Bölüm 40
Ayşe ambulansa hastaneye giderken iki defa kalbi durmuş, kalp masajıyla kalbi tekrar çalışmıştı. O güzelim beyaz gelinliği kana bulanmış kıpkırmızı olmuştu. O canıyla uğraşırken Mustafa’da endişeden kendi kendini yiyordu. Bu yüzden de epilepsi krizi tutmuş o da hastaneye kaldırılmıştı.
Vücuduna isabet eden üç kurşundan dolayı ameliyatı zor geçmişti Ayşe’nin. Kan kaybından dolayı hastanedeki kanlar ona verilmiş, kan bitince de acilen A+ pozitif kana ihtiyaç vardır anonsu geçilmişti.
O ameliyattayken Ufuk Bey, bir taraftan oğluyla ilgileniyor bir taraftan da Ayşe’nin durumu nasıl diye gidip geliyordu. Mehmet de Ayşe’ye kan bulmak için varını yoğunu ortaya koymaya çalışıyordu. Bir kulağı da polis karakolundan gelecek haberdeydi. 6 saat sonra doktor ameliyathanenin kapısının önünde görüldü.
Onu gören Filiz Hanım, oturduğu yerden kalkarak doktorun yanına geldi. Ufuk Bey ve Mehmet’te doktorun yanına gelmiş onun ağzından çıkacak iyi bir haberi bekliyorlardı.
‘Hastamız geldiğinde çok kan kaybetmişti. Bu durumdan dolayı durumu kritikti’ dedi doktor, alnındaki terleri silerek ‘Biz elimizden geleni yapıp vücuduna isabet eden üç kurşunu çıkardık. Bu kurşunlar hayati yerlerinde olduğu için durumu şu an kritik’
‘Ayşe ablam iyileşebilecek mi?’ dedi Şifa Nur, buğulanmış gözlerle doktora bakarak.
‘Allah Teâlâ’dan umut kesilmez’ dedi doktor ‘ama yine de her şeye hazırlıklı olun’
Doktor gerekli olan açıklamayı yaptıktan sonra yanlarından ayrıldı. Onun ayrılmasından sonra herkes bir köşeye çekilip dua etmeye başladılar.
İki saat sonra…
‘Doktor bey, doktor bey acele edin hastamızı kaybetmek üzereyiz’ dedi hemşire.
Doktor aldığı haber üzerine acele ederek Ayşe’nin odasına girdiler. Doktor ve hemşireler ona müdahale ederken dışarıda da endişeli bekleyiş başlamıştı. İçlerinden en çok da Filiz Hanım etkilenmişti.
O sırada Mustafa’da tamamen kendinden geçmiş ağzından köpük geliyordu. Belli ki ikisi de birbirlerinden haberdardı. Yarım saate yakın müdahale etmelerine rağmen Ayşe’yi kurtaramadılar. Aslında Ayşe’de kurtulmak istemiyordu. Çünkü babasından büyük bir darbe yemişti.
Doktor, üzgün bir şekilde çıktı odadan. Yıllardır bu işi yapmasına ve bunun gibi birçok vaka ile karşılaşmasına rağmen ilk defa bu kadar üzülmüş. Çünkü onunda Ayşe’nin yaşlarında bir kızı vardı. Kızı aklına gelince dayanamamış o da hasta yakınları ile beraber gözyaşı dökmüştü.
Ayşe’nin vefatından dakikalar sonra da Mustafa hayatı kaybetti. İki âşık bu dünya da birbirlerine kavuşamamışlardı ama öbür âlemde kavuşacaklardı.
‘Oğlum, oğlum gitti’ dedi Ufuk Bey ‘Onunla beraber bir parçamda gitti. Tam büyük oğluma kavuşmuşken şimdi de küçük oğlum elimden kayıp gitti’ dedikten sonra da Mehmet’e sarılıp hıçkıra hıçkıra ağladı.
Filiz hanım, içi kan ağlaya ağlaya Üzeyir Bey’e telefon açtı ve Ayşe’nin vefat ettiğini söyledi.
Bölüm 41
Üzeyir Hennan, aldığı haber üzerine ne yapacağını bilemedi. Onu yıllarca aramış ve sonunda bulmuştu. Fakat ne yazık ki kör bir kurşun onları bu dünyada tekrar ayırmıştı hem de hiç tahmin edemeyecekleri bir şekilde ayırmıştı.
‘Ne oldu baba, kötü bir durum mu var?’ dedi Serkan.
‘Ayşe, Ayşe vefat etmiş’ dedi Üzeyir Bey yutkunarak ‘sadece o değil Mustafa’da vefat etmiş’
Serkan, duydukları karşısında hem hüzünlenmiş hem de sinirlenmişti. Bu durum yüzünden açıkça belli oluyordu.
‘Allah …. versin amca, hep senin ve yıllarca baba dediğim adam yüzünden bunlar başımıza geldi’ dedi Serkan.
‘Oğlum bela okuma, bela okumak öyle bir şeydir ki döner dolanır seni bulur Allah Teâlâ korusun’ dedi Üzeyir Bey ‘Peygamber Efendimiz (Kendinize beddua etmeyiniz; çocuklarınıza beddua etmeyiniz; mallarınıza da beddua etmeyiniz. Dileklerin kabul edildiği zamana denk gelir de Allah Teâlâ bedduanızı kabul ediverir) buyurmuştur. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) beddua etmekten kaçınırdı. Kendisinin lanet eden değil, aksine rahmet peygamberi olduğunu söylerdi’
‘Baba, karşı taraf kötüyse bunu hak etmiyor mu?’
‘Oğlum, Lânet, kendisine gökyüzünde ve yeryüzünde yer bulamaz, lânet edilen kişiye gider, eğer gerçekten o lânete layık biri ise, onda kalır, değilse onu dileyene, yani lânet edene döner. Lânetçinin lâneti, kendisi hakkında geçerlilik kazanır. Bu da kişinin kendi ağzıyla kendi felâketini hazırlaması, felâketine bizzat kendisinin davetiye çıkarması demektir. Hiç şüphesiz aklı başında olgun hiç bir mü'min böylesi gülünç ve acı bir duruma düşmek istemez. Bunun yolu ise, başkalarına lânet etmemektir’ dedi Üzeyir Bey ‘Sonuç: İnsan kendine, yakınlarına, hatta başkalarına veya hayvanlara ve diğer varlıklara beddua etmemelidir. Böylesi manasız temenniler, duaların kabul edildiği zamana denk düşerek gerçekleşebilir. Müslümanlar ağızlarını güzel sözlere ve hayır dualara alıştırmalı, sakıncalı sözleri kesinlikle kullanmamalıdır’
‘Lanet etmek ne kötü bir şeymiş’ dedi Serkan
‘Aynen öyle’ dedi Üzeyir Bey ‘Müslüman’a lânet etmek, büyük bir günahtır. Müslümanların birbirlerine lânet değil, rahmet dilemeleri yakışır. Sıddık olan kimseye lânetçilik yakışmaz. Lânetçiler âhirette şefaat ve şâhitlik yapma hakkından mahrum bırakılırlar. Olgun mü'minler, lânet, gazap ve azâb temennisinde bulunmaz, kimseye kötü söz söylemez, haddi aşmaz ve ahlâksızlık yapmazlar. Lânet, açıkta kalmaz. Lânet edilen ona lâyık değilse, lânet edene döner Müslümana rahmet ve iyilik temennisi yakışır. Çünkü başkalarını iyiliklere lâyık görenler, aslında kendilerine iyilik etmiş olurlar’
‘Baba, Figen abla ne olacak’ dedi Serkan ‘Baksana perişan bir halde’
‘Merak etme, o artık bizimle beraber olacak’ dedi Üzeyir Bey, daha sonra da Figen’in yanına giderek oturdu. ‘Kızım’ dedi ona ‘Ayşe, nasıl benim yeğenimse sende öylesin’
‘Üzeyir Bey, ben nasıl atlatacağım yaşadığım şu durumu’ dedi Figen, gözleri kızarmış bir şekilde ‘yıllarca baba dediğim kişi meğerse benim babam değilmiş. Öz annem, o sevgi dolu insan, etrafına ışık saçan insan meğersem caninin biriymiş’