Bütün hıncımı senden çıkartmayayım, yelloz.
"Aslı hanım sizi bekliyorlar."
"Beklesinler." derken bakışlarını üzerimden çekmemişti. Benim de bakışlarım ondayken cevabını alan kız kapıyı kapattı. Bakışların ne dediği belliydi, bir cevap bekliyordu benden.
Buraya niye geldiğimi, iş olayını ve tabii Deniz olayını kısaca özetleyip ne tepki vereceğine baktım.
Bir değişikliğe uğramayan yüz ifadesi coolluğunu koruyordu. Evet sesini beğenmiştim ama bu tavırları takınan hiçbir insandan hoşlanmazdım. Ve Aslı bu haliyle dikkatimi çekiyordu. Normalde hiç kimsenin beceremediğini beceriyordu. Bunun nedeni ise bu sert soğuk tavrının altında yatan o ayrıntılardı. Bu ayrıntıların ne olduğunu henüz çözememiş olsam da içinde gizlenmiş bir şeylerin olduğunu düşünüyorum.
"Yiğit'in yanında çalışacağım, onun, sanırım siz özel sekreter diyorsunuz buna işte öyle bir iş için şuan karşındayım.."
Tüm söylediklerimde ne senli konuşmama ne de iş hakkında kullandığım yanlış telaffuzlara bir şey demişti. Sadece dinlemişti ve ben düzeltme gereği duymadığı için tekrar artı bir puan yazdım, beynimdeki onun için ayrılmış sayfaya.
Az önce kapı, şimdi de telefon, bi bırakmadınız be!
"Evet.."
"Tamam,"
Birkaç dakikalık görüşmede sadece iki kelime kullandı; evet, tamam. Teli kapattıktan sonra çekmecesini karıştırmaya başladı.
"Gördüğün gibi pek müsait değilim -ağır ve kendisine yakışır bir tonda konuşmasına devam etti- bu yoğunlukta sanırım senin için pek fazla bir inceleme yapamayacağım. Bu yüzden," Kağıtları bırakıp kafasını hafifçe kaldırıp gözlerime baktı.
Bir kaç saniye düşündükten sonra,
"Bu yüzden sana sadece bir soru soracağım."
Of bu şeyden nefret ediyorum. Önce endişe bir telaş sonra aniden gelen bir sevinç ve daha sonra tekrarlaşan bir endişe...
Fazla korkulacak bir şey yokmuş, sadece bir soru diye başlayan bir saniyelik sevinç yerini bu sorunun zorluğunu düşünüp endişeye bıraktı.
"Kısa, uzatmadan, düzgünce sorumu yanıtlarsan seni işe alacağım."
Ne soracağını fazla düşünmeden, ne cevap verceğimi merak eden bir tavırla, dikkatlice, gözlerimin içine bakarak, sorusunu sordu,
"Neli dondurma?."

