Pistin biraz uzağında, ritmin ve gürültünün arasında Oktay ile Selin arasındaki mesafe neredeyse kendiliğinden eriyip gitmişti. Selin kadehini bar tezgahının kenarına bırakıp ellerini beline koydu, Oktay’ın kulağına doğru bir adım daha yaklaştı.
"Bak hala iddia ediyorum," dedi Selin, gözlerini kısarak pistteki ikiliyi işaret ederken. "Ayla o bakışı attıysa o iş bitmiştir. Sen arkadaşını az sonra ambulansla toplamak zorunda kalabilirsin."
Oktay sırıttı; Selin’in bu hararetli haline doğru hafifçe eğilip omzunu kızın omzuna yasladı. "Sen de amma abarttın ha. Kaan sakin durur ama içten içe stratejiyi çoktan kurmuştur. Bir de bana baksana, sen Ayla’nın menajeri misin, her hareketini böyle analiz mi ediyorsun?"
"En yakın arkadaşıyım canım," dedi Selin, omuz silkip hafifçe gülerek. "Ve onun geçmişteki o beceriksiz çıraklar yüzünden çektiği çileyi ben bilirim. O yüzden şu an karşısındaki her kimse, sınavı geçmesi imkansız."
"Kaan sınav vermez, sınav yapar," dedi Oktay, sesini biraz daha düşürüp Selin’in gözlerinin içine bakarak. Dudaklarındaki o rahat, flörtöz kıvrım Selin’in dikkatinden kaçmadı. "Ama seninle bu iddiayı başka türlü bağlayabiliriz. Mesela kaybeden bir kokteyl ısmarlar?"
"Kaybeden iki kokteyl ısmarlar," dedi Selin, kaşlarını kaldırıp meydan okurcasına. İkisinin arasındaki o tatlı, alaycı çekim tam ortada bir kıvılcım gibi parıldarken, pistin ortasındaki yangın bambaşka bir boyuta geçmişti.
Orada, mor ışıkların tenlerine vurduğu o dar çemberde şakalaşma yoktu; sadece saf, keskin bir yerçekimi vardı.
Ayla’nın parmakları Kaan’ın ceketinin yakasından kayıp gömleğinin yakasına yerleşmişti; kumaşı hafifçe sıktığında Kaan’ın başı bir milim daha eğildi. Bedenleri müziğin her vuruşunda birbirine çarpıyor, aralarındaki hava solunmayacak kadar ısınıyordu. Kaan’ın eli Ayla’nın belinden yukarıya, sırtındaki açık dekolteye doğru tırmandı; tenine değen parmak uçları soğuk değil, aksine teni yakıp geçen bir köz gibiydi.
"Beni yanında sürükleyeceğini mi söylüyordun?" diye fısıldadı Kaan. Sesi bas titreşimlerinin tam ortasında Ayla’nın boynunda yankılandı. "Hala ayaktayım Ayla."
Ayla başını geriye doğru hafifçe atıp gözlerini Kaan’ın dudaklarına, ardından kilitlenmiş koyu irislerine çevirdi. "Henüz asıl darbeyi vurmadım çünkü."
"Bekletme o zaman." Kaan onu kendine doğru sertçe çekti; aralarındaki mesafe bütünüyle sıfırlandı. Nefesleri birbirine karıştı, dudakları temas etmenin eşiğinde asılı kaldı.
Tam o saniyede—müziğin en yüksek oktavda patlayacağı, iki nefesin birbirine değeceği o kritik kırılma noktasında—kulübün içindeki devasa bas sesi aniden yırtıldı.
Hoparlörlerden kulak tırmalayan kısa bir cızırtı koptu ve saniyenin onda biri kadar bir sürede bütün neonlar, tepe lambaları, barın vitrinleri ve DJ kabini aynı anda söndü. Mekan, caddeler ve tüm şehir tek bir nefeste zifiri, kör edici bir karanlığa gömüldü.
Kalabalıktan yükselen şaşkın çığlıklar ve uğultu havayı doldururken, dans pistinin tam ortasında ne Ayla ne de Kaan tek bir milim bile kıpırdadı.
Karanlığın içinde müziğin yerini alan tek ses, birbirlerinin tenine çarpan kesik ve derin nefesleriydi.