Bir buçuk yıldır teröristlerin arasındaydım. Artık memleketimi ve üniformamı çok özlemiştim.
Çadırın kapısından Cahit'in sağ kolu Kamil girdi.
"Heval patron seni emretmiş gelesin hele."
Kamil son zamanlarda benden şüpheleniyordu. Çünkü ben geldiğimden beri bir buçuk yıldır bütün suikastler ve bomba girişimi hep engellenmişti. Tabi bu planların hepsini albaya ben haber veriyordum. Beni çatışmaya gönderdikleri zaman ise yalandan sıkıyor, ölümcül olmayan kurşun sıyırmaları şeklinde zarar veriyordum karşı tarafa. Tabi askerimize silah doğrulturken içim titremiyor değildi. Fazla sessiz kaldığımı farkedip cevap verdim.
"Tamamdır heval sen gidesin bende birazdan giderem patronun yanına."
(Şive yapmayı pek bilmiyorum ama elden geldiğince şiveli yazmaya çalışıyorum.)
Kamil çıkınca üstümü silkeleyip ayağa kalktım ve yavaş adımlarla çadırdan çıktım. Cahit'in çadırına geldiğimde durup derin bir nefes aldım ve içeri girdim.
"Hoşgelmişen Arjinim. Gel hele."
"Ne olmuştur patron önemli birşey yoktur?"
"Yoktur Arjinim. Yeni bir plan yapmışem. Seni de başına koyacam."
Her ne kadar Kamil benden şüphelendiğini Cahit'e söylemiş olsada Cahit'in bana olan hastalıklı sevgisi gözünü kör ettiğinden ona inanmayıp hala büyük eylemlerde beni görevlendiriyordu. Başarısızlıkla dönmelerini sağlamama rağmen asla bana birşey demiyor aksine bana moral vermeye çalışıyordu.
Sanki o planları bilerek bozmuyormuşum gibi.
"Ne planıdır bu patron?"
Önümde bir harita açtı ve bu kampa yaklaşık 2 km uzaklıktaki mağarayı gösterdi.
"Esgerler bu mağarada saklandığımı sanırlar. Buraya baskın yapacaklar. Sizde onları tuzağa düşürüp bana getiresiniz."
"Tamamdır patron. Ben gidem de hazırlıkları yapayım."
"Yanına istediğin adamları al Arjinim sana güvenerem."
"Saol patron ben gidem o zaman."
Çadırdan çıkıp etrafa göz atarak hızlı adımlarla arkamızdaki dağın yamacına çıkmaya başladım. Yamaca geldiğimde buradaki büyük kayanın arkasına oturdum ve botumun içinden özel tuşlu telefonu çıkardım. Bu telefon özel olarak karargahla iletişim kurmam için vardı.
"Görev kod adı Gölge. Yuva duyuyor musunuz?"
"Yuva dinlemede."
"Arif albayla görüşmeliyim."
"Bağlıyorum...Ben Albay Arif Yazıcı dinliyorum."
"Albayım ** ** ** koordinatlarındaki mağaraya yapılacak olan baskın bir tuzak. Karargahta hain var yanlış istihbarat vermiş. Bir adam topluluğuyla askerleri yakalamam için beni gönderiyorlar. Ayrıca ifşa olabilirim. Cahit'in sağ kolu benden şüpheleniyor. Öldürürsem dikkat çekerim."
En iyi istihbaratçılar bile bir terörist kampında en fazla 3 ay dayanabilirken ben 1 buçuk yıldır bu bok çukurunun içindeydim. Bu da çok iyi bir asker olmamı açıklıyor zaten.
"Artık geri dönüyorsun Gölge. Kampa askerleri gönderiyorum. Tüm dosyaları topla. Askerlere kimliğini belli etme. Arjin karakteri işe yarayabilir."
"Emredersiniz komutanım."
Telefonu yere atıp üstüne bastım. Kimse telefon kırıklarını bulmasın diye yerden parçaları alıp yamaçtan aşağı fırlattım. Her parçası farklı yerlere dağıldı. Bende hızlı adımlarla etrafımı kolaçan ederek kampa geri döndüm. Çadırıma ulaşınca sessizce içeri girip yatağı kenara çektim. Kampa kabul edilip bu çadırda kalmaya başlayınca yatağın bulunduğu yerde küçük bir çukur açıp küçük bir depo yapmıştım kendime. İçine silahlarımı ve bombaları koymuştum. Açtığım çukurun üstüne koyduğum taşı kaldırdım ve hafifçe kazmaya başladım. Ortaya çıkan silahlarımı alıp belime taktım. Bombaları da elime alıp kumandasını cebime koydum. Yavaş ve sessiz adımlarla çadırımdan çıkıp heryere bombaları koymaya başladım. Allah'tan adamlar çatışma öncesi güç toplamak için yemek yemeye gitmişti. Bu yüzden önüme kimse çıkmadı. Bombaları yerleştirdikten sonra Cahit'in çadırına geldim. Kapıdan girdiğimde Cahit'in burda olmadığını gördüm. Hemen masasına gidip gerekli ve önemli dosyaları toplamaya başladım. Üstümdeki yeleğin içine koydum bulduğum dosyaları. Unuttuğum birşey var mı diye masayı gözlerimle tararken kilitli bir çekmece gördüm. Saçımdaki tel tokayı çıkarıp ucunu büktüm ve kilide soktum. Çekmeceyi açtığımda boş olduğunu gördüm. Ama ben bunu yermiyim? Hayır! Türk askeriyiz olum biz. Bunun gibi numaraları yutmayız. Çekmecenin içinde parmaklarımı gezdirmeye başladım. Çekmecenin köşesinde küçük bir boşluk bulunca parmağımı soktum ve ince tahtayı kaldırdım. İçinde bir dosya ve 2 tane flash bellek çıktı. Onları da yeleğimin içine koyduğumda bu iş bitmişti. Tam ayağa kalktığımda birden içeri Kamil daldı.
Bu şerefsizin peşimi bırakmayacağı belliydi zaten.
"Senin hayin olduğunu biliyedim orospu. Şimde senin kelleni almazsam."
Tam silahını bana doğrulttuğunda dışardan silah sesleri gelmeye başladı. Aslanlarım be gelmişler hemen. Kamil'in dikkatinin dağılmasını fırsat bilip silahına tekme atarak yere düşmesini sağladım. Bana döndüğünde burnuna kafayı koydum.
Of geldiğimden beri hep bunu yapmak istemiştim. Vallahi içimin yağları eridi.
Şerefsiz bayılınca odada bulunan sandalyeye bağladım onu. Tam çıkacağım sırada içeri Cahit daldı. Anında ensesine silahın kabzasını geçirdim. Onu da Kamil'in yanındaki sandalyeye bağladım ve sandalyelerin altına iki bomba yapıştırdım. Boynumdaki puşiyi gözlerime kadar çektim. Dışarı çıkıp bir kayanın arkasına mevzilendim ve kimseye farkettirmeden bende şerefsizleri vurmaya başladım. Adamlar azalınca yalandan askerlere sıkıyormuş gibi yapmaya başladım.
Tüm şerefsizler ölmüştü. Askerler etrafı kontrol etmeye başlarken kolumda bir sıcaklık hissettim. Baktığımda kolumdan sızan kanları gördüm.
Siktir! Vurulmuşum.
Sırtımı kayaya yaslayıp oturdum ve askerlerin beni bulmasını bekledim. Askerler adamların arasında dolaşıp yaşayan var mı diye bakarken beni farkettiler.
"Aa komutanım bakın bir tane şerefsiz hayatta kalmış."
"Hasan şunun koluna bak. Karargaha götürelim bunu. Birşeyler biliyordur belki."
Hasan denilen asker yanıma geldi ve kolumu tutup bakmaya başladı. Kurşun hala içerdeydi. Kurşunu çıkarmadan sıkıca sardı kolumu. Komutanları olduğunu düşündüğüm adam yanıma gelip yaralı kolumdan sıkıca tutarak ayağa kaldırdı beni.
Ulan dua edin yurdumun askerisiniz ve beni terörist zannediyorsunuz.
Bende teröristlere böyle davranıyordum çünkü. İlgiyi ve saygıyı hak etmiyor şerefsizler.
Kollarımı arkada birleştirdiler. Kelepçe takacaklardı.
"Sakın onu takmayı aklınızdan bile geçirmeyin!"
Ne kadar beni terörist sanıyor olsalarda bir Türk askeri olarak kelepçe takmaları bana koyardı aga.
"Allah allah sana mı sorucaz." Dedi alayla komutan.
Bu komutanı da hiç sevmedim ha. Habire bir alay.
Aslında ne yapar eder taktırmazdım o kelepçeyi ama karargaha gitmem gerektiği için zorluk çıkarmak istemedim. Plastik kelepçeyi taktıktan sonra yaralı kolumdan sıkıca tutup beni peşlerinden sürüklemeye başladı. Canım her ne kadar acısada ses çıkarmıyordum ve dişlerimi sıkıyordum. Bu gidişle dişlerim kırılmasa iyidir.
Kamptan biraz uzaklaşınca arka cebimden bombaların kumandasını çıkarıp bastım ve birden tüm kamp havaya uçtu. Bombaların patlamasıyla askerler yerinde sıçradı ve kampa döndüler hemen.
"Hassiktir o neydi lan?"
Bir süre baktıktan sonra geri döndüler ve arkamızda alevlerle yürümeye devam ettik. Daha doğrusu onlar yürüdü bense sürüklendim.
İşte ben buyum. Ben Arya Çelik. Acı bir geçmişi olan, duygusuz, kendini vatanına adamış bir asker. Bir yüzbaşı. Dağlarda bana Gölge derler. İsmimi duyan teröristleri korku sarar. Daha önce birçok kampı patlamış, birçok terör örgütünü çökertmiş biriyim. Bu terör örgütlerinin başlarının toplandığı ve hepsinin bağlı olduğu başkanında bulunduğu 'masaya' kadar ulaşmış masanın başkan dışında tüm üyelerini öldürmüş bir askerim. Bir tek şimdiye kadar başkana ulaşamadım ama onada az kaldı. Birçok elebaşını öldürmemden dolayı tüm teröristler benden korkar. Bu birazda öldürme şekillerime bağlı...









