BÖLÜM 4
O geceden sonra Kerem’e bakışım değişmişti.
Bunu kendime itiraf etmek istemiyordum.
Çünkü onu anlamaya başladıkça, ondan uzak durmanın daha zor olduğunu fark ediyordum.
Artık koridorda karşılaştığımızda gözlerimi hemen kaçırmıyordum.
O da eskisi kadar soğuk davranmıyordu.
Ama ikimiz de bunun hakkında konuşmuyorduk.
Sanki aramızda görünmeyen bir anlaşma vardı.
Ne olduğunu sorgulamadan devam etmek.
O sabah mutfakta yalnızdım.
Kahvemi hazırlarken arkamdan bir ses geldi.
“Şekersiz mi?”
Döndüm.
Kerem kapının yanında duruyordu.
“Ne?”
“Kahven.”
“Evet.”
Başını salladı.
“Hatırladım.”
Bir an duraksadım.
“Bunu hatırlamana şaşırdım.”
“Çok zor değil.”
“Yine de…”
Cümlemi tamamlamadım.
Kerem masaya oturdu.
“Bugün planın var mı?”
“Yok.”
“Güzel.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Güzel mi?”
“Evet.”
“Neden?”
“Çünkü sana bir yer göstereceğim.”
“Bana mı?”
“Başka Defne yok.”
Gülümsedim.
“Ne kadar komiksin.”
“Biliyorum.”
Onu ilk kez böyle rahat görüyordum.
Ve farkında olmadan ben de gülümsüyordum.
Yaklaşık bir saat sonra arabaya bindik.
Nereye gittiğimizi söylemiyordu.
“Bari nereye gittiğimizi söyle.”
“Sürpriz.”
“Hiç sevmem sürprizleri.”
“Biliyorum.”
“Benim hakkımda fazla şey biliyorsun.”
“Sen de benim hakkımda bilmediğin şeyleri öğreniyorsun.”
Bu cümlesiyle sustum.
Haklıydı.
Aramızda bir şey değişiyordu.
Adını koyamadığım bir şey.
Araba şehirden uzaklaştıkça etraf sessizleşti.
Sonunda denizi gören küçük bir tepeye geldik.
Arabadan indiğimde manzara karşısında birkaç saniye konuşamadım.
“Burası…”
“Güzel, değil mi?”
“Çok.”
Kerem ellerini cebine koyup manzaraya baktı.
“Annemle eskiden buraya gelirdik.”
Ona baktım.
“Onunla ilgili çok anın var.”
“Evet.”
“Beni buraya neden getirdin?”
Bana döndü.
“Çünkü burası benim kendim olabildiğim tek yer.”
Bu cümle içime dokundu.
Yanına geçtim.
“Bana güveniyor musun?”
Kerem gözlerini benden ayırmadan cevap verdi.
“Bilmiyorum.”
“Bu iyi bir şey mi?”
“Şimdilik.”
Güldüm.
“Sen gerçekten garip birisin.”
“Sen de.”
Bir süre yan yana oturduk.
Konuşmadık.
Ama sessizlik güzeldi.
Sonra telefonum çaldı.
Ekrana baktım.
Emre.
Kerem’in gözleri istemsizce telefona kaydı.
“Kim?”
“Bir arkadaş.”
Telefonu açtım.
“Efendim?”
Emre bir süre konuştu.
Ben cevap verirken Kerem ayağa kalktı ve birkaç adım uzaklaştı.
Nedenini anlamadım.
Telefonu kapattığımda bana baktı.
“Kimmiş?”
“Emre.”
“Sevgilin mi?”
Sorusundaki ton değişmişti.
“Hayır.”
“Tamam.”
“Niye sordun?”
“Merak ettim.”
“Emin misin?”
Bana baktı.
“Evet.”
Ama değildi.
Bunu yüzünden anlayabiliyordum.
Eve döndüğümüzde hava kararmıştı.
Annem salonda bizi görünce gülümsedi.
“Neredeydiniz?”
“Gezdik,” dedim.
Kerem montunu çıkardı.
“Ben odama çıkıyorum.”
Merdivenlere yöneldi.
Ben de arkasından bakakaldım.
Annem bana döndü.
“Ne oldu?”
“Hiç.”
“Emin misin?”
“Evet.”
Ama değildim.
Çünkü bugün ilk kez başka bir şeyi fark etmiştim.
Kerem’in Emre’yi sorduğu andaki bakışını.
Kıskançlık mıydı?
Yoksa ben mi öyle anlamıştım?
Kendimi bunun saçma olduğuna ikna etmeye çalıştım.
Sonuçta Kerem benim…
Üvey abimdi.
Bu düşünce içimde bir fren gibi çalıştı.
Ne hissedersem hissedeyim, bunun yanlış bir yere gitmesine izin veremezdim.
O gece odama çıktığımda kapının önünde küçük bir not buldum.
Kâğıdı açtım.
Tek bir cümle yazıyordu:
“Bugün iyi geldi. Teşekkür ederim.”
İmza yoktu.
Ama kimin yazdığını biliyordum.
Notu elimde tutup uzun süre baktım.
Sonra yatağımın başucuna koydum.
Ve ilk kez kendime dürüst oldum.
Kerem’i merak ediyordum.
Onu düşünüyordum.
Onun yanında kendimi farklı hissediyordum.
Ama bunun adını koymaya henüz hazır değildim.
Belki de bazı hislerin en tehlikeli yanı buydu.
Daha ne olduklarını anlamadan, kalbinizde yer edinmeleri.