BÖLÜM 12
Telefon hâlâ elimdeydi.
Ekrandaki fotoğrafa bakıyordum.
Babam.
Eski ev.
Ve fotoğrafın tarihi…
Ölümünden iki gün sonrası.
“Bu olamaz.”
Sesim neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı.
Kerem telefonu elimden aldı.
Fotoğrafı tekrar inceledi.
“Olabilir.”
“Nasıl?”
“Fotoğrafın sahte olmadığını anlamamız gerekiyor.”
“Peki ya gerçekse?”
Kerem bana baktı.
“Yarın öğreneceğiz.”
“Ben yarını bekleyemem.”
“Beklemek zorundayız.”
“Hayır.”
Ayağa kalktım.
“Yıllardır bekledim zaten.”
Kerem karşıma geçti.
“Defne.”
“Babamın başına ne geldiğini bilmek istiyorum.”
“Ben de.”
“Öyleyse neden beni durduruyorsun?”
“Çünkü kiminle karşılaşacağımızı bilmiyoruz.”
Bir an sustum.
Sonra gözlerinin içine baktım.
“Ben korkmuyorum.”
Kerem başını hafifçe eğdi.
“Ben korkuyorum.”
Şaşırdım.
“Sen mi?”
“Evet.”
“Ne için?”
Bir süre cevap vermedi.
Sonra:
“Sana bir şey olmasından.”
Kalbim hızlandı.
“Kerem…”
“Bunu yanlış anlama.”
Gözlerini kaçırdı.
“Ben sadece…”
Cümlesini tamamlamadı.
Ama ne söylemek istediğini anlamıştım.
Ertesi gün saatler geçmek bilmedi.
Saat 17.30 olduğunda evden çıkmaya hazırdım.
Üzerime montumu aldım.
Kapıya yöneldiğimde Kerem karşımda belirdi.
“Ben de geliyorum.”
“Biliyorum.”
“Emre de gelecek mi?”
“Hayır.”
Kaşını kaldırdı.
“Neden?”
“Çünkü onun gelmesini istemedim.”
Kerem’in yüzünde belli belirsiz bir rahatlama gördüm.
“İyi yapmışsın.”
“Yine kıskanıyorsun.”
Bir an sustu.
“Evet.”
Bu kadar açık söylemesini beklemiyordum.
“Bunu artık saklamıyor musun?”
“Hayır.”
Gözlerime baktı.
“Çünkü saklamaktan yoruldum.”
Kalbim hızlandı.
Ama ikimiz de devam etmedik.
Çünkü artık başka bir şeyin peşindeydik.
Geçmişimizin.
Eski ev, şehrin biraz dışındaydı.
Yol boyunca ikimiz de konuşmadık.
Evin önüne geldiğimizde arabadan indim.
Karşımda eski, iki katlı bir ev duruyordu.
Duvarları eskimişti.
Pencerelerden bazıları kırılmıştı.
Ama garip bir şekilde…
Evi görünce içimde tanıdık bir his oluştu.
Sanki burayı daha önce görmüştüm.
“Burası…”
Kerem bana baktı.
“Ne?”
“Bilmiyorum.”
Evin kapısına doğru yürüdüm.
“Burayı tanıyor gibiyim.”
Kerem sessizce arkamdan geldi.
Kapı kilitli değildi.
İçeri girdik.
Her yer toz içindeydi.
Eski mobilyalar hâlâ duruyordu.
Duvarlarda solmuş fotoğraflar vardı.
Bir tanesinin önünde durdum.
Fotoğrafta genç bir adam vardı.
Babam.
Yanında ise Kerem’in babası.
Ama ikisinin arasında…
Kucağında küçük bir bebek vardı.
Elimi fotoğrafa uzattım.
“Bu benim.”
Kerem yanıma geldi.
“Evet.”
“Beni burada neden tutuyorlardı?”
“Bilmiyorum.”
Fotoğrafın arkasını çevirdim.
Bir tarih vardı.
20 Nisan.
Doğum tarihim.
Ve altında bir not:
“Bugün her şey değişti.”
Gözlerim doldu.
“Kerem…”
“Buradayım.”
“Babam beni burada mı büyütüyordu?”
“Hayır.”
“Peki neden fotoğrafım burada?”
Kerem cevap vermeden odanın diğer tarafına yürüdü.
Duvarın yanında eski bir dolap vardı.
Kapısını açtı.
İçinden küçük bir kutu çıkardı.
Kutunun üzerinde ismim yazıyordu.
DEFNE
Nefesimi tuttum.
“Bunu aç.”
Kerem kutuyu bana uzattı.
Ellerim titreyerek kapağı kaldırdım.
İçinde birkaç fotoğraf vardı.
Bir bileklik.
Ve katlanmış bir mektup.
Mektubu açtım.
İlk satırda babamın el yazısını gördüm.
“Defne’ye.”
Gözlerim doldu.
Okumaya başladım.
“Eğer bu mektubu okuyorsan, demek ki artık bazı gerçekleri öğrenmenin zamanı geldi.”
Nefesimi tuttum.
“Sana hiçbir zaman yalan söylemek istemedim. Ama seni korumak için sustum.”
Bir sonraki satırı okurken ellerim titredi.
“Senin dünyaya geldiğin gün, hayatımıza yalnızca bir çocuk değil, büyük bir sır girdi.”
Kerem yanıma yaklaştı.
Mektubu birlikte okuyorduk.
“Biyolojik babanın kim olduğunu uzun süre bilmiyordum. Öğrendiğimde ise artık çok geçti.”
Bir sonraki satırda yazan isim yarım kalmıştı.
Sanki biri mektubun o kısmını yırtmıştı.
“Burada bir şey eksik.”
Kerem mektubu aldı.
“Bir sayfa koparılmış.”
“Kim yaptı?”
Tam o sırada üst kattan bir ses geldi.
Tak.
İkimiz de donduk.
Kerem hemen bana döndü.
“Burada kal.”
“Ne?”
“Burada kal.”
Merdivenlere doğru ilerledi.
“Kerem!”
Elini kaldırdı.
“Ses çıkarma.”
Yavaşça yukarı çıktı.
Ben aşağıda kaldım.
Birkaç saniye geçti.
Sonra yukarıdan bir şeyin düştüğünü duydum.
“Kerem!”
Koşarak merdivenleri çıktım.
Koridor boştu.
“Kerem?”
Cevap yoktu.
Bir odaya girdim.
Pencere açıktı.
Perde hareket ediyordu.
Kerem pencerenin önünde duruyordu.
Elinde küçük bir zarf vardı.
“Ne oldu?”
“Biri buradaymış.”
“Kim?”
“Bilmiyorum.”
Zarfı bana uzattı.
Üzerinde yine benim adım vardı.
Açtım.
İçinden tek bir fotoğraf çıktı.
Bu kez fotoğrafta babam yoktu.
Annem vardı.
Ama yanında tanımadığım bir adam duruyordu.
Fotoğrafın arkasında ise şu yazıyordu:
“Defne’nin gerçek babasını annesi biliyor.”
Başımı kaldırdım.
Kerem’e baktım.
“Annem biliyor.”
Kerem başını salladı.
“Evet.”
“Bunca yıldır biliyormuş.”
“Büyük ihtimalle.”
“Peki neden bana söylemedi?”
Kerem cevap vermedi.
Çünkü ikimiz de aynı şeyi düşünüyorduk.
Belki de annem beni korumuyordu.
Belki…
birini koruyordu.
Eve döndüğümüzde annem salonda oturuyordu.
Bizi görünce ayağa kalktı.
Elimdeki fotoğrafı görünce yüzü bembeyaz oldu.
“Onu nereden buldun?”
“Eski evden.”
Annem koltuğa çöktü.
“Oraya gitmemeliydiniz.”
“Demek doğru.”
“Defne…”
“Fotoğraftaki adam kim?”
Annem ağlamaya başladı.
“Bunu öğrenmenin zamanı gelmişti.”
Kalbim sıkıştı.
“Kim?”
Annem gözlerini kapattı.
“Biyolojik baban.”
O an bütün sesler sustu.
“Kim?”
Annem bana baktı.
Ve sonunda yıllardır sakladığı ismi söyledi.
Ama o isim…
Kerem’in babasının adının yanında, eski dosyada da yazan isimdi.
Kerem dondu.
“Bu mümkün değil.”
Annem başını salladı.
“Maalesef mümkün.”
Kerem bana baktı.
Ben ona.
İkimiz de aynı şeyi fark etmiştik.
Bu hikâye artık yalnızca Defne’nin geçmişi değildi.
Kerem’in ailesinin geçmişi de bu sırrın içindeydi.
Annem ayağa kalktı.
“Size anlatmam gereken son bir şey daha var.”
“Ne?”
Annem gözyaşlarını sildi.
“Defne’nin babası ölmeden önce bana bir şey söyledi.”
“Ne söyledi?”
Annem bana baktı.
“‘Onu Kerem’den uzak tut.’ dedi.”
Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu.
Kerem’in yüzü değişti.
“Benden mi?”
Annem başını salladı.
“Evet.”
“Niye?”
Annem cevap vermeden önce uzun süre sustu.
Sonra fısıldadı:
“Çünkü senin baban, Defne’nin gerçek babasının kim olduğunu öğrendiğinde…”
Gözlerini Kerem’e çevirdi.
“En çok senden korktu.”
O an odadaki hava değişti.
Kerem bana baktı.
Ben ona.
Ve ilk kez…
Aramızdaki şeyin yalnızca yanlış zamanda doğmuş bir his olmadığını düşündüm.
Belki de bizi birbirimizden uzaklaştırmaya çalışan herkesin bildiği bir gerçek vardı.
Ama biz henüz bilmiyorduk.
Ve o gerçek…
ikimizin sandığından çok daha yakındı.