İçeriğe geç

Andalouse

Bölüm 3 · 7 dk okuma

Andalouse

Bölüm 3

İstanbul'a Hoşgeldin Jean-Pierre

Paris Havalimanı'nda uçuş anonsları birbirinin üzerine biniyordu.

Terminalin yüksek tavanlarında yankılanan sesler, bavulların zeminde çıkardığı tekerlek seslerine ve yolcuların konuşmalarına karışıyordu. Birileri aceleyle kapısına yetişmeye çalışıyor, birileri telefonla konuşuyor, birileri de sevdiklerine son kez sarılıyordu.

Jean-Pierre kalabalığın arasında ağır ama kararlı adımlarla yürüyordu.

Elindeki biletin üzerindeki kapı numarasına baktı.

Sonra tekrar başını kaldırdı.

Fatih de telefonundan saate baktı.

“Daha vakit var,” dedi.

Jean-Pierre başını salladı.

“İyi.”

İkisi yan yana yürümeye devam etti.

Bir süre konuşmadılar.

Jean-Pierre'in bavulunun tekerlekleri düzenli aralıklarla zemine vuruyor, Fatih'in ayakkabılarının sesi ona eşlik ediyordu.

Bir süre sonra Jean-Pierre, sanki aklına yeni gelmiş gibi konuştu:

“Bu arada, ev konusunda ne yapacaksın?”

Fatih ona baktı.

“Ne yapacağım?”

“Ben gidiyorum. Kira artık tek başına sana kalacak.”

Fatih hiç telaşlanmadan cevap verdi:

“Başkasını buldum bile.”

Jean-Pierre'in adımları yavaşladı.

Sonra tamamen durdu.

Fatih de birkaç adım daha attıktan sonra arkasını dönüp ona baktı.

Jean-Pierre'in yüzünde şaşkınlıktan çok, hafif bir sitem vardı.

“Beni çabuk mu sattın?”

Fatih'in yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.

“Aşk olsun Jean-Pierre.”

“Daha dün birlikte yaşıyorduk.”

“Dün de bugün de hayat devam ediyor.”

Jean-Pierre başını iki yana salladı.

“İnanılmaz.”

Fatih ellerini cebine soktu.

“Üstelik seni düşünerek bir plan da yaptım.”

Jean-Pierre ona şüpheyle baktı.

“Ne planı?”

Fatih sanki son derece önemli bir mesele açıklıyormuş gibi ciddi bir yüz takındı.

“Geri dönersen üç kişi yaşayacağız.”

Jean-Pierre birkaç saniye sustu.

“Ne?”

“Yeni ev arkadaşımı ikna ettim.”

“Üç kişi?”

“Evet.”

Jean-Pierre kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Benim geri döneceğimi düşünüyorsun.”

Fatih omuz silkti.

“Üç gün.”

Jean-Pierre'in yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

“Üç gün?”

“En fazla dört.”

Jean-Pierre başını iki yana salladı.

“Abartıyorsun.”

“Ben seni tanıyorum.”

“Ben de seni tanıyorum.”

Fatih sırıttı.

“Güzel. O zaman iddiaya girelim.”

Jean-Pierre kaşını kaldırdı.

“Ne üzerine?”

“Döndüğünde kirayı sen ödersin.”

Jean-Pierre kahkaha attı.

“Tamam. İşte şimdi gerçek Fatih'i gördüm.”

Fatih serçe parmağını ona doğru uzattı.

“Var mısın, yok musun onu söyle.”

Jean-Pierre önce uzatılan serçe parmağa, ardından Fatih'in yüzüne baktı.

Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

Sonra kendi serçe parmağını Fatih'inkine doladı.

“Varım.”

İkisi de birkaç saniye güldü.

Havalimanının kalabalığı etraflarından akıp gitmeye devam ediyordu.

Fakat o birkaç saniyeliğine, ikisi de hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordu.

Sonra terminalin içinden yeni bir anons yükseldi.

Jean-Pierre'in uçuşu için son çağrı yapılıyordu.

Jean-Pierre'in yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.

Başını kaldırıp anonsun geldiği yöne baktı.

Sonra elindeki bilete baktı.

En sonunda Fatih'e döndü.

“Sanırım bu kadar.”

Fatih'in yüzündeki gülümseme de biraz azaldı.

Başını salladı.

“Evet.”

Kısa bir sessizlik oldu.

Jean-Pierre bavulunun sapını daha sıkı kavradı.

“Dün geceyi hatırlıyor musun?”

Fatih ona baktı.

“Vişne suyunu mu?”

“Evet.”

Fatih'in yüzünde yeniden bir gülümseme oluştu.

“Nasıl unutayım?”

Jean-Pierre hafifçe başını salladı.

“Hayatımda yaptığım en saçma şeydi.”

Fatih güldü.

“Ve yine olsa yine yaparsın.”

Jean-Pierre birkaç saniye düşündü.

“Muhtemelen.”

Fatih başını salladı.

“Ben de.”

İkisi bir süre birbirlerine baktılar.

Bu kez ikisi de şaka yapmadı.

Jean-Pierre elini uzattı.

Fatih de elini sıktı.

Tokalaşmaları birkaç saniye sürdü.

Sonra Fatih elini çekti.

“Haydi git.”

Jean-Pierre başını salladı.

“Gidiyorum.”

“İstanbul'da kaybolma.”

“Kaybolursam seni ararım.”

Fatih hiç düşünmeden cevap verdi:

“Arama.”

Jean-Pierre kaşını kaldırdı.

“Niçin?”

“Ben İstanbul'da değilim.”

Jean-Pierre birkaç saniye ona baktı.

Sonra gülümsedi.

“Doğru.”

Fatih de gülümsedi.

“İşte bu yüzden Baran'ı buldum.”

Jean-Pierre başını hafifçe salladı.

“Her şeyi düşünmüşsün.”

“Ben böyleyim.”

Jean-Pierre bavulunu çekmeye başladı.

Birkaç adım attıktan sonra durdu.

Arkasına baktı.

Fatih hâlâ aynı yerde duruyordu.

“Fatih.”

“Ne?”

Jean-Pierre birkaç saniye düşündü.

“Ev arkadaşın benden iyi çıkarsa...”

Fatih'in yüzünde kendinden emin bir sırıtış belirdi.

“İmkânsız.”

Jean-Pierre hafifçe başını salladı.

“Bunu duymak güzel.”

Arkasını döndü.

Bu kez yürümeye devam etti.

Fatih onu birkaç saniye daha izledi.

Jean-Pierre kalabalığın arasında yavaş yavaş uzaklaşırken Fatih'in yüzündeki gülümseme de silindi.

Ama arkasından seslenmedi.

Jean-Pierre de dönüp bakmadı.

Sadece elini kaldırdı.

Fatih de elini kaldırarak karşılık verdi.

Sonra Jean-Pierre pasaport kontrolüne doğru ilerleyip kalabalığın içinde gözden kayboldu.

Fatih olduğu yerde birkaç saniye daha bekledi.

Ardından ellerini yeniden cebine soktu.

Kendi kendine mırıldandı:

“Umarım üç günden uzun sürer.”

Dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“Gerçi... Üç gün de fena değil.”

Jean-Pierre, İstanbul Havalimanı'nın çıkışında birkaç saniye olduğu yerde durdu.

Otomatik kapılar arkasından kapanırken havalimanının içindeki uğultu yavaş yavaş geride kaldı. Önünde ise bambaşka bir hareketlilik vardı.

İnsanlar bir yerlere yetişmeye çalışıyor, telefonlarla konuşuyor, bavullarını peşlerinden sürüklüyor, birbirlerine sesleniyor ve gelen yolcuları karşılamak için sağa sola bakıyorlardı.

Jean-Pierre kalabalığın içinde birkaç saniye öylece kaldı.

Bavulunun sapını bir eliyle tutuyordu.

Paris'ten ayrılalı çok uzun zaman olmamıştı.

Ama burası Paris değildi.

Bunu daha ilk dakikada anlamıştı.

Etrafına bir kez daha baktı.

Bir taksi şoförü uzaktan bir yolcuya seslendi. Bir aile çocuklarını yanlarına çağırdı. Başka bir adam telefonla konuşurken elini havaya kaldırarak birine yerini göstermeye çalışıyordu.

Jean-Pierre kaşlarını hafifçe çattı.

Kendi kendine mırıldandı:

“Neden herkes bu kadar hızlı?”

Arkasından bir erkek sesi geldi.

“İstanbul'da yavaş hareket edersen arkandakiler seni sollar.”

Jean-Pierre arkasını döndü.

Karşısında otuzlu yaşlarında, bir elinde telefonu bulunan bir adam duruyordu. Adamın diğer eli cebindeydi. Parmakları anahtarlarla oynuyordu.

Jean-Pierre'e dikkatlice baktı.

“Jean-Pierre?”

Jean-Pierre başını salladı.

“Evet.”

Adam elini uzattı.

“Baran.”

Tokalaştılar.

Baran'ın tokalaşması kısa ve kendinden emindi.

Jean-Pierre birkaç saniye onun yüzüne baktı.

Sonra yeniden havalimanının çıkışına, kalabalığa ve dışarıda bekleyen insanlara döndü.

“Burası... Oldukça kalabalık.”

Baran güldü.

“Daha havalimanındasın.”

Jean-Pierre yavaşça Baran'a döndü.

“Daha kötü mü olacak?”

Baran cevap vermeden önce birkaç saniye düşündü.

Sonra ağzının kenarında küçük bir gülümseme belirdi.

“İstanbul'a hoş geldin.”

Jean-Pierre de hafifçe güldü.

“Fatih seni çok övdü.”

Baran'ın kaşları kalktı.

“Fatih mi?”

“Evet. Tahsin Dayı'nın bağlantısından bahsetti.”

Baran birkaç saniye düşündü.

Sonra başını salladı.

“Anladım.”

Jean-Pierre merakla sordu:

“Sen Tahsin Dayı'yı tanıyor musun?”

Baran omuz silkti.

“İstanbul'da kim kimi tanıyor, bazen ben de bilmiyorum.”

Jean-Pierre güldü.

“Bu şehir biraz karmaşık galiba.”

“Biraz.”

Baran telefonunu cebine koydu.

Sonra Jean-Pierre'in yanında duran bavula baktı.

“Eşyaların nerede?”

Jean-Pierre arkasını dönüp bavulunu gösterdi.

“Şurada.”

Baran bavula baktı.

“Bunlar mı?”

“Evet.”

Baran eğilip bavulun sapını tuttu.

“İyi. Çok eşyan yokmuş. Bizim Elif'in genelde üç valizi olur da...”

Jean-Pierre şaşırdı.

“Cidden mi?”

Baran başını salladı.

“Bazen bize merhamet edip iki tane alıyor, neyse.”

Bavulu alıp yürümeye başladı.

Jean-Pierre birkaç adım geriden onu takip etti.

Havalimanının kapısından çıkarken bir kez daha arkasına baktı.

Az önce içinden geçtiği kapılar, birkaç dakika içinde onun için yalnızca bir havaalanının çıkışı hâline gelmişti.

Bir süre önce burada yalnızca bir yolcuydu.

Şimdi ise hayatının geri kalanını burada kurup kuramayacağını öğrenmek üzereydi.

Dışarı çıktıklarında İstanbul'un havasını ilk kez gerçekten hissetti.

Hava Paris'ten farklı değildi belki.

Ama Jean-Pierre'e farklı geliyordu.

Çünkü artık bu havanın içinde yaşayacaktı.

Bir turist olarak değil.

Bir Fransızca öğretmeni olarak.

Yeni bir hayat kurmak için gelmiş bir adam olarak.

Baran arabaya doğru yürürken Jean-Pierre birkaç adım geriden onu takip etti.

Otoparkın kalabalığına girdiklerinde arabaların motor sesleri, uzaktan gelen korna sesleri ve insanların konuşmaları birbirine karışıyordu.

Baran anahtarını çıkardı.

Arabasının kilidini açtı.

Jean-Pierre bavulunun yanında durdu.

Bir süre arabaya baktı.

Sonra sordu:

“Baran.”

“Efendim?”

“Ev gerçekten hazır mı?”

Baran başını salladı.

“Hazır.”

“İş meselesi de?”

“Onu da hallederiz.”

Jean-Pierre rahatlamış bir şekilde nefes verdi.

Sanki o ana kadar içinde tuttuğu bir yük biraz olsun hafiflemişti.

“Teşekkür ederim.”

Baran bagajı açarken ona baktı.

“Daha teşekkür etme.”

Jean-Pierre şaşırdı.

“Neden?”

Baran bavulu bagaja yerleştirdi.

Sonra bagaj kapağını kapatmadan önce Jean-Pierre'e baktı.

“Önce İstanbul'da bir hafta geçir. Sonra teşekkür edip etmeyeceğine karar ver.”

Jean-Pierre kahkaha attı.

“Fatih de buna benzer bir şey söyledi.”

Baran bagaj kapağını kapattı.

Başını hafifçe salladı.

“Demek doğru arkadaş seçmişsin.”

Jean-Pierre'in yüzündeki gülümseme biraz daha belirginleşti.

“Umarım.”

Baran sürücü kapısına yöneldi.

“Haydi. Seni yeni evine götüreyim.”

Jean-Pierre arabaya binmeden önce son kez havalimanına baktı.

Kalabalık hâlâ aynı hızla hareket ediyordu.

İnsanlar bir yerlere gidiyor, birileri birilerini karşılıyor, birileri İstanbul'dan ayrılıyor, birileri ise onun gibi İstanbul'a yeni geliyordu.

Jean-Pierre birkaç saniye o manzarayı izledi.

Sonra derin bir nefes aldı.

Arabaya bindi.

Baran direksiyona geçti.

Kapıyı kapatıp emniyet kemerini taktı.

Motoru çalıştırmadan önce Jean-Pierre'e baktı.

“Hazır mısın?”

Jean-Pierre camdan dışarı baktı.

Havalimanının ışıkları, otoparktaki arabaların arasında parlıyordu.

Birkaç saniye düşündü.

Sonra dürüstçe cevap verdi:

“Hayır.”

Baran güldü.

“Güzel.”

Jean-Pierre ona baktı.

Baran kontağı çevirdi.

Motor çalıştı.

“O zaman tam zamanında gelmişsin.”

Araba hareket etti.

Jean-Pierre başını cama yasladı.

Havalimanı yavaş yavaş arkalarında kalırken İstanbul'un ışıkları önlerinde uzanıyordu.

Jean-Pierre hiçbir şey söylemedi.

Sadece camdan dışarı baktı.

Paris artık arkasındaydı.

İstanbul ise ilk kez gerçekten önündeydi.

Ve İstanbul'daki ilk yolculuğu başlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.