Baran’ın odamdan çıkışının üzerinden tam iki hafta geçmişti. O sabah verdiği söz, ikimizin arasında görünmez ama aşılması imkansız, çelikten bir duvar örmüştü.
Aynı evin içinde iki yabancı gibiydik. Sabah kahvaltılarında göz göze gelmemek için azami çaba sarf ediyor, masadaki tuzu uzatırken bile parmaklarımızın birbirine değmemesi için teyakkuzda bekliyorduk. Abim, aramızdaki bu garip ve soğuk mesafeyi dükkandaki işlerin yoğunluğuna, Baran’ın kendi işlerini büyütme telaşına yoruyordu. Meseleyi hiç kurcalamıyor, aksine ikimizin de sakinleştiğini sanıp halimizden memnun görünüyordu.
Ama o bilmediği duvarların arkasında ikimiz de içten içe yanıyorduk.
Baran dediğini yapmaya başlamıştı. Geceleri eve çok geç geliyor, gelir gelmez odasına kapanıyordu. Abimle dükkandaki hissesini devretmek ve ayrılmak üzerine ufak ufak konuşmaya başladığını duyuyordum. Salonda oturduğum gecelerde, mutfaktan abimin şaşkın sesini işitiyordum:
"Oğlum saçmalama, yıllardır beraberiz. Nereden çıktı şimdi kendi dükkanını açmak, tek başına risk almak?"
Baran’ın o tok, tavizsiz sesi yanıt veriyordu: "Zamanı geldi abi. Kendi yolumu çizmem lazım. Böyle yerimde sayamam."
Abim ne kadar ısrar etse de Baran geri adım atmıyordu. Benim için, bize temiz bir gelecek sunabilmek için yılların dostluğunu ve kurulu düzenini tek celsede feda etmeye hazırlanıyordu. Onu koridorlarda her görüşümde, göz altındaki morlukları ve zayıfladığını fark ettiğimde içim parçalanıyordu. Ama verdiği söze sadık kalıyor, bana tek bir adım bile atmıyordu.
Hatta öyle ki, aynı evde yaşamamıza rağmen bana tek bir mesaj dahi atmamıştı.
Geceleri yatağımda dönüp dururken, yan odadan gelen tıkırtılarını dinliyordum. Onu deliler gibi arzulamama, kokusunu ve o sert sarılışını özlememe rağmen kapısına gidemiyordum. O benim için bir gelecek inşa etmeye çalışırken, onun bu iradesini kıracak en ufak bir zayıflık gösteremezdim.
Bir cuma akşamı, abim şehir dışındaki bir tedarikçiyle görüşmek için erkenden evden çıktı. Hafta sonunu şehir dışında geçirecekti. Evde yine sadece ikimiz kalmıştık.
Hava karardığında salonda oturmuş, elindeki dosyalara gömülmüş Baran’ı izliyordum. Üzerinde düz gri bir tişört vardı, saçları dağılmıştı. Günlerdir ilk defa bu kadar uzun süre aynı odadaydık.
Çay bardağını tazelemek için mutfağa geçtiğimde arkamdan geldiğini hissettim. Tezgahın önünde durup arkama döndüğümde, Baran’la aramızda sadece bir adımlık mesafe vardı. Günler sonra ilk kez gözlerimiz bu kadar yakın, bu kadar çıplak bir şekilde kesişti.
"Çok yorgun görünüyorsun," diye fısıldadım, kendimi tutamayarak. Sesim iki haftalık özlemin ağırlığıyla titredi.
Baran gözlerini gözlerimden ayırmadı. Çene kemikleri kasıldı. Elini kaldırıp bana doğru uzattı, parmak uçları tam yanağıma değecekken havada durdu. Kendini zorla frenlediğini gördüm. Elini yumruk yapıp yanına indirdi.
"Yorgunum," dedi sesi pürüzlüce. "Ama az kaldı. Bütün evrakları hazırlıyorum. Haftaya hissemi tamamen devredip kendi yerimin sözleşmesini imzalayacağım."
"Baran... Benim yüzümden kendini bu kadar yıpratmana değiyor mu?"
Baran bir adım daha atarak aradaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Sıcaklığı yüzüme çarptı. Eğilip yüzünü yüzüme yaklaştırdı. Bakışlarındaki o kor gibi yanan ateş, iki haftadır sönmediğini tam aksine daha da büyüdüğünü kanıtlıyordu.
"Senin için dünyayı yakarım," dedi dişlerinin arasından, sesi adeta bir yemin gibiydi. "Değmek ne demek? Ben hayatımda ilk defa doğru bir şey için savaşıyorum. Sadece sabret."
"Sabrediyorum," dedim, gözlerinin içine bakarak. "Ama seni çok özlüyorum."
Baran derin, boğuk bir hırlamayla başını geriye attı. Kontrolünü kaybetmemek için tezgahın kenarını o kadar sert sıktı ki parmak boğumları bembeyaz kesildi.
"Bana böyle bakma," diye fısıldadı karanlık bir sesle. "Sözümü bozdurma bana. Çok az kaldı küçük kız. Şuradan başım dik çıkayım, sonra seni benden kimse alamayacak."
Arkasını dönüp mutfaktan hızla çıktı.
O gece de odasının kapısı kilitli kaldı. Ama bu seferki kilit, bizi ayıran bir engel değil; bizi birbirimize kavuşturacak olan o büyük günün teminatıydı. Az kalmıştı. Fırtına kopmak üzereydi ama bu sefer saklanmayacaktık.