Gecenin ilerleyen saatlerinde kulübün havası daha da yoğunlaşmış, bas titreşimleri duvarlardan geçip doğrudan insanın göğüs kafesine oturmaya başlamıştı. Kırmızı neonlar yerini mor ve kehribar tonlarına bırakırken, mekanın ortasındaki kalabalık artık tek bir nabız gibi dalgalanıyordu.
Selin elindeki boşalan kadehi masaya sertçe bıraktı. Ayla’nın hala sakin ve tetikte oturuşuna, bardağının kenarında gezdirdiği o mesafeli parmaklarına baktı ve başını iki yana salladı.
"Yeter bu kadar stratejik savunma," dedi Selin, masanın üzerinden uzanıp Ayla’nın bileğini kavrayarak. "Bu sabah altı aylık bir kütüğü hayatından defettin, bir saat önce barın en tehlikeli adamına haddini bildirdin ve hala burada bir satranç şampiyonu gibi oturuyorsun. Kalkıyoruz."
Ayla kaşlarını hafifçe kaldırıp geri çekilmeye çalıştı. "Selin, hiç dans havasında değilim. İçeceğimi bitirip kalkalım dedim—"
"Hiç mazeret kabul etmiyorum!" Selin Ayla’yı kolundan tutup tüm ağırlığıyla çekti. "Kafanı dağıtmak için geldik buraya, düşünce üretmek için değil. O ceket çıkıyor ve piste giriyoruz."
Ayla derin bir nefes verdi ama Selin’in o inatçı parıltısını görünce direnmeyi bıraktı. Üzerindeki bol ceketi çıkarıp deri koltuğun arkalığına bıraktı; saten siyah bluzu ve boynundaki altın kolyelerle ayağa kalktı. Kalabalığın arasına doğru çekilirken omuzlarındaki son gerginlik tortusunu da geride bıraktı.
Pistin tam ortasına girdiklerinde DJ geçişi yaptı; tempo birden yükseldi, yaylıların keskin melodisi yerini ağır, akıcı ve davul ağırlıklı bir ritme bıraktı.
Selin anında müziğe kapılıp ellerini havaya kaldırırken, Ayla da gözlerini kapatıp ritme teslim oldu. Yıllardır sırtında taşıdığı "her şeyi toparlayan, her krizi çözen, herkesi eğiten kadın" yükü sanki o bas vuruşlarıyla birlikte bedeninden dökülüyordu. Hareketleri ne abartılıydı ne de birilerine gösteri yapma amacı taşıyordu; tamamen kendisi için, saf bir meydan okuma ve özgürleşmeyle dans ediyordu. Saçları omuzlarına dökülüyor, vücudunun her bir kıvrımı o net, keskin tavrını ritimle birleştiriyordu.
Birkaç şarkı sonra havadaki ısı dayanılmaz bir noktaya geldiğinde, Ayla gözlerini yavaşça araladı.
Dans pistinin kenarında, loş ışıkların sütun arkasına düşen gölgesinde dikilen tanıdık figürü görmesi uzun sürmedi.
Kaan, elini ceketinin cebine sokmuş, kalabalığın karmaşasından tamamen sıyrılmış bir vaziyette doğrudan onu izliyordu. Bakışlarında en ufak bir gizlenme çabası yoktu; açık, cüretkar ve her hareketini tek tek kaydeden bir yoğunlukla kilitlenmişti Ayla’ya. Yanındaki Oktay bir şeyler anlatıyordu ama Kaan’ın başı bir milim bile o tarafa dönmüyordu.
Ayla adımlarını yavaşlatmadı. Aksine, bakışlarını Kaan’ın gözlerine kenetleyerek ritmi daha da sertleştirdi; çenesi yukarı kalktı, dudaklarında ise tek bir mesaj taşıyan buz gibi bir tebessüm belirdi: Seyret bakalım, ulaşamayacağın bir kadını izlemek nasıl hissettiriyor.
Kaan bu meydan okumayı havada yakaladı. Gözlerini bir an bile ayırmadan, yaslandığı sütundan ayrılıp piste doğru ilk adımını attı.