İçeriğe geç

ARAZ

Bölüm 2 · 14 dk okuma

ARAZ

Bölüm 2

1. ANDALİP

- Dünyayı süsleyen varlık (Yüce Allah), yine bu cihan içindedir, ama (insanlar) aramasını (arayıp bulması­nı) bilmezler. Tıpkı denizin içinde olup da denizi bilme­yen, tanımayan balıklar gibi.

Bülbül şakıyışlarıyla, ağlayıp inleyen, durmadan sevgilisinin güzelliklerini anlatan ve ona aşk sözleri arz eden bir aşığın timsalidir. Bazen aşığın kendisi, bazen canı, bazen de gönlü olur. Gülün dikenleri ne kadar bülbülün ciğerlerini delerse delsin sevmekten vazgeçmez, acı çektiği için pişman olmaz. Döktüğü her yaş hasretin bir yankısı, vuslatın amansız sancısıdır. Bülbül aşkın hakkını verebilen en nadide türdür. Sesi bir ağıttır, o ağıt insanların kulağına efsunlu bir şarkı gibi gelir.

Her sabah saatin yüksek alarm sesiyle uyanan Ayliz uzun zaman üstüne ilk kez farklı bir ses ile açmıştı gözlerini. Açık pencerenin pervazına konmuş küçük bülbül odanın içine doğru şarkısını söylemeye başlamışken esen ılık rüzgâr tatlı bir dokunuşla kızın örtünün açıkta bıraktığı tenine değmişti. Alarm sesiyle uyanmış olduğu günlerin aksine dudakları bu sesin huzuruyla kıvrıldı, yattığı yerde hafifçe doğrulup tek kişilik orkestranın şefine baktı. Cam kenarındaki saksıya ektiği tomurcuklanmış, açılmaya günler sayan gonca gülü izliyordu Bülbül. Demek ki bülbülün güle olan aşkı ezeldendi. Nerede olursa olsun onu buluyor ve şarkısını söylüyordu.

Üzerindeki örtüyü ayaklarının dibine itekleyip ayağa kalktı. Bacaklarına dolanan geceliğini düzeltip tahtada çıkan seslerle korkup kaçmasın diye yavaşça okuma koltuğuna oturdu. Bülbül, şarkısını bitirmiş yanına gelen ve dikkatle onu izleyen gri gözlere bakmaya başlamıştı. Küçük ağzı kapanırken şarkısı bitmiş, başını önüne eğmişti. Kahverengi kanatları hafifçe kabarmış, hemen uçmaya hazır halde bekliyordu ama uçmuyordu. Dokunmasa bile ‘pır pır’ attığını bildiği kalbi turuncu tüylerini hareketlendiriyordu.

“Çok güzelsin,” dedi Ayliz ürkek bir fısıltıyla. Serçe parmağını uzatıp gagasını okşadı. “Güzelliğin güle olan aşkından mı geliyor?” Bülbül sanki söylediklerini anlamış gibi utançla başını eğerken gülümsedi kız ve güle baktı imrenerek.

“O kadar şanslısın ki,” bülbüle baktı yeniden. “Seni her zaman seven bir sevdiğin var, ne olursa olsun, aranıza kim girerse girsin şarkıları hep sana.” Dokunuşuna alışmış bülbülün kanatlarını sevdi, turuncu tüylerinin altıdaki kalbini hissedip sıcaklığıyla ısındı.

Güneş yeni yeni doğmaya başlamıştı. Gökyüzü kızıla boyanmış bir tuval gibi parlıyor, güneş uzaktaki dağların ardından sessizce el sallıyordu. Yan evin bahçesinde uyuyan horoz birazdan uyanacak ve bütün mahalleyi ayağa kaldıracaktı. O sesle uyanmak, alarm ile uyanmaktan daha korkunçtu. Ancak bülbülün sesiyle uyanmak her şeyden güzeldi ve bunun için bu güzel kuşa minnettardı. Bu yüzden mutfağa gidip bayat ekmek kırıntılarını camın kenarına ufaladı ve iki aşığı baş başa bıraktı. Kısa bir duşun ardından odasına geri dönüp makyaj masasına oturduğunda aynadaki aksi, yeni bir günün umuduyla bakıyordu ona. İpek tarağı siyah saçlarının arasındaki beyaz tutamın üzerinden defalarca geçti, kopup tarağa gelmesini ve bir daha uzamamasını diledi ama hayır, işi bittiğinde ne kadar tararsa tarasın asla azalmamış halde konumunu korkuyordu. Bigudi ile sardığı saçlarını kurutma makinesi ile kurutup ayağa kalktı ve dolabının içinden kırmızı ekoseden jile bir elbise çıkardı. İçine giymek için krem rengi bir kazağı yerinden alıp yatağının üzerine fırlattı. Dakikada bir pencereye bakıyor, bülbülün gidip gitmediğini kontrol ediyordu ama hayır, bülbül hala gülün yanındaydı ve ekmek kırıntılarını yiyerek pervazı dolaşıyordu. Üzerini giyindikten sonra yeniden sandalyeye oturdu ve masanın üzerinde dizilmiş makyaj malzemelerine dokunmadan bigudilerini açıp dalga haline gelmiş saçlarını düzelterek kalktı. Gitmeden önce bülbülün başını sevdi, gülüne su verdi ve ikisine son kez uzaktan bakıp gülümseyerek evden çıktı.

Apartmanın önünde duran siyah bisikletinin kilidini açıp sırt çantasını ön sepete bıraktı ve ılık sonbahar rüzgârına eşlik ederek yola koyuldu. Bisikleti yavaş yavaş uyanan ve işlerine giden insanlara rağmen boş olan sokaklardan geçerken saçları rüzgâra kapılarak uçuşuyor, kulaklarına tatlı bir uğultu veriyordu. Girdiği son caddeden sola döndüğünde Ebr-i Nisan görünmüştü.

Ebr-i Nisan, bir tarafı kütüphane bir tarafı çayhane olan şirin bir mekândı. İçine girmeden dahi insanı mutlu ederdi. Tabelası, büyük bir bulutun ardına saklanmış güneş ve ay sembollerinden oluşuyordu. Buluttan süzülen yağmur damlaları büyük cama doğru yayılmıştı. Uzaktan bakıldığında gerçek gibi görünse de yakından yanılsama olduğunu anlıyordunuz. Kafenin önünde durup bisikletini her zamanki yerine park etti ve çantasını alarak içeri girdi. Kapı açıldığında içerisi tatlı bir kuş sesiyle dolmuştu. Kuşlar bugün peşini bırakmayacak gibiydi. Yol boyunca rastladığı ne kadar kuş varsa hepsi yakınından geçmiş ve adeta ona günaydın diyerek şakımışlardı.

“Günaydın,” diye seslendi kafenin içine doğru. Krem rengi sandalyeler ters çevrilip ahşap masaların üzerine koyulmuştu, bu demekti ki yerler daha silinmemişti. “Ben geldim!”

“Mutfaktayım!” Aldığı cevap ile çantasını rastgele bir masaya bıraktı ve mutfağa açılan kolsuz kapıdan geçti. Burayı üç yıl önce keşfetmişti. Okuldan çıkmış eve doğru yürürken, içindeki sahipsiz boşluğun her geçen gün büyüdüğünü düşünüyordu. Bisikletinin zinciri çıkmıştı ve sırtındaki ağır yüklerle birlikte sürüklemek zorundaydı. Kısa bir soluklanma molası verdiği esnada başını kaldırıp önünde durduğu kafenin tabelasına bakmış ve bir saniye bile düşünmeden içeri girmiş ve onunla tanışmıştı.

“Bu sabah geciktin.”

İris topuz yaptığı gecenin lacivert rengine boyanmış saçlarını yüzünden çekip önündeki demliğe doğru eğildi. Sıcak sudan çıkan buharların arasında tam bir büyücü gibi görünüyordu. Demliğin yanında duran kuru çiçekler ve otlara bakınca, İris büyü yapıyorum dese inanırdı.

“Bir misafirim vardı.”

“Misafir mi? Bu kadar erken saatte kim geldi?”

Kazağının kollarını yukarı çekip saçlarını tokasıyla gelişigüzel topladı ve İris’in dağıttığı otları parça parça ayırıp düzenle-meye başladı. “Camımın kenarına gül dikmiştim hatırlıyor musun? İşte o gülün bir aşığı var artık.”

“Dediklerinden hiçbir şey anlamadım desem bana darılır mısın?” Ayliz gülerken kuruyarak küçülmüş gül tomurcuğunu kokladı ve kavanozuna geri koydu.

“Bir bülbül bu sabah gülü için şarkı söyledi. Bende oturup onu dinledim.” İris’in siyah gözleri tuhaf bir parıltıyla ona dönerken gül kavanozunu kapattı ve boş kavanozu önüne çekip papatya kurularını doldurmaya başladı.

“Bülbül, öyle mi?”

“Evet, alarmım yerine şarkısı eşliğinde uyandığım için o kadar mutluyum ki bugün dediğin hiçbir şeyi ikiletmeyeceğim.”

İris, kızın neşe ile parlayan gözlerine bakıp gülümsedi ve önündeki kavanozlardan birine uzandı. “Sanırım bülbüle teşekkür etmem gerekecek çünkü seni bu kadar neşeli görmek harika.” Dudaklarına yerleşmiş gülümseme kırık bir tebessüme dönüşürken içini çekti belli belirsiz. Parmakları arasında döndürdüğü otu büyük bir yoğunlaşma ile izlerken en yakın arkadaşının neden böyle bir şey dediğini anlayabiliyordu. Ne kadar mutlu olursa olsun içten içe bir hüzün sarıyordu içini. Sanki yerini yurdunu elinden almışlar, çok çok uzağa sürgün etmişlerdi ruhunu. Kimsesiz bir boşluk içinde sürüklenmekte olan bir toz zerresi kadar kırılgan hissettiği anlar o kadar çoktu ki artık o anlarda bir köşeye saklanmak yerine kollarını iki yana açarak koşmaya başlıyor ve boşlukları rüzgârla dolduruyordu.

Kuru çiçek, dönerken maruz kaldığı rüzgâr yüzünden ufalanmış, Ayliz’in parmakları arasından çıkan elektrik ile birlikte havada süzülmeye başlamıştı. Gözlerini bir saniye olsun kırpmadan çiçeklerin ağır çekimde salınışını izlerken, İris’in isyan dolu çığlığı ile irkildi ve gözlerini kırparak tezgâhın kalabalığını karıştırarak bir şeyler arayan kadına döndü.

“Ne oldu?”

“Ekinezya otum bitmiş!” Öyle ciddi bir ses tonuyla söylemişti ki onu tanımayan biri zehirlendiğini ve panzehir olmadığı için öleceğini zannederdi. Tezgâhın ucuna yuvarlanmış kuru otlara ulaşmak için öne uzandığında alıştığı tepkiye karşı sakin bir nefes bıraktı.

“Yerine başka bir şey koyamaz mısın?”

“Olmaz,” dedi İris yanlış cevap vermiş öğrencisini uyaran bir öğretmen edasıyla. “Her bitkinin kendince uyumu vardır. Yanlış eşleşmeler felakete sürükler!” Ses tonu, bunu nasıl bilmezsin, der gibiydi. Her fırsatta Ayliz’e bitkileri ve onların uyumunu anlattığı için kızında tıpkı onun gibi çaycı olmasını istiyor gibi bir hali vardı. Kız nereden geldiğini bilmediği bir ilgi ile kadının anlattığı her şeyi adeta havada kapıyordu. Bitkileri seviyordu ama çay hazırlamak gibi bir isteği hiç olmamıştı.

“O zaman ben aktara gidip alayım.”

“Bunu gerçekten yapar mısın?” İris cevabını bildiği soruyu sorarken gözleri değişik bir ışıkla parlamıştı. Ayliz her zaman aktara gider ve eksik otları alırdı, bunda abartacak ve sevinecek ne vardı ki?

“Evet, yaparım İris. Ne zaman yapmadım ki?”

“Sen beni boş ver,” dedi kadın elini havada sallayarak ve arkasını dönüp masanın üzerindeki not kâğıdına yazmış olduğu listeye ekinezyayı ekledi ve kıza uzattı.

Ayliz yarım saat önce girdiği kafeden çıkıp bisikletiyle birlikte İris’in her zamanki aktarına gittiğinde karşılaştığı kapalı dükkân ağzının bir karış açılmasını sağlamıştı. Haftanın her günü açık olan bir aktar nasıl olurda bugün kilitlerin ardında kalırdı? Alnını cama yaslayıp içeride biri var mı diye görmeye çalıştı ama görebildiği tek şey cam kavanozlarla süslü ahşap raflar ve doğal bal şişeleriyle dolu cam tezgâhtı.

Büyük bir umutsuzlukla geri çekilip etrafına baktı. İris başka bir aktarın otlarını kabul eder miydi? Alıştığı bir şeyden vazgeçmesi, yeni seçenekleri denemesi görüldük bir durum değildi bu yüzden karşılaşacağı tepkiden emin olamıyordu. Çaresizlik içinde etrafına bakarken yanından geçmekte olan yaşlı bir adam kızı görünce durdu.

“Bir sorun mu var kızım?”

“Aktara gelmiştim ama kapalı, sahibinden haberiniz var mı? Bugün açacak mı?”

“Feridun mu?” Yaşlı adam başını iki yana sallayarak kıza üzücü haberi verdi. “O memlekete gitti, bir hafta yok.”

Bariz bir hayal kırıklığı kızın yüzüne yerleşmişti. İris’in tepkisi kulaklarından çınlamaya başlamıştı bile. Tüm gün Ekinezya diyerek ağlayabilir, sinir krizi nedeniyle hastaneye kaldırılabilirdi. Alacağı tepkileri düşünmek sıkıntıyla iç çekmesine sebep olmuştu. Kibarca teşekkür edip bisikletine yönelmişti ki yaşlı adamın seslenişiyle durup, yeniden ona döndü.

“Aktar arıyorsan benim bildiğim çok iyi biri var. Her çiçeği kendi yetiştiriyor, Feridun da ondan alır çoğu otu.”

“Gerçekten mi? Nerede peki bu yer?”

“Bende oraya gidiyordum şimdi, çok uzak değil gel birlikte yürüyelim.” Bu teklif üstüne Ayliz adamı ayrıntılı incelemeye aldı. Bembeyaz saçları, buğday tenine zıt olsa da tuhaf bir zıtlık değildi bu. Yaşının verdiği kırışıklıkların arasında parlayan yeşil gözleri sevecendi. Boyu kısa, hafif tombuldu. Her çocuğun hayalindeki tatlı dedelere benziyordu. Masalların içindeki yol gösteren, iyiliği yüzüne yansımış ihtiyar bilgeler gibiydi adeta. Başta duyduğu şüphe yerini güvene bırakırken başını sallayarak adamla birlikte yürümeye başladı. Bir yandan bisikletini itiyor, bir yandan adamın adımlarına ayak uydurmaya çalışıyordu lakin bu konuda biraz zorlanıyordu çünkü yaşlı adam yaşına oranla hızlı attığı adımlarıyla bazen Ayliz’i geri de bırakıyor bazen de yavaşlayarak kızın gerisinde kalıyordu. Yol uzayıp giderken aralarında tatlı bir muhabbet oluşmuştu. Yaşlı adamın adı Cihan’dı. Eski bir ordu komutanıydı ama bunu belli eden hiçbir unsuru yoktu. Emekli komutanlar kadar sert bir görüntüsü yoktu, özellikle gülümsediğinde yanakları kıpkırmızı oluyor ve insana gülme isteği aşılıyordu.

Hafif yokuşlu yolu tırmanırken kulağının dibinden şakıyarak geçen kuş ile irkilerek başını kaldırdı Ayliz.

“Bu üçüncüydü,” dedi Cihan kızın baktığı yere bakmak yerine önüne bakmaya devam ederken.

“Üç mü?” Kaşlarını çatarak etrafına baktı. Adam önüne bakıyordu, kuşu nasıl görmüştü ki?

“İlk ikisini fark etmedin ama üçüncüsünü fark ettin.” Dudakları adamın fark ettiği ayrıntıya şaşırarak aralandığında yokuş bitmiş yolun sonu görünmüştü. Güneşin turuncu ışığını üzerine hapsetmiş bir tepenin ortasına kurulmuş sera ve yanındaki ahşap ev ile aralarında yalnızca birkaç adım kalmıştı. Gördüğü manzaranın güzelliği aklındaki soruları silerken tüm dikkatini burnuna dolan taze çiçek kokularına bırakmıştı ister istemez. Ciğerlerini temiz hava ile doldururken güneşin yakıcı kırmızılığı gözlerini kısmasına vesile olmuştu. Bisikletini evin tahta verandasına yaslayıp önündeki üç basamağı çıktı. Verandanın üstünden sarkan ziller rüzgârın hafif esintisiyle ince sesler çıkarıyordu.

“Burası çok güzel,” dedi fısıltıyla, sanki yüksek sesle konuştuğu anda her şey yok olacaktı. Hayranlıkla parlayan gözleri tahta şeritlerden sarkan deniz kabuklarına ve verandanın etrafını çevrelemiş çiçek saksılarına bakarken arkasını döndüğü kapı açıldı. Kapıya geri döndüğünde ise onu gördü.

Genç kızın gri gözleri adamın ateşi andıran kehribar gözlerine değdiğinde esen ılık rüzgâr teninde esrarlı bir uyuşukluk bırakmıştı. Rüzgâr adamın ensesinde toplanmış turuncu saçlarını tokadan ayırıp dağıttığında, daha önce böyle birini görmediğine emindi Ayliz.

Güneşi andıran turuncu saçları ensesine kadar uzanıyordu. Yüzü sakalsızdı, dudakları ise ne çok kalın ne de fazla inceydi. Tüm bunların ötesinde gözleri, güneşten daha yakıcı görünüyordu. Gözlerini kırptığı iki saniye içinde adamın eski zaman şövalyelerine benzer bir zırh giyindiğine yemin edebilirdi ama bunu kanıtlayabilecek mantığı yoktu.

“Merhaba,” dedi adam gözlerini kaçırıp kaşlarını çatarak. “Hoş geldiniz.”

Konuşsana. Hadi, tek yapman gereken iki kelime söylemek, bu çok basit bir eylem yapabilirsin!

Kızın dudakları basit bir ‘hoş buldum,’ demek için aralansa da sesi ona ihanet etmeye dünden meyilliymiş gibi mıhlanmıştı. Takılıp kalmış bir radyoyu çalıştırmak ister gibi kafasına vurmak istedi ama itibarını düşünerek bundan vazgeçti.

“Merih,” dedi varlığını tamamen unuttuğu yaşlı adam. Merdivenleri çıkarak yanlarına geldiğinde adını yeni öğrendiği adam ile aralarında kısa bir hasbihal geçti ve sonunda kıza bugünkü ikinci iyiliğini yaptı. “Bu güzel kızımız şifalı otlarından istiyor.”

Merih gözlerini dudakları mıhlanmış halde ona bakan kıza çevirdi ve başını aşağı yukarı salladı. “İstediğiniz özel bir şey var mı?”

Bu soru, irkilerek dudaklarındaki suskunluğu uzaklaştırdı ve söyleyebileceği en saçma şeyi söyledi. “Merhaba, hoş buldum.”

Ne oluyor bana? Ben bu değilim! Kendine gel Ayliz, kendine gel, rezil olmanın sırası mı?

Şakağından süzülen terini kimse görmeden silmek bahanesiyle elini başının yanına götürdü. “Kusura bakmayın, kafam biraz dalgın.”

Genç adam kızın utançla kızarmış yanaklarına karşı hafifçe gülümsedi. “Önemli değil,” dedi ve sorusunu yineledi. “İstediğiniz özel bir ot var mı?”

Çantasını açıp İris’ ten aldığı listeyi çıkarttı ve adama uzattı. “Sadece bunlar.”

Kehribar gözleri kâğıdı birkaç saniye inceledi ve sonunda başıyla içeriyi gösterdi. “Hepsi içeride, buyurun.”

Adamın peşinden gitmeden önce verandadaki sallanan sandalyeye oturmuş olan yol arkadaşına baktı. Yaşlı adam çoktan gözlerini kapatmış sallanarak tatlı bir kaylule uykusuna dalmıştı. Gülümseyip tahta kapıyı itti ve içeri girdi. Ahşabın yoğun kokusu, pencereden içeri giren güneş ışığıyla parıldıyordu. Attığı her adımda bastığı tahtalar gıcırdıyordu. Ev, daha doğrusu kulübe bir yaşam belirtisinden çok bitki yuvasını andırıyordu. İlerledikçe artan koku da bu düşüncesini onaylamıştı. Birbirinden farklı bitki, kavanozlar halinde duvara montelenmiş raflara dizilmiş, loş ışığın altında neredeyse kaybolmuştu. Pencere önüne yerleştirilmiş ahşap masanın üstünde kuruması için bırakılmış çiçek yaprakları vardı. Masanın önünden geçerken burnuna çalan taze koku ile durdu ve uzanıp turuncu küçük bir yaprağı parmakları arasına kıstırarak burnuna götürdü.

“Güneştopu.” Loş ışığın içinde kaybolmuş ses ile içeriye döndü ama adamı göremedi. Yaprağı avcuna alıp raflara doğru ilerledi ve kehribar gözleri yeniden gördü.

“Biz Acem lalesi deriz,” yaprağı rafların önündeki tezgâha bıraktı. Merih elindeki kavanozlarla birlikte karşısına gelirken içinde kıza karşı bir merak uyanmıştı.

“Şifalı bitkilerden anlıyorsun sanırım.”

“Öğretmenim sağ olsun,” dedi başını sallayarak. “İris, otları onun için alıyorum. Şifalı bitkiler konusunda uzmandır, karşısına kim gelirse ihtiyacını anlar ve bitkileri birleştirerek çay hazırlar. Her zaman yanında olduğum için neredeyse bildiği her şeye hâkimim.”

Neredeyse demek hafif kaldırdı, zihninde binlerce bitki ve bitki grupları yer alıyordu. Bir demlik çay için gereken su ve bitki miktarı, fazlasının zararı, azının yararı, dengesizliğin oluşturacağı olumsuz sonuçlar ve daha nicesi... Bir arı için bitki ne demekse, Ayliz için de o kadar önemliydi.

“Cihan amca tüm bunları sizin yetiştirdiğinizi söyledi.” Parmağıyla rafları gösterdi. Adam gerçekten yaşamını buna adamış olmalıydı.

“Hepsini yan taraftaki sera da yetiştiriyorum,” dedi maşa ile bir araya topladığı bitkileri cam kavanoza doldururken. “Dilersen gidip bakabilirsin.”

“Bakabilir miyim?” Hevesli gözleri adamın dudaklarında içten bir gülümseme oluştururken başını salladı ve arka taraftaki kapıyı gösterdi. “Şu kapı seranın girişine açılıyor köprüyü geçtiğin gibi seranın içine giriyorsun.”

Kararsız bir şekilde saatine baktı. İris’in tabelayı çevirmesine az kalmıştı ancak elindeki bitkilerle idare edebilirdi. Edemezse bile müşteriyi muhabbetiyle kolayca oyalayabilirdi. Seraya duyduğu merak içini kemirdiğinden teklifi kabul etti ve gösterdiği tarafa yürüyüp tahta kapının üzerindeki tokmağı çevirdi. Kapı ömründe görüp görebileceği en güzel bahçeye açılmıştı. Ön tarafa benzer basamaklar burada da vardı ancak uzun taşlı yola değil altından geçen su kanalına bekçilik eden küçük bir köprüye açılıyordu son basamak. Beş adımlık köprüyü geçerken gözleri cam serada ve seranın dışındaki düz arazideydi. Yemyeşil otlar esen rüzgârla salınıyor, sarı ve pembe renkli çiçeklerle sarılıyorlardı. Görüntü o kadar güzeldi ki seraya girmesi çok uzun sürmüştü.

Cam kaplı seraya girdiğinde ise renkler gözlerini kamaştırmış, hayranlıkla iç çekmesine sebep olmuştu. Heyecanla atan kalbini tuttu. Yerden otuz veya kırk beş santim yükseklikteki büyük tahta kasalar muhteşem büyüklükteki seranın içine geçme mesafesi bırakılacak şekilde yerleştirilmişti. Aşağı doğru uzanan sağ taraf dört bölüme ayrılmıştı; yeşil yaprakları ve gizli kökleriyle adamotu, turuncuyla raks eden kırmızı kıvrımlı taç yapraklarıyla kadife çiçeği, duruşuyla sümbülü andıran mor-beyaz keçisedefi, beyaz yapraklarıyla derman otu ve morumsu Çin gevenleri aşağı doğru uzuyordu. Sol tarafta ise; dikenli tohum taslağının etrafını tam tur dönen pembemsi Ekinezyalar, kokusu baskın lavantalar, naneyi andıran şeker otu, mor çiçeği ve içindeki kırmızımsı başçıklarıyla safran otu ve daha nicesi çeşit çeşit renkleriyle seranın içini esir almış haldeydiler. Her kasanın arasında iki adamlık mesafe vardı, Ayliz ağır adımlarla her bitkinin başında ayrı zaman geçirerek yürüdüğünden zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştı bile. Kendini kaptırmış ilerlerken seranın sonundaki cam kapıya geldiğini ayağını çarptığı el arabasını yere devirdiğinde fark etti. Kapının ardında onu bekleyen sürprizi merak etmesine rağmen saatin ihaneti bu sefer baskın geldi ve ağır ağır aştığı yolları bu sefer kısa yoldan hızlıca aşarak geri döndü. Kısa köprüyü geçip iki katlı evin içine girdi ve tezgâhın başında kese kâğıtlarını düzenleyen Merih’in yanına döndü. Siparişleri üst üste yerleştirilmiş ve tek iple bağlanarak paket haline getirilmişti.

“Sera çok güzeldi,” dedi ödemeyi yapmak için cüzdanını çıkartırken. “Gerçekten harika bir iş çıkarmışsınız.”

“Teşekkür ederim, beğenmenize sevindim.”

Parayı tezgâh yerine Merih’in avcuna bıraktığında parmak uçları adamın nasırlı parmaklarına değip ürperdi. Tenini gıdıklayan el, emeğin ve işçiliğin eseriydi ama bunun dışında çok değişik bir hissi daha peşinden getirip yüreğine bırakmış ve uzaklara kaçmıştı.

Paketleri alıp kulübeden çıkarken Merih ona eşlik etti. Verandadaki sandalyesinde ileri geri sallanarak uyuklayan Cihan, yüzüne düşen güneş ışığıyla rahatsız olup uyandı ve karşısındaki gençlere bakarak doğruldu.

“Sanırım siparişlerin tamamlandı?”

“Evet, size çok teşekkür ederim. Eğer tesadüfen sizinle karşılaşmasaydım ve bana burayı söylemeseydiniz İris’in gazabına uğramamak için Feridun abinin köyüne gidecektim.”

“Hiçbir karşılaşma tesadüf değildir kızım,” gülümsedi yaşlı adam, “Kaderimiz bizi karşılaştırdı ve buraya getirdi.”

Ebr-i Nisanın yolunu tuttuğunda aklında yaşlı adamdan duyduğu son sözler kıvrak bir yılan edasıyla dolanıyordu. Bisikleti itmeyi bırakıp durdu ve epey uzakta kalan kulübeye baktı. Buraya bir daha geleceğini düşünmüyordu ama içinden bir ses son gelişi olmadığını fısıldayıp duruyordu.

Bisikletine bindi, yürüyerek çıktığı yokuşu rüzgâra karşı koyarcasına arkasından bir çift ateş parçası bıraktığından habersiz uçarak indi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.