Uyandığımda önce tavana, sonra yanımda hâlâ boş olan yastığa baktım.Bomboş. Üzerinde bir iz bile yoktu.Yorgan düzgünce katlanmıştı, sanki o tarafa hiç kimse dokunmamış gibiydi.Birbirine yabancı iki insanın aynı yatağa “zorla” yatırıldığı bu evlilikte, en azından o geceyi aynı yerde geçirmiş olmayı ummuştum.En azından… birlikte susmuş olmayı.Ama hayır.Yalnızdım.Gözüm yastığın hemen yanında duran küçük, gümüş bir düğmeye takıldı. Belki ceketi, belki de saatinin parçasıydı. Bana bıraktığı tek iz oydu.Bir an elimle uzanıp alacak gibi oldum ama vazgeçtim. O düğme bile fazla anlamlıydı.Perdeleri araladım.Dışarısı sessizdi, kuş sesleri bile biraz çekingen çıkıyordu.Odamın büyük camları, hâlâ alışamadığım o devasa villanın arka bahçesine açılıyordu. Evin içi özenle dizayn edilmişti. Gri ve krem tonlarında duvarlar, mermer zeminler, raflarda gösterişsiz ama pahalı aksesuarlar…Her şey “şık”tı.Her şey “doğru yerdeydi”.Ama hiçbir şey bana ait değildi.Merdivenlerden aşağı inerken ses çıkarmamaya çalıştım, ama bu evde sessizlik zaten her köşeye sinmişti.Ne bir ayak sesi…Ne kahve kokusu…Ne mutfakta çalan radyo…Ne bir not, ne bir “Gittim, işteyim” yazısı.Yokluk. Sessiz. Uğultulu bir yokluk.Ve o yokluğun tam ortasında ben, saçları dağılmış, gözlerinde uyumamış bir gecenin izleriyle mutfağa yürüyordum.Sonra bahçeye çıktım.Elimde bir fincan çay, çıplak ayakla çimlere bastım.Serinlik hoşuma gitti.Hayatımda ilk kez böyle bir yere aidiyet hissetmeden uyandım.Küçükken sabahları annemle domates ekerdik balkon saksısına.O an aklıma o sabahlar geldi.Toprağı ellerimle eşelemek, kirlenmek, sonra annemin gülümsemesiyle ellerimi havaya kaldırmak…Şimdi önümde kocaman bir bahçe vardı ama ellerim bomboştu.Ve kimse gülümsemiyordu.Tam çayımdan bir yudum alacakken arkamdan bir adım sesi geldi.O sert, ölçülü adımların kime ait olduğunu anlamak için dönmeye gerek yoktu.Poyraz.Yavaşça arkamı döndüm. O ise sadece bana bakmadı, gözlerini doğrudan yere dikmişti.“Elini kolunu bağladım da gelmişsin,” dedim içimden.Ama sustum.“Akşam bir davet var,” dedi.Sesi düz. Ne samimi, ne ilgisiz.Biraz alayla cevap verdim:“Beni mi davet ediyorlar, yoksa ‘yeni Karahan’ı mı sergilemek istiyorsunuz?”Bakışlarını kaçırmadan konuştu:”Basın orada olacak. Holdingin önemli ortakları. Bu evlilik imaj içinse, imajı sürdürmemiz lazım.”Gülümsedim. Tuhaf bir gülümseme.Onu biraz daha sınamak ister gibi, biraz da kendimi güçlü hissetmek ister gibi:“Peki,” dedim.“Ben hazırlanırım. Ne de olsa herkes bizi izliyor değil mi, Poyraz Bey?”O an göz göze geldik.Bir şey söylemedi ama bakışları… ilk kez başka bir şey söyledi sanki.Bir teşekkür, bir suçluluk ya da sadece bir fark edişti belkiAkşam yaklaşırken odama çıktım.Ne giyeceğimi düşünürken, dolabın içinde bana özel hazırlanmış kutuyu fark ettim.İçinde yumuşacık gri-sedef bir elbise vardı.Omuzlardan askılı, sırtı tamamen açık. Kumaşı ışıkta sanki gümüş gibi parlıyordu.Belime tam oturuyor, dizin hemen altında zarifçe daralıp aşağıya akıyordu.Saçlarımı topuz yapmadım bu kez.Yarım topladım, ensemde gevşekçe bıraktım.Boynuma zarif bir kolye taktım. Rujumu sürdüm.Kendime aynada bakınca tanımadım bir an.“Karahan’ın eşi” gibi görünüyordum.Ama içimde hâlâ o sabah yalnız uyanan Esila vardı.
Bölüm 8
Bölüm 8
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.