Yemekten sonra saatler adeta kaplumbağa hızıyla ilerledi. Abim salondaki koltuğa uzanmış, televizyondaki maç özetlerini izlerken yorgunluktan gözleri kapanıyordu. Günün bütün yükü, iki kadeh rakı ve yorgunluk birleşince bilincini yavaş yavaş teslim aldı. Saat gece yarısını biraz geçtiğinde, horlama sesleri salondan koridora yayılmaya başlamıştı bile.
Mutfaktaki son bardağı da yıkayıp kuruladıktan sonra parmak uçlarımda salona doğru yürüdüm. Abim koltukta sızıp kalmıştı. Üzerine hafif bir battaniye örttüm, televizyonun sesini tamamen kısıp ışıkları kapattım.
Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başladı.
Karanlık koridoru geçip kendi odama girdim. Kapıyı aralık bıraktım. Odamın penceresinden içeri sızan sokak lambasının sarı ışığı, yatağın üzerine ve ahşap zemine uzun gölgeler düşürüyordu. Yatağın kenarına oturup beklemeye başladım. Her tıkırtı, dışarıdaki her rüzgar uğultusu sırtımdan aşağı bir ürperti gönderiyordu.
Çok geçmedi.
Yaklaşık on dakika sonra koridordaki ahşap parkenin hafifçe esnediğini duydum. Ardından odamın kapısı yavaşça, neredeyse hiç ses çıkarmadan tamamen açıldı ve içeri bir gölge süzüldü.
Baran.
Üzerindeki gömleğin düğmelerini göğsüne kadar açmıştı. Karanlıkta parıldayan siyah gözleri doğrudan beni buldu. Kapıyı arkasından milim milim kapatıp kilitledi. Anahtarın yuvada dönerken çıkardığı o hafif "tık" sesi, gecenin sessizliğinde bir mermi gibi patladı zihnimde.
"Uyuymuş," dedi Baran. Sesi bir fısıltıdan da alçaktı, sadece ikimizin duyabileceği o tehlikeli frekanstaydı.
"Çok sarhoştu," diye karşılık verdim ayağa kalkarak. "Uyanmaz."
Baran cevap vermedi. Üzerime doğru attığı tek bir adımla aramızdaki mesafeyi sıfırladı. İri elleri aniden belimi kavradı ve beni sertçe kendi bedenine çekti. Beni duvara yasladığında, sırtım soğuk duvara, göğsüm ise onun kor gibi yanan sıcak vücuduna çarptı.
"Bütün gün bana ne yaptığının farkında mısın?" diye fısıldadı tam kulağımın dibinde. Sıcak nefesi boynumdaki ince tüyleri ayağa kaldırdı. "Masada... Abinin tam karşısında bana o şekilde bakarken beni çıldırtıyordun."
"Sen başlattın," dedim nefes nefese. Elleri elbisemin altından kalçalarıma kayarken başımı geriye doğru eğdim. "Ayağınla bacağıma dokunan sensin."
"Çünkü sana dokunmadan aynı odada duramıyorum!" dedi dişlerinin arasından.
Ağzını ağzıma bastırdı. Bu öpücük, sessiz kalmak zorunda olduğumuz için daha da hırçın, daha da bastırılmış bir tutku taşıyordu. Dudaklarımızın birbirine çarpışından çıkan o ıslak sesleri bastırmak için Baran bir elini enseme koyup beni kendine daha da gömdü. Dili ağzımın içinde hakimiyet kurarken, diğer eliyle elbisemin askısını omuzumdan aşağı indirdi.
"Baran..." dedim öpücüklerin arasında, sesimin yükselmesinden korkarak. "Yavaş... Abim arka odada."
Bu cümle Baran’ın içindeki o karanlık canavarı daha da besledi sanki. Tehlikenin varlığı, yakalanma korkusu ikimizin de kanındaki adrenaline tavan yaptırıyordu. Beni belimden tutup tek hamlede havaya kaldırdı. Bacaklarımı refleksle onun beline doladım. Bedenimi duvara bastırmış halde tutarken, dudakları boynumdan aşağı, köprücük kemiklerime kaydı.
O an, tam Baran göğsümün üzerindeki kumaşı dişleriyle kenara çekerken, koridordan sert bir öksürük sesi geldi.
İkimiz de anında donup kaldık.
Baran’ın kasları bir beton kadar sertleşti. Nefesimizi tuttuk. Yüreğim boğazımda atıyordu, gözlerim korkuyla büyümüştü. Salondaki kapının açıldığını ve abimin yalpalayan adımlarla koridora çıktığını duyduk.
Adımlar bizim odanın kapısının önüne kadar geldi ve durdu.
Baran beni hâlâ duvarda, kucağında tutuyordu. Yüzü yüzüme milimler kadar yakındı; gözlerindeki o saf tehlike ve heyecan karışımı ifade içimi yaktı. Eli hafifçe sırtıma bastırarak inlememi engellemek ister gibi beni göğsüne kenetledi. İkimiz de tek bir milim bile kıpırdamadan, kapının diğer tarafındaki gölgeye kilitlenmiştik.
"Küçük?" dedi abimin boğuk, uykulu sesi kapının dışından. "Ayakta mısın?"
Kalbim o kadar şiddetli çarpıyordu ki, abimin bunu kapının arkasından duyabileceğinden korktum. Baran gözlerimin içine bakarak hafifçe başını salladı, cevap vermem için beni sessizce uyardı.
"U-uyuyorum abi," dedim, sesimin titremesini engellemeye çalışarak. "Bir şey mi oldu?"
Kapının kolu hafifçe aşağı indi, ama kilitli olduğu için açılmadı. Abim dışarıda birkaç saniye duraksadı.
"Yok... Su içmeye kalktım da. Kapıyı niye kilitledin?"
Baran’ın gözleri karardı. Çenesi kasıldı. Beni hâlâ kucağında tutuyor, bedeninin o muazzam ağırlığıyla beni duvara kilitliyordu.
"Rüzgardan çarpıyordu abi," dedim yutkunarak. "O yüzden kilitledim."
"Tamam... İyi geceler," dedi abim. Adımları mutfağa doğru uzaklaşmaya başladı.
O adımlar uzaklaşırken Baran derin, boğuk bir nefes verdi. Başını boynumun girintisine gömdü. Vücudundaki o yüksek gerilim yavaşça yerini yeniden o yakıcı arzuya bıraktı. Yavaşça beni yere indirdi ama belimdeki ellerini bir an bile gevşetmedi.
"Gördün mü?" diye fısıldadı karanlıkta, gözleri alev alev yanarken. "Gördün mü nereye kadar geldiğimizi? Şansımız sadece bir saniyeliğine yaver gitti."
"Korkuyor musun?" diye sordum, ellerimi onun üstsüz kalmış ıslak göğsünde gezdirerek.
Baran acı bir tebessümle yüzüme baktı. "Ben yakalanmaktan korkmuyorum küçük kız," dedi, beni yatağa doğru iterken. "Ben seni tamamen kaybetmekten korkuyorum. Ve bu gece... Bu gece bu tehlikenin sonuna kadar gideceğiz."
Beni yatağa düşürdüğünde, kapının hemen ardındaki o devasa tehlikeye rağmen, ikimiz de kendimizi o yasak meyvenin tadına tamamen teslim ettik.