Asfaltın soğuk kokusu ile aniden genzimi yakan yoğun bir sis tabakası...
Son hatırladığım şey; okul çıkışında, o her zamanki gri ve sıkıcı sokakta yürürken kulaklarımı sağır eden bir fren sesiydi. Ardından devasa bir kamyonun metalik gövdesi ve bedenime çarpan o sert, yıkıcı darbe. Kemiğimin kırılma sesini duyduğumu sandım ama acı uzun sürmedi. Şimdi ise bedenim hafif, zihnim ise hiç olmadığı kadar berraktı.
Ben Odette. Ve galiba ölmüştüm. Bunu kabullenmek, hayatım boyunca katlandığım şeylerden çok daha kolaydı.
Nereye ait olduğunu anlayamadığım, zamanın ve mekânın durduğu araf benzeri, sonsuz bir sis denizinin ortasındaydım. Etrafımda, gözlerimi kamaştıran ama içimi ürpertmeyen üç farklı ışık belirdi. Sisler çekildikçe karşımda duran üç muazzam varlığı fark ettim. Kimdiler, neydiler bilmiyordum ama insan olmadıkları her hallerinden belliydi.
Soldaki varlık adım atarak öne çıktı. Altın sarısı, sanki Güneş ışınlarından dokunmuş gibi parıldayan uzun saçları vardı. Üzerindeki bembeyaz cüppe, taze açmış çiçek kokuları yayıyordu. Yüzündeki ifade, dünyadaki tüm annelerin şefkatini barındırıyor gibiydi.
"Hoş geldin, küçük ruh Odette," dedi. Sesi, yeni doğmuş bir bebeğin ilk nefesi kadar taze, bir bahar sabahı kadar yumuşaktı. "Şaşkınlığını anlıyorum. Ben Aurelia, Doğum Tanrıçasıyım. Yaşamın ilk kıvılcımını tutan kişiyim."
Şaşkınlıktan donakalmışken ortadaki varlık söze girdi. Üzerinde canlı yapraklardan ve sarmal sarmaşıklardan oluşmuş, zırh benzeri mücevher gibi parıldayan bir elbise vardı. Saçları zümrüt yeşilini andırıyor, adımladığı yerlerde hayali sarmaşıklar yeşeriyordu. Bakışları o kadar adil ve heybetliydi ki önünde saygıyla eğilme isteği uyandırıyordu.
"Ve ben Lirien, Yaşam Tanrıçasıyım. Var olan tüm düzenin, dengenin ve adaletin koruyucusuyum," diye devam etti. "Öldüğün dünya geride kaldı Odette. Şu an bizim evrenimizdesin. Ve ne yazık ki, biz Tanrıçalar çaresiz durumdayız."
Aklım karmakarışıktı. Tanrıçalar mı? Çaresizlik mi? Ben sadece liseli, sıradan bir kızdım.
Sağ taraftaki son varlığa kaydı gözlerim. Diğer ikisinin aksine onun etrafını gece kadar koyu, morumsu bir karanlık sarıyordu. Gece siyahı saçları, soluk beyaz cildi ve sisli bir dolunayı andıran büyüleyici gri gözleri vardı. Üzerindeki simsiyah, tül gibi süzülen elbise ölümün soğukluğunu taşıyordu ama bakışlarında garip, derin bir merhamet gizliydi.
"Ben de Valencia, Ölüm Tanrıçasıyım," dedi sesi bir bıçak kadar keskin ama fısıltı kadar pürüzsüzdü. "Evrenimizin kuralları gereği, insanların kaderine doğrudan müdahale etmemiz yasak. Dünyamızı dengede tutmak için yeryüzünde bizim adımıza hareket edecek bir elçiye ihtiyaç duyarız. Bu kişi, Arcadia İmparatorluğu'nun ilk doğan prensesi, Vivienne Claire de Vespera olmalıydı."
Aurelia, üzüntüyle başını eğdi. "Vivienne, on sekiz yaşına geldiğinde Debutante balosuyla reşit olacak ve üçümüz tarafından kutsanacaktı. Benim sözlerimi, kehanetlerimi insanlara o aktaracaktı."
"Benim adıma adil bir düzen kuracak, adaleti yeryüzüne sağlayacaktı," diye ekledi Lirien.
Valencia'nın gri gözleri tehlikeli bir parıltıyla kısıldı. "Ve benim adıma, dünyadaki dengeyi bozan, ölmesi gereken kişilerin canını alacaktı. Ancak... Vivienne 18 yaşına ulaşamadı. Daha reşit bile olamadan öldürüldü."
Tüylerim diken diken oldu. Bir prenses, tanrıçaların elçisi olmadan önce katledilmişti.
"Vivienne’in ölümüyle bağımız koptu," dedi Lirien. "İnsanlara yardım edemedik ve şu an o dünya tamamen yok olmanın eşiğinde. İşte bu yüzden buradasın Odette. Sana iki seçenek sunuyoruz."
Gözlerimi üç Tanrıça arasında gezdirdim.
"İstersen seni zamanı geriye alarak o dünyaya gönderebiliriz. Vivienne’in doğduğu gün onun bedeninde, onun hayatını yaşamaya başlarsın ve bizim elçimiz olursun. Ya da... kendi dünyandaki o soğuk, kanlı bedene geri döner, kaldığın yerden devam edersin."
Kendi dünyam mı?
Bedenime geri dönmek... Zihnimde bir an içinde eski hayatımın sahneleri belirdi. Beni doğurdukları günden beri bir yük gibi gören, sonunda tamamen terk eden ailem... Okulda her gün uğradığım acımasız zorbalıklar, sıramın üzerine yazılan iğrenç yazılar, yalnız yediğim öğle yemekleri... O dünyada arkamdan ağlayacak tek bir insan bile yoktu. Beni sevilmeye değer gören hiç kimse olmamıştı.
Sıcak bir yuvanın, sevilmenin ne demek olduğunu hiç bilmemiştim.
"Vivienne’in yerine geçmeyi kabul ediyorum," dedim. Sesimdeki kararlılık beni bile şaşırttı. "Size yardım edeceğim."
Lirien bana acıyan gözlerle baktı. "Kararını vermeden önce seni uyarmalıyım Odette. Vivienne’in hayatı da bir prenses olmasına rağmen hiç masalsı geçmedi. O da kendi ailesi tarafından asla sevilmedi, sarayın soğuk duvarları arasında yapayalnızdı."
Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi. "Fark etmez. Zaten yabancı olduğum bir duygu değil. Ama... reankarne olmadan önce, yaşamam gereken o hayatı görmek istiyorum. Vivienne’in ne hissettiğini, nasıl öldüğünü bilmek hakkım."
Tanrıçalar birbirine baktı. Ardından Ölüm Tanrıçası Valencia öne doğru bir adım attı. Simsiyah elbisesi sislerin üzerinde süzüldü.
"Bu adil bir istek," dedi Valencia.
Bana doğru yaklaştı. Buz gibi, ama tuhaf bir şekilde huzur veren uzun işaret parmağını yavaşça kaldırdı ve alnımın tam ortasına dokundurdu.
"Bak öyleyse..." dedi fısıltıyla. "Vivienne Claire de Vespera’nın trajedisine tanıklık et."
Parmağının alnıma temas ettiği an, zihnimde devasa bir patlama oldu. Arafın sisleri kayboldu ve zifiri bir karanlığın içine, başka bir kadının anılarına doğru çekilmeye başladım...