Gece, İstanbul’un üzerine simsiyah bir örtü gibi çökmüştü. Boğaz’ın dalgaları, kıyıya her vurduğunda sert bir tokat gibi patlıyor, rüzgar eski ahşap yalının pencerelerini zangırdatıyordu. Alya, odanın ortasında, elleri çellosunun sapına sıkıca kenetlenmiş bir halde duruyordu. Kalbinin ritmi, dışarıdaki fırtınayla yarışıyordu. Sadece iki saat önce, babasının kumar masasında tüm hayatlarını, özgürlüklerini ve en nihayetinde kızını kaybettiğini öğrenmişti.
Kapı büyük bir gürültüyle açıldı. İçeri giren soğuk hava akımı, odadaki loş ışığı titretti. Ve o girdi.
Güney Kolhan.
Uzun boyu, omuzlarını daha da geniş gösteren siyah kaşe kabanı ve yüz hatlarındaki o mermer soğukluğuyla odaya adım attığı an, odadaki oksijen çekilmiş gibi oldu. Gözleri, avını köşeye sıkıştırmış bir yırtıcınınki gibi karaydı. Saçları hafifçe ıslanmıştı, alnına düşen birkaç tutam ona tehlikeli bir çekicilik katıyordu. Adımları yavaş, kendinden emin ve ölümcüldü.
Alya geri çekilmek istedi ama arkasındaki duvar buna izin vermedi. Çellosunu bir kalkan gibi aralarına koydu. Sesinin titremesine engel olmaya çalışarak konuştu:
"Kimsiniz siz? Evime bu şekilde girmeye ne hakkınız var? Çıkın dışarı, yoksa polisi arayacağım!"
Güney, yüzünde en ufak bir duygu kırıntısı belirmeden Alya’ya doğru bir adım daha attı. Aralarındaki mesafe kapandıkça, adamın üzerindeki tütün ve pahalı parfüm kokusu odayı sardı. Elini yavaşça cebine attı, buruşmuş bir senet çıkardı ve parmaklarının arasında hafifçe salladı.
"Polis mi?" dedi Güney. Sesi, derinden gelen, pürüzlü ve ürpertici bir tınıya sahipti. "Ara. Bakalım babanın altındaki kumar masasını, o masaya yatırdığı milyonları ve en sonunda seni buraya rehin bıraktığını duyduklarında ne yapacaklar."
"Yalan söylüyorsun..." Alya’nın gözleri doldu, dudakları titredi. "Babam böyle bir şey yapmaz. Benim üzerimden kumar oynamaz!"
Güney, kıza doğru eğildi. Aralarında santimler kalmıştı. Alya onun nefesini teninde hissedebiliyordu. Bu yakınlık genç kızın başını döndürse de içindeki nefret dalgasını körükledi.
"Baban," dedi Güney, kelimelerin üzerine basa basa. "Dün gece benim masamda her şeyini kaybetti, küçük kız. Parasını, evini... ve en son ellerini açıp 'Elimde sadece kızım kaldı, onun hayatı bu borcu kapatır' dedi. Ben de kabul ettim. Sen artık bana aitsin."
"Ben kimseye ait değilim!" diye bağırdı Alya. Gözlerinden bir damla yaş yanağına süzüldü. Çellosunu kenara bırakıp sağ elini hızla kaldırarak Güney’in yüzüne doğru savurdu.
Ancak Güney, daha el havadayken Alya’nın bileğini havada yakaladı. Parmakları, kızın ince bileğini bir kelepçe gibi sıktı. Canını yakıyordu ama bunu bilerek, isteyerek yapıyordu. Gözlerindeki karanlık daha da koyulaştı.
"Bana bir daha el kaldırırsan," dedi Güney, ses tonunu hiç yükseltmeden ama içindeki zehri akıtarak, "o elini bir daha hiç kullanamayacağın şekilde kırarım. Anladın mı beni? Şimdi, o çelloyu da al ve yürüyerek önümden çık."
"Beni zorla götüremezsin! Ölürüm de seninle gelmem!"
"Ölmek bir kaçıştır, Alya. Ben sana kaçma şansı vermiyorum. Babanın yaşamasını istiyorsan, o arabaya bineceksin."
Alya’nın nefesi kesildi. "Babam... ona ne yaptınız?"
Güney hafifçe gülümsedi. Bu, şeytani ve acımasız bir gülüştü. "Şu an adamlarımın elinde. Sen benimle gelirsen, nefes almaya devam edecek. Sen itiraz ettiğin her saniye, ondan bir parça eksilecek. Seçim senin. Gururun mu, babanın canı mı?"
Alya, bileğindeki baskının acısıyla ve kalbindeki o korkunç çaresizlikle Güney’in gözlerinin içine baktı. O gözlerde merhamet yoktu. Sadece mutlak bir güç ve sahiplenme arzusu vardı. Genç kız, hayatının saniyeler içinde altüst olduğunu hissederken, bileğini yavaşça serbest bırakan adamın arkasından yürümek zorunda kaldı.
Dışarıda bekleyen siyah, zırhlı cipe bindiklerinde hava iyice ağırlaşmıştı. Yol boyunca tek bir kelime bile konuşulmadı. Baras, dikiz aynasından sürekli arkada oturan, göz yaşlarını gizlemeye çalışan Alya’yı izliyordu. Bu kızda onu çeken, sadece babasının borcu değildi; o dik başlılığı, gözlerindeki o kırılmayan, inatçı pırıltıydı. Onu tamamen ezmek, kendine boyun eğdirmek istiyordu. Ama içten içe, bu kızın onun karanlığını yakıp yıkabileceğinden henüz habersizdi.
Şehrin tamamen dışındaki, devasa demir kapılarla korunan, etrafı korumalarla sarılı Kolhan Malikânesi’ne geldiklerinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Güney arabadan indi, kapıyı açıp Alya’nın kolundan tutarak onu sertçe dışarı çekti.
"Bırak beni! Kendim yürüyebilirim!" diye çıkıştı Alya, kolunu kurtarmaya çalışarak.
"Burada kuralları ben koyarım," dedi Güney, onu malikânenin büyük, loş koridorlarından geçirirken. Üst kata çıktılar. Koridorun sonundaki ağır, ceviz ağacından yapılmış kapıyı açtı ve Alya’yı içeriye doğru hafifçe itti. "Burası senin odan. İkinci bir emre kadar dışarı çıkmak yasak."
Alya odaya göz gezdirdi. Geniş, lüks ama bir o kadar da ruhsuz bir yerdi. Duvarlar koyu gri tonlarındaydı. "Beni burada ne kadar tutacaksın? Amacın ne?"
Güney kapının eşiğinde durdu. Kabanını çıkardı, altındaki siyah gömleğin kollarını yavaşça katlarken Alya’ya doğru yaklaştı. Kızın ürkekçe geri adım atışını izlemek hoşuna gidiyordu. Tam önünde durdu, elini kaldırıp Alya’nın çenesini sertçe kavradı. Başını yukarı kaldırmaya zorladı.
"Amacım, bana ait olanı almak," dedi Güney. "Sen benim en pahalı oyuncağımsın artık. Ne zaman sıkılırsam, borç o zaman biter."
"Senden nefret ediyorum," diye fısıldadı Alya. Gözlerinden ateş fışkırıyordu. "Senden ve o iğrenç dünyandan nefret ediyorum."
Güney’in başı Alya’nın boynuna doğru eğildi. Dudakları, kızın tenine değecek kadar yakındı. Alya, adamın sıcak nefesiyle ürperdi, kalbi göğüs kafesini delecek gibi çarpmaya başladı. Bu adam tehlikeydi, bu adam toksikti ama aynı zamanda insanda ona dokunma, o ateşin içine atlama arzusu uyandırıyordu. Güney, kızın ten kokusunu derin bir nefesle içine çekti.
"Nefret et," dedi Güney, sesi fısıltıya dönüşmüştü. "Nefret, aşka en yakın duygudur. Zamanla bunu sana öğreteceğim."
Çenesini bıraktı, arkasını döndü ve kapıya doğru yürüdü. Kapıyı dışarıdan kilitlediğinde, kilit sesinin yankısı Alya’nın kalbine oturdu.
Alya odada tek başına kalmıştı. Ağlamak, bağırmak istiyordu ama yapmadı. Dik durmalıydı. Çellosunu köşeye koydu, yatağın kenarına oturdu. Saatler geçti. Gece sabaha dönerken odanın kapısı hafifçe tıkırdadı ve ardından kilit yavaşça döndü.
Alya irkilerek ayağa kalktı. İçeriye Güney’in girmesini bekliyordu ama giren o değildi.
İçeri giren kişi, Güney’e inanılmaz derecede benzeyen ama gözlerinde çok daha vahşi, çok daha dengesiz bir parıltı taşıyan abisi Savaş Kolhan’dı. Savaş, elinde tuttuğu kanlı bir gömlek parçasını Alya’nın önüne, yatağın üzerine fırlattı. Gömleğin üzerindeki deseni gören Alya’nın çığlığı boğazında düğümlendi. Bu, babasının dün gece giydiği gömlekti.
Savaş, pis bir sırıtışla Alya’ya yaklaştı, yüzünü kıza yaklaştırarak fısıldadı:
"Kardeşim seni buraya kilitledi çünkü seni saklamak istiyor. Ama bilmediği bir şey var... Baban öldü, güzelim. Ve Güney, onun ölüm emrini çoktan vermişti. Seni buraya sadece eğlenmek için getirdi."
Alya duyduklarıyla sarsıldı, arkasındaki komodine tutunmasaydı yere yığılacaktı. Tam o esnada kapının önünde Güney belirdi. Gözleri Savaş’ı ve yataktaki kanlı gömleği bulduğunda, yüzü bir canavarınkine dönüştü. Silahını çekti ve abisinin alnına dayadı.
"Savaş," diye kükredi Güney. "O odadan çıkmazsan, ilk kurşunu beynine sıkarım."
Savaş hiç istifini bozmadan güldü, Alya’ya bakarak, "Gerçekler acıtır, değil mi?" dedi ve odadan çıktı.
Alya, gözlerinde devasa bir nefret ve acıyla Güney’e döndü. "Doğru mu?" diye haykırdı. "Babamı öldürdün mü? Beni buraya getirmeden önce onu öldürdün mü?!"
Güney silahını beline koydu. Yüzündeki o soğuk, maskemsi ifade geri gelmişti. Alya’ya doğru yürüdü ama Alya bu kez kaçmadı, üzerine doğru atıldı, yumruklarıyla Güney’in göğsüne vurmaya başladı. "Katil! Senden nefret ediyorum! Katil!"
Güney, kızın bileklerini tekrar yakaladı, onu kendine doğru çekti ve göğsüne sabitledi. Aralarındaki o nefret dolu, yakıcı çekim odadaki havayı tutuşturdu. Güney, Alya’nın gözlerinin içine bakarak buz gibi bir sesle konuştu:
"Babanın ölüp ölmediği umurunda olmasın Alya. Asıl düşünmen gereken şey..." dedi ve duraksadı. Dışarıdan birden siren sesleri ve silah patlamaları gelmeye başladı. Malikâne taranıyordu. Camlar büyük bir gürültüyle aşağı indi.
Güney, Alya’yı yere doğru bastırıp kendi gövdesiyle onun üzerine kapandı. Toz duman içinde, Alya’nın kulağına doğru fısıldadı:
"Asıl düşünmen gereken şey, buradan ikimizin de canlı çıkıp çıkamayacağı."
Karanlık, silah sesleriyle yırtılırken, Alya’nın gözleri Güney’in tam göğsündeki taze kan izine takıldı. Ama bu kan, dışarıdan gelen kurşunların değil, Güney’in gömleğinin altından sızan, eski bir yaranın kanıydı. Güney acıyla inledi ve gözlerini kapattı.