İçeriğe geç

Aramızda

Bölüm 1 · 5 dk okuma

Aramızda

Bölüm 1

Ateş hattı

​Ev, çocukluğumdan beri benim için en güvenli sığınaktı. Duvarların rengini, koridordaki parkelerin hangi noktasına basarsam gıcırdayacağını, mutfak kapısının tam kapanmadığında çıkardığı o ince sesi ezbere bilirdim. Ama o akşam, o tanıdık duvarların arası benim için dünyanın en tehlikeli labirentine dönüştü. Çünkü abimin hayatındaki en büyük kural, en yakın arkadaşı, nihayet bizim çatımızın altına adımını atmıştı.

​Baran.

​Adını her duyduğumda içimde bir yerlerde bir şeylerin titrediğini hissederdim ama bunu kendime bile itiraf edemezdim. O, abimin gölgesiydi. Birlikte büyümüşler, birlikte kavga etmişler, birlikte okumuşlardı. Benim içinse hep ulaşılamaz, dokunulmaz ve hepsinden öte "yasak" olan o çocuktu. Abimin korumacı duvarlarının arkasından ona bakmak, güneşe çıplak gözle bakmak gibiydi; gözlerimi yakacağını bile bile kendimi alıkoyamazdım. Ve şimdi, üniversite sonrasındaki o uzun ayrılığın ardından, geçici bir süreliğine bizim evimizde, hemen yandaki misafir odasında kalacaktı.

​Valizini antreye bıraktığında çıkan o tok ses, evdeki tüm sessizliği paramparça etti. Odasından çıkan abimin neşeli sesini, onun omuzlarına vurarak yaptığı o erkeksi selamlaşmayı odamın kapısının arkasından nefesimi tutarak dinledim. Kalbim göğüs kafesimi dövüyordu. Aynaya son bir kez baktım; üzerimdeki gri, hafif bol kazağı düzelttim. Kendime "Sakin ol," dedim. "O sadece abinin arkadaşı. Seni hâlâ o küçük kız çocuğu olarak görüyor."

​Ama kapıyı açıp koridora adım attığımda, karşılaştığım manzara bu yalanı saniyeler içinde çürüttü.

​Baran, üzerindeki deri ceketi çıkarmış, siyah tişörtünün altından belirginleşen kaslı omuzlarıyla koridorun ortasında dikiliyordu. Boyu abimden bile uzundu. Kirli sakalları, dağınık koyu renk saçları ve keskin çene hattıyla karşımda duran adam, hafızamdaki çocuktan fersah fersah uzaktı. Yıllar ona sadece yaş katmamış, onu adeta yırtıcı bir güce kavuşturmuştu. Tişörtünün kollarını saran pazıları, göğsünün heybeti koridordaki loş ışıkta bile göz alıcıydı.

​Başını hafifçe yana eğip beni gördüğünde, o kömür karası gözlerinde ani bir şimşek çaktı. Dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı. O an, aramızdaki havanın aniden ısındığını hissettim.

​"Bora," dedi sesi, hafızamda kalan çocuksu tondan çok daha derin, boğuk ve erkeksi bir tınıda. Gözlerini benden ayırmadan abime sesleniyordu. "Küçük kardeşin... Bayağı büyümüş."

​Abim arkasından gelip kolunu Baran'ın omzuna attı, her şeyden habersiz bir gururla gülümsedi. "Öyle valla, zaman hızlı geçiyor. Hadi geç içeri, yoldan geldin, açsındır."

​Akşam yemeği benim için bir işkence gibiydi. Masanın altından birbirine değmesin diye sakındığım bacaklarım, Baran’ın her hareketinde geriliyordu. O ise son derece rahat görünüyordu; abimle eski günlerden, işlerden konuşuyor, gülüyordu. Ama ne zaman abim mutfağa su almaya gitse ya da arkasını dönse, Baran’ın o yoğun, delici bakışları beni buluyordu. Çatalı tutan iri, damarlı ellerine baktıkça içimde anlam veremediğim bir sıcaklık dalgası yayılıyordu. O ellerin tenime değdiğinde yaratacağı etkiyi düşünmek bile yanaklarımın alev almasına yetiyordu.

​Gece yarısını çoktan geçmişti. Abim erkenden sızmıştı, ev derin bir sessizliğe gömülmüştü. Ama benim gözüme uyku girmiyordu. Yatağın içinde dönüp dururken, boğazımın kuruduğunu hissettim. Üzerimdeki ince askılı geceliğin üzerine sabahlığımı bile almadan, parmak uçlarımda odadan çıktım. Koridor karanlıktı. Mutfağa doğru ilerlerken, misafir odasının kapısının hafifçe aralık olduğunu ve içeriden sızan zayıf ışığı fark ettim.

​Tam o kapının önünden geçerken, aniden bileğimde hissettiğim sıcak ve güçlü parmaklar çığlık atmama engel oldu.

​Baran, beni tek bir hamleyle, neredeyse hiç güç sarf etmeden kapı aralığından içeri, kendi odasına çekti ve sırtımı hızla kapının ahşap zeminine yasladı. Kapıyı arkamdan yavaşça kapatırken, gövdesiyle beni tamamen duvar arasında sıkıştırdı.

​Nefesim kesilmişti. Aramızda santimler vardı.

​Üzerinde sadece siyah bir boksör şortu vardı. Çıplak, esmer göğsü tam gözlerimin hizasındaydı. Yakından bakınca göğüs kaslarının sertliği, karnındaki o kusursuz hatlar ve teninden yayılan o erkeksi, hafif odunsu koku başımı döndürdü. O kadar kalıplıydı ki, onun gölgesinde tamamen kaybolmuş gibiydim.

​"Baran..." diye fısıldayabildim, sesim titriyordu. "Ne yapıyorsun? Abim..."

​"Abin uyuyor," dedi, sesi neredeyse bir mırıltı gibiydi ama odadaki tüm havayı titretiyordu. Bir elini başımın hemen yanına, kapıya yasladı. Kolundaki kaslar bu hareketle iyice gerildi, damarları belirginleşti. Diğer elinin tersini ise yavaşça, neredeyse acı verircesine yavaş bir tempoyla yanağımda gezdirdi. Parmak uçları ateş gibiydi.

​"Bütün akşam masada bana o ürkek gözlerle baktın," dedi, gözleri dudaklarıma kayarken. Bakışlarındaki arzu o kadar yoğundu ki, odadaki oksijenin tükendiğini hissettim. "Sence ben o bakışların ne anlama geldiğini anlamayacak kadar toy muyum, küçük kız?"

​"Ben... hiçbir şey demek istemedim," diye yalan söyledim, kalbim o kadar sert atıyordu ki çıplak göğsüme değen sıcak teninden bunu hissettiğine emindim.

​Baran hafifçe güldü. O boğuk, erkeksi gülüş karnımın alt bölgesinde tuhaf, eriyen bir sızıyı tetikledi. Başını boynuma doğru eğdi. Sıcak nefesi tenime çarptığında ürperdim, ellerim istemsizce onun çıplak, sert omuzlarına tutundu. Kaslarının sertliğini ellerimin altında hissetmek içimdeki tüm mantık kırıntılarını yok etti.

​"Yalan söylüyorsun," diye fısıldadı boynuma doğru. Dudakları tenime değmiyordu ama sıcaklığı yetiyordu. "Tenin öyle demiyor. Kalbinin ritmi öyle demiyor."

​Elini yanağımdan aşağıya, boynuma ve oradan da geceliğimin açıkta bıraktığı köprücük kemiğime doğru indirdi. İri eli, tenimin üzerinde adeta bir yangın başlatarak ilerliyordu. Göğsümün hemen üzerindeki hassas noktaya parmak uçlarıyla hafif bir baskı uyguladığında, ağzımdan küçük, engel olamadığım bir inilti kaçtı.

​Bu inilti, Baran’ın içindeki tüm kontrolü kaybettiren o son kıvılcım oldu.

​Gözleri karardı, çenesi kasıldı. Beni belimden kavrayıp kendine daha da sertçe çekti. Çıplak göğsü, geceliğimin ince kumaşı üzerinden göğüslerime baskı yaparken, aramızdaki o devasa fiziksel farkı ve onun erkeksi gücünü tüm benliğimle hissettim. Bir eli saçlarımın arasına sızdı, başımı hafifçe geriye eğdi ve dudaklarını dudaklarıma gömdü.

​Bu, sakin bir öpücük değildi. Yılların birikmiş açlığı, yasak olmanın verdiği o vahşi cazibe ve saf arzunun patlamasıydı. Dudaklarımı sertçe, sahiplenici bir tavırla öperken, dili ağzımın içine sızdı. Dudaklarının sıcaklığı, dilinin hamleleri beni tamamen eritiyordu. Ellerim onun omuzlarından sırtına kaydı; geniş, kaslı sırtını tırnaklarımı geçirircesine kavradım.

​Baran beni kapıdan ayırıp yatağa doğru yönlendirirken, dudaklarımızı bir an bile ayırmadı. Vücudunun tüm ağırlığını üzerime vermeden, beni yatağın yumuşak zeminine yatırdı ve üzerime doğru eğildi. Bacaklarımın arasına yerleşen sert gövdesi, aramızdaki o tehlikeli gerilimi en üst noktaya taşımıştı.

​Dudaklarını dudaklarımdan çekip boynuma, oradan da göğüs dekolteme doğru indirdi. Islak ve sıcak öpücükleri tenimi kavururken, elleri geceliğimin eteklerinden yukarı doğru tırmanıyordu. Dokunduğu her yer alev alıyor, zihnimdeki "abi", "kural", "yasak" kelimeleri birer birer siliniyordu.

​"Baran..." dedim, nefes nefese, adını bir yakarış gibi sayıklayarak.

​Durdu. Başını kaldırıp gözlerimin içine baktı. Alnında biriken hafif ter damlaları, hızla inip kalkan geniş göğsü ve gözlerindeki o hırçın arzuyla tam üzerimde duruyordu. Nefes nefeseydi. Aramızdaki bu tehlikeli oyunun nereye varacağını ikimiz de çok iyi biliyordu.

​Uzandı, kulağıma doğru eğildi ve o erkeksi, büyüleyici sesiyle fısıldadı:

​"Bu odadan çıktığın an hiçbir şey olmamış gibi davranacağız. Ama bu duvarların arkasında... Ne yaparsak yapalım, sadece aramızda kalacak."

Bölüm sonu

4 yorum