Silah sesleri malikânenin duvarlarında yankılanırken, tavan süslemelerinden kopan alçı parçaları yerdeki halının üzerine dökülüyordu. Güney, tüm ağırlığını Alya’nın üzerine vermemeye çalışarak genç kızı gövdesiyle koruyordu. Alya, hemen tepesinde duran bu adamın keskin nefesini, kasılmış çenesini ve gözlerindeki o saf öfkeyi görebiliyordu. Korku tüm vücudunu esir almıştı ama tuhaf bir şekilde, Güney’in bu tehlikeli yakınlığı ona tarifi imkânsız bir güvende olma hissi de veriyordu. Bu histen anında nefret etti.
"Kalk üzerimden!" diye fısıldadı Alya, sesini dışarıdaki gürültüye duyurmaya çalışarak.
"Kes sesini ve kımıldama!" diye gürledi Güney. Sesindeki otorite tartışmaya kapalıydı.
Dışarıdaki çatışma sesleri bir anlığına hafiflediğinde, Güney hızla doğrularak belindeki silahı tekrar çıkardı. Gömleğinin göğüs kısmındaki kan lekesi giderek büyüyordu. Alya, adamın acıyla hafifçe dişlerini sıktığını fark etti. O soğuk, yenilmez maskesinin arkasında acı çeken bir insan vardı, ama bu insan aynı zamanda babasının katili olabilirdi.
"Yaralısın..." dedi Alya, gözleri kan lekesine odaklanmışken.
Güney, kıza bakmadan kapıya doğru ilerledi. "Bu seni ilgilendirmez. Burada kal, sakın başını kaldırma. Eğer bu odadan çıkarsan, dışarıdakiler seni vurmadan önce ben seni vururum."
Kapıyı hızla açıp dışarı fırladı. Koridordan gelen ayak sesleri, bağrışmalar ve peş peşe patlayan silah sesleri Alya’nın kulaklarını tırmalıyordu. Yerde, dizlerinin üzerinde dururken yatağın üzerindeki kanlı gömlek parçasına baktı. Babası... Gerçekten ölmüş müydü? Güney ona yalan mı söylemişti? Kalbindeki acı, yerini yoğun bir intikam duygusuna bırakıyordu. Eğer babası öldüyse, bu evden sağ çıkmanın ve bu adamı yok etmenin bir yolunu bulmalıydı.
Dakikalar saat gibi geldi. Sonunda silah sesleri kesildi. Ev derin, ürkütücü bir sessizliğe gömüldü. Alya yavaşça ayağa kalktı, bacakları titriyordu. Kapıya doğru bir adım attı. Kapı kilitli değildi, Güney çıkarken aceleyle açık bırakmıştı. Koridora adım attığında burnuna keskin bir barut ve kan kokusu doldu.
Yerde serilmiş birkaç korumanın bedenini görünce çığlık atmamak için elini ağzına bastırdı. Adımlarını hızlandırarak merdivenlere yöneldi. Aşağıdan, malikânenin büyük salonundan sesler geliyordu. Duvara yaslanarak aşağıyı dikizledi.
Salonda, Güney bir deri koltuğa oturmuştu. Gömleği tamamen açıktı, sol göğsünün hemen altındaki taze mermer beyazlığındaki teninde derin bir kesik ve kurşun sıyrığı vardı. Ailenin özel doktoru olduğunu tahmin ettiği bir adam, elindeki dikiş iğnesiyle yaraya müdahale ediyordu. Güney’in yüzünde ne bir acı ifadesi ne de bir kıpırdanma vardı. Sadece gözlerini tek bir noktaya dikmiş, sigarasından derin nefesler çekiyordu. Başucunda ise abisi Savaş ve babası, Soykan ailesinin lideri olan Haşmet Kolhan duruyordu.
Haşmet Kolhan, saçları kırlaşmış, yüzündeki her çizgi acımasız bir geçmişi anlatan yaşlı ama dinç bir adamdı. Bastonunu yere sertçe vurdu.
"Bu kaçıncı oldu Güney?" diye kükredi yaşlı adam. "Kuzeyliler evimizin içine kadar giriyor ve sen hala o kızı odanda mı tutuyorsun? O kızın babası bize ihanet etti, cezasını çekti. Kızın burada olması sadece zayıflık getirir!"
Güney, sigarasının dumanını yavaşça üfledi. Doktor dikişi bitirip yarayı sararken doğruldu, gömleğini omzuna attı. Ses tonu buz gibiydi.
"Kız burada kalacak, baba. Borç tamamen ödenene kadar o benim tutsağım. Kuzeyliler konusuna gelince... Bu gece bu eve saldıranların hiçbiri yarın sabahı görmeyecek. Kendi ellerimle bitireceğim onları."
Savaş araya girdi, alaycı bir gülüşle: "Kız için kendini siper ettin Güney. Yoksa o küçük çelliste karşı içinde bir şeyler mi uyanıyor? Kolhanların veliahdı bir rehineye mi aşık olacak?"
Güney hızla ayağa kalktı. Yarasına rağmen Savaş’ın üzerine öyle bir yürüdü ki, Savaş bir adım geri çekilmek zorunda kaldı. Güney, abisinin yakasına yapıştı, gözlerini onun gözlerine dikti.
"Aşk," dedi Güney, sesindeki zehir salonu doldururken. "Benim dünyamda bir hastalıktır. Ben o kıza aşık falan değilim. O sadece benim sahip olduğum bir nesne. Ve ben, bana ait olan hiçbir şeyi, sen dahil kimsenin elletmem. Sınırlarını bil Savaş."
Merdivenlerde gizlenen Alya, bu sözleri duyduğunda göğsüne bir bıçak saplandığını hissetti. Bir nesne.Güney için o sadece bir eşyaydı, intikam ya da güç oyununun bir parçasıydı. İçindeki nefret dalgası daha da büyüdü. Ancak tam o sırada arkasında bir hareket hissetti.
"Burada ne işin var senin?"
Alya hızla arkasına döndü. Arkasındaki korumalardan biriydi. Korumanın bağırmasıyla salondaki üç çift göz merdivenlere, Alya’nın olduğu yere çevrildi. Güney’in gözleri, Alya’nın kendisini dinlediğini anladığı an öfkeyle parladı.
"Aşağı in," dedi Güney. Sesi bir emir kipiydi, reddedilemezdi.
Alya, merdivenlerden yavaşça indi. Salondaki herkes ona bakıyordu. Haşmet Kolhan’ın tiksinti dolu bakışları, Savaş’ın alaycı gülüşü ve Güney’in o okuyamadığı, karanlık gözleri... Alya, Güney’in tam önünde durdu. Dik durmaya çalıştı, göz yaşlarını içine akıttı.
"Babamı sen mi öldürdün?" diye sordu, sesi tüm salonda yankılandı.
Güney, kıza doğru bir adım attı. Aralarındaki o gerilim, odadaki herkesi sessizliğe gömülmeye zorladı. Güney elini kaldırdı, Alya’nın yüzüne düşen bir saç tutamını yavaşça parmağına doladı. Bu dokunuş hem çok yumuşak hem de çok tehditkârdı.
"Baban," dedi Güney, kızın gözlerinin içine bakarak. "Kendi ölüm fermanını kendisi imzaladı. Benim elimden ya da bir başkasının elinden... Bunun bir önemi var mı?"
"Var!" diye bağırdı Alya, Güney’in elini hızla iterek. "Eğer onu sen öldürdüysen, bu dünyada aldığın her nefeste seni lanetleyeceğim. Beni burada tutabilirsin, beni bir nesne olarak görebilirsin ama ruhumu asla teslim alamayacaksın."
Güney, elinin itilmesiyle hafifçe sırıttı. Kızın bu vahşi, boyun eğmeyen hali içindeki o karanlık arzuyu körüklüyordu. "Ruhunla ilgilenmiyorum, Alya. Ama bedenin ve hayatın benim kontrolümde."
O sırada Haşmet Kolhan araya girdi. "Yeter bu kadar tiyatro! Güney, Kuzeylilerin lideri Nedim’in mekanı tespit edildi. Adamlar hazır."
Güney arkasını döndü, temiz bir siyah gömlek giydi. Silahını beline yerleştirdi. Gitmeden önce Alya’ya yaklaştı, kulağına doğru eğildi:
"Odana dön. Döndüğümde seni bıraktığım gibi bulmak istiyorum. Eğer kaçmaya çalışırsan, babanın başına gelenlerin çok daha beterini kendi ellerimle sana yaşatırım."
Güney ve adamları malikâneden ayrılırken, ev yine o sessizliğe büründü. Savaş ve Haşmet de kendi odalarına çekilmişti. Alya odasına döndü ama bu kez teslim olmak için değil, savaşmak için. Pencereden dışarı baktı. Yağmur hala yağıyordu. Bu evden kaçmalıydı, ne pahasına olursa olsun.
Gece yarısından sonra, saat üç sularında, Alya kapının altından bir kağıt parçasının itildiğini gördü. Hızla kapıya gitti, kağıdı aldı. Üzerinde el yazısıyla bir not vardı:
"Eğer buradan kurtulmak ve babanın intikamını almak istiyorsan, yarım saat sonra arka bahçedeki eski kulübenin arkasına gel. Kapının kilidini açtım. - Bir dost."
Alya’nın kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu bir tuzak mıydı, yoksa tek kurtuluş şansı mı? Kapının kolunu yavaşça indirdi. Gerçekten de kilitli değildi. Parmak uçlarında yürüyerek koridora çıktı. Evdeki nöbetçi korumaların yerlerini değiştirildiğini, arka tarafta bir boşluk olduğunu fark etti. Notu yazan kişi her şeyi ayarlamıştı.
Hızla merdivenlerden indi, arka kapıdan bahçeye süzüldü. Yağmur tenini döverken, karanlığın içinde eski kulübeye doğru koştu. Kulübenin arkasına ulaştığında nefes nefeseydi.
"Kim var orada?" diye fısıldadı.
Karanlığın içinden bir karaltı çıktı. Yüzü gölgede kalmıştı ama elindeki feneri hafifçe açtığında Alya şok içinde kaldı. Bu kişi, Güney’in en yakın adamı, sağ kolu olan ve her an yanında bulunan Murat’tı.
"Murat? Sen... sen neden bana yardım ediyorsun?" dedi Alya şaşkınlıkla.
Murat’ın yüzünde ciddi, neredeyse korku dolu bir ifade vardı. "Güney’i durdurmanın tek yolu bu, Alya. Eğer sen gidersen, o da peşinden gelecek ve bu savaş bitecek. Acele et, araba ileride bekliyor."
Alya tam arkasını dönüp koşacaktı ki, arkalarındaki ağaçlık alandan gelen o tanıdık, buz gibi sesle donakaldı.
"Güzel plan," dedi Güney.
Karanlığın içinden elinde parıldayan silahıyla yavaşça çıktı. Gözleri Murat’ın üzerindeydi. "Ama benim dünyamda ihanetin bedeli tektir, Murat."
Güney, gözünü bile kırpmadan tetiği çekti. Silah sesi gecenin karanlığını bölerken, Murat göğsüne aldığı kurşunla yere yığıldı. Alya çığlık atarak geri çekildi ama Güney çoktan onun bileğini yakalamıştı. Onu kendine doğru çekti, yüzünü kızın yüzüne yapıştırdı. Murat yerdeki kanlar içinde can çekişirken, Güney Alya’nın gözlerine baktı.
"Şimdi," dedi Güney, sesi adeta bir iblisin fısıltısı gibiydi. "Sana ihanet edenlerin nasıl öldüğünü gösterdim. Sırada senin cezan var."
Ancak tam o anda, Murat ölmeden hemen önce elindeki küçük bir kumandanın düğmesine bastı. Malikânenin garaj kısmında devasa bir patlama meydana geldi. Alevler gökyüzüne yükselirken, Güney bir anlık dikkatsizlikle arkasına döndü. Alya, bu anı fırsat bilerek Güney’in belindeki bıçağı hızla çekti ve hiç düşünmeden adamın yaralı göğsüne sapladı.
Güney acıyla geri çekilirken, gözlerinde öfke değil, inanılmaz bir hayranlık ve şok belirdi. Alya arkasına bakmadan karanlığın ve alevlerin içine doğru koşmaya başladı.