Villanın tam önünde dururken ellerim direksiyonu sımsıkı sarmış bir şekilde bekledim. Bunun gerçekleştiğine inanamıyordum. Öldürülmüş ikizimi evine getirmiştim. Ben ne halt ediyordum ki böyle? Ya tek yaşamıyorsa? Ya evde birileri varsa? Hele ki anne ve babamız evdeyse... Parla'yı öldürmüş olma ihtimalime direkt inanırlardı. Yıllar öncesinin intikamını aldığımı düşünür ve polisi ararlardı. Yapacak bir şey yoktu, bir risk alıp eve gelmiştim bile. Arabadan indiğimde kendime gelmeye çalışarak gözlerimi kapatıp açtım. Gözlerimi açtığımda şöyle bir etrafımda döndüm. Parla'nın villası tepe bir yere yapılmıştı ve şanslıydım ki etrafı boştu. Buraya en yakın bir diğer villa, uzun ince bir yoldan geçerek daha da tepeye çıktığımızda ulaşabileceğimiz ve buradan baktığımda yalnızca çatısını gördüğüm bir evdi.
Hassas olmanın sırası değildi. Çözüm odaklı ilerlemeli ve duygularımı bir kenara bırakmalıydım. Daha fazla vakit kaybetmeden inanılmaz lüks duran villaya yanaştım. Dış kapı şifreliydi. Çaresiz bir şekilde ofladım ve ne olabileceğini düşünerek parmaklarımı tuşların üzerinde gezdirdim. Dijital ekranda sekiz kare vardı. Sekiz sayıya ihtiyacım vardı. Parla çok detaylı düşünmezdi, eğer şifreyi o koyduysa basit bir tarihten gitmiş olmalıydı. Bu yüzden önce gün ve ay olacak şekilde doğum tarihimizi tuşladım ve ardından da yılı girdim. Şifre hata verdi. Kilitlenme ihtimalinden korkarak derin bir nefes aldım ve bu kez şansımı önce doğum tarihi ardından gün ve ay olacak şekilde denedim. Kapı açıldı.
Arabaya geri döndüm ve arka kapısını açtım. Parla'nın üzerine örttüğüm trençkotu bir kenara atarak Parla'nın gittikçe ağırlaşan vücudunu çekmeye çalıştım. Vücudunu sarstıkça Parla daha da korkunç görünüyordu ve benim onu daha fazla taşıyacak gücüm kalmamıştı. Pes ederek ağlamaya başladım ve sırtımı arabanın kapısına yaslayarak yere çöktüm. Arabanın içinde telefonum bir kez daha çalınca kendimi toparlamaya çalışarak ayaklandım. Ön kapıyı açtım ve telefonuma uzandım. Arayan Bekir'di. Bu kez açmalıydım. Çünkü daha fazla arkada bıraktığım hayatımı görmezden gelemezdim ve bana yardım edebilecek tek kişi de Bekir'di. Telefonu açtığımda Bekir'in konuşmasından önce Kayra'nın arkadan gelen kahkahalarını işittim. Gözyaşlarımı silerek gülümsedim.
"Ahu? Seni merak ettim. Aramamı neden reddettin? Her şey yolunda mı?" dedi Bekir sakin bir sesle. Burnumu çektim. Gözüm arabanın camındaki yansımama takıldı. Korkunç görünüyordum.
"Değil." dedim dürüst davranarak.
"Ahu? Ağlıyor musun sen? Parla bir şey yapmadı değil mi? Canını mı sıktı? Gelip seni alalım."
"Bekir, Kayra'ya bir şey çaktırma. Yanından uzaklaşır mısın?" dedim önce Kayra'nın duymayacağına emin olarak. Birkaç saniyelik sessizlikten sonra Bekir yeniden konuştu.
"Tekim. Anlat. Sorun ne?" Hemen cevap veremedim. Bekir bir kez daha telaşla sordu.
"Pamir mi? Beni korkutuyorsun Ahu. Cevap ver lütfen."
"B-bekir Parla öldü." dedim.
"Ne!" dedi ani bir tepki vererek.
"Ben kaçtım. Çünkü korktum. Yapamıyorum, onu taşıyamıyorum Bekir. Nereye gideceğimi de bilemedim." dedim Parla'nın arabanın arka koltuğundaki bedenine bakarak. Bekir'in hiçbir şey anlamadığına emindim ama yine de daha fazla soru sormamıştı.
"Geliyorum, Ahu. Konum atar mısın? Neredesin sen?" dedi.
"Atarım. Kayra?" dedim ne yapacağımızı bilemeyerek.
"Anneme bırakacağım. Senin yanına gelip her şeyi hallettikten sonra döneriz. Tamam mı?" Dönemeyeceğimi biliyordum. Yine de bu dediğine ikna olarak başımı salladım. "Konumu atıyorum." dedim ve telefonu kapattım. Her ihtimale karşı görüleceğinden korkarak arabanın arka kapısını ve camlarını kapattım. Siyah camlar dışarıdan görülmeyecek şekilde tasarlanmış olmalıydı. Şöyle bir baktığımda Parla'nın içeride uzanan bedeni görülmüyordu.
Bekir'e konumu atıp telefonu cebime soktum. Villaya yanaşarak iç kapıya doğru yürüdüm. İç kapıyı açacağını düşündüğüm ve Parla'nın çantasından çıkardığım anahtarı kurumuş kan lekeleri olan ellerime odaklanmamaya çalışarak kapı deliğine soktum. Düşündüğüm gibi kapı zorlanmadan açıldı.
İçeriye adım attığımda büyük bir şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Büyük bir oturma odası beni karşılaşmıştı. Tavandan aşağıya doğru sarkan büyükçe, taşlı gold bir avize dikkatimi çeken ilk şey olmuştu. Koltuk takımı da saraylardan çıkmış gibi gösterişliydi. Su yeşili rengindeki koltukları, bej rengindeki sehpalarla uyumlu görünüyordu. Üzerine hiç oturulmamış gibiydi. İçerideki hiçbir şey eski değildi ve kataloglardan fırlamış gibi görünüyordu. Biraz daha yürüyerek uzun bir koridora girdim. Misafir odası, mutfak gibi görünen odaları hızla geçip merdivenlerden üst kata çıktığımda Parla'nın odası olduğu çok belli olan odaya girdim. Duvarlar pembeydi. Eşyalar da göz yormayacak şekilde beyaz ağırlıklıydı. Yatağı epey yüksek ve rahat görünüyordu. Yatağın tam karşısında duvarı komple kaplayacak şekilde ayna yaptırmıştı. Yatağın hemen sol tarafı bir terasa açılıyordu ve Parla, perde kullanmıyordu. Harika bir manzarası olduğu için tercih etmemiş olmalıydı ancak mahremiyet konusunu nasıl aşıyordu bilmiyordum.
Ebeveyn banyosunu açıp içeri girdim ve vakit kaybetmeden musluğu açıp ellerimi yıkadım. Kanların çıkması için oldukça sert bir şekilde ovalamak zorunda kalmıştım. Aynadan yansımama kısa bir bakış attığımda kendi yüzüme bakamıyordum. Artık temiz görünen ellerimle avcuma biraz su aldım ve ensemi ovaladım. "Tamam, bir şekilde halledeceğiz." dedim kendi kendime konuşarak ve lavaboya tutundum. Musluğu kapatıp arkamı döndüğümde bembeyaz ve aşırı temiz gözüken fayanslara, küvete baktım. Parla'nın nasıl bu kadar zengin olduğuna hala anlam veremiyordum. Buna hayret ederek başımı salladım. Dışarıdan bir korno sesi geldiğinde korkuyla yerimden sıçradım. Apar topar aşağı indim ve pencereden dışarı baktım. Neyse ki gelen kişi Bekir'di. İndiği arabanın kimin olduğunu bile bilmiyordum. Muhtemelen mahalleden birinin arabasını alıp gelmişti. Malum kendi arabasını bana verdiği için o da arabasız kalmıştı.
Evden dışarı çıkıp yanına koştuğumda beni gördüğüne rahatlamış gibiydi. Kollarımı boynuna doladığımda bana sıkıca sarılarak karşılık verdi.
"İyi ki geldin." dedim nefes nefese kalmış bir şekilde. "Kayra iyi mi?" dedim hemen ardından.
"O iyi." dedi sırtımı sıvazlayarak. Kollarımı geri çektiğimde Bekir'in gözlerini kısarak villaya baktığını fark ettim.
"Ahu... Canım... Burası kimin evi? Neredeyiz biz?" dediğinde etrafına şaşkınlıkla bakıyordu.
Ona hiçbir şey söylemeden Parla'nın arabasına doğru yürüdüm. Şöyle bir etrafıma bakınıp yalnız olduğumuza emin olduktan sonra arabanın arka kapısını açtım. Bekir, Parla'nın ölü bedeniyle karşılaştığında büyük bir şok içerisinde bir ona bir de bana baktı.
"Sana çok benziyor." söylediği ilk cümle buydu. Hemen ardından kolumu tuttu. "Ahu bu nasıl oldu? Neler oldu?" dediğinde başımı salladım. İşte sorması gereken asıl soru buydu. Arabanın kapısını kapattım ve ona hızla olanları anlattım. Hiçbir detayı atlamamaya özen gösterdim. Çünkü böylece Bekir benim anlamadığım bir şeyi anlayabilirdi. Bekir beni hiç kesmeden, dikkatle dinledi. Bir tepki vermesi için bekledim. Kızmasını, aptallık ettiğimi söylemesini bekledim. Ancak bunların hiçbirini yapmadan yeniden arabaya doğru baktı.
"Adamların elinde eldiven var mıydı?" dediğinde kaşlarımı çattım.
"Ne?" Soruyu bir kez daha yinelediğinde düşündüm. Simsiyah giyinmişlerdi. Ve evet, elleri çıplak değildi. Aynı kıyafetleri gibi siyah eldivenle kaplıydı. Başımla onu onayladığımda derin bir iç çekti.
"Polisler sizi bulsaydı bu olayın sana kalma ihtimali çok yüksekti, Ahu. Bıçağı ellemişsin. Adamların muhtemelen parmak izi yoktu. Bıçaktaki tek parmak izi de sana aitti. Yani senin yerinde olsaydım ben de kaçardım." Bunu beni rahatlatmak için mi söylüyordu bilmiyorum ama işe yaradığını söyleyebilirdim. Dediklerine ikna olarak başımı salladım.
"Ne yapacağız?"
"Cesedi ben hallederim. Sen burada kal, kapıyı kilitle ve beni bekle. Birinin buraya kadar gelip de kapını çalacağını sanmıyorum ama birisi gelirse de kapıyı açma." dedi villanın konumunun ne kadar saçma olduğunu bir kez daha vurgulayarak.
"Nasıl halledeceksin Bekir? Buraya bizi ben sürükledim ve ben halletmeliyim. Ne yapmam gerektiğini söyle." dedim buna razı olmayarak.
"Ahu... Kardeşinle aranda pek bir bağ olmadığını biliyorum ama yine de iyi bir yerde toprağa verilmeyi hak ediyor. Yardım edecek bir arkadaşım var, merak etme. Sen dediğimi yap."
Bekir Parla'yı taşımak için arabanın kapısını açtığında ona teşekkür ettim ve yardım edebileceğimi söyledim. Yine de tek başına Parla'yı sırtına alıp bir diğer araca aktardı. Eve girip kapıyı kilitlememi bir kez daha hatırlattığında dediğini yaparak villaya girdim. İç kapıyı anahtarla içeriden kilitledim ve gergin bir şekilde tekrardan üst kata çıktım. Duvardaki kaplama aynaya baktığımda tişörtümün de kana bulaştığını fark ettim. Hiç düşünmeden tişörtü üzerimden çıkardım ve banyodaki boş duran sepetlerden birine attım. Sutyenimle kalmıştım ve temiz bir tişörte ihtiyacım vardı. Bu yüzden Parla'nın boydan boya uzanan dolabının kapağını açtım.
O kadar fazla kıyafeti vardı ki... Hiçbirinin tarzı da bana uygun değildi. Parıl parıl, ışıltılı ve rengarenklerdi. Abartı kelimesinin karşılığı tam anlamıyla bu elbiselerdi. Düşünecek ve kıyafet seçecek halim yoktu. Bu yüzden rastgele çekmecelerden birini açtım ve ev kıyafetleri olduğunu düşündüğüm parçalarla karşılaştım. İşte bunlar biraz daha sadeydi. En kenarda atılı gibi duran beyaz ve oldukça geniş tişörte uzandım. Pek Parla'nın tarzına benzemiyordu ama işimi görecek en iyi şeydi. Tişörtü başımdan geçirip rahatsız bir şekilde, evin misafiri tavrıyla yatağın ucuna oturdum. Başımdan geçenleri şöyle bir tekrar zihnimden geçirdiğimde dudağımı dişledim.
Hepsi Allah'ın belası Pamir yüzündendi.
Bir de beni daha da zor durumda bırakan Muhsin şerefsizi yüzünden. Bana bu kadar az süre tanımasaydı aceleyle korkunç kararlar almak zorunda kalmazdım. Parla'yla buluşmayı bile düşünmezdim. Hoş, buluşmasam ne değişecekti ki? Parla'yı öldüren adamlar öyle ya da böyle onu öldüreceklerdi. Ben de onun ölüm haberini belki de yıllar sonra öğrenirdim.
En azından güvende olurdum. Oğlumla birlikte olurdum. Kayra. Acaba hemen dönemeyeceğimi öğrenince ne tepki verecekti? Kayra'yı düşünmek duygusallaşmama neden oldu ve yeniden ağlamaya başladım. Sırtımı yatağa vererek bitmiş bir halde orada uzandığımda yanaklarımı sildim. Ne yapacaktım? Muhsin yarın kapıya dayanırdı. Bir an önce parasını verip onu yolumdan çekmeliydim. Parla'nın evindeki her şey o kadar lüks duruyordu ki buradaki herhangi bir şeyi satmam bile Muhsin için yetebilirdi.
İşte, para işi artık kolaydı. Muhsin'e bizi Pamir'e vermemesi için gereken parayı verebilirdim. Peki ya sonra ne olacaktı? Pamir bir kez daha bize yaklaştığında Muhsin daha fazlasını istemeyecek miydi? Pamir bize bu kadar yaklaşabilmişken artık kaçmamız mümkün müydü?
Başka bir yol olmalıydı. Başka bir şey düşünmeliydim. Sorunu daha kökten çözecek bir şey lazımdı. Düşüncelerim daha da karmaşıklaşıp beni delirtecek raddeye geldiğinde bir şey fark ettim. Tavanda bir şey yazıyordu. Simli ve altın renginde bir boyayla yazılmıştı. Gözlerimi kıstım ve yazıyı mırıldanarak okudum. Hayat, üzerinde yasak elmayla bir altın tepsi sunuyorsa kabul etmende bir sakınca yok. Altın tepsi benim olacaksa yasak elmayı ısırırım.
İlginçti. Parla'nın bunu neden odasının tavanına yazdırdığını pek anlayamamıştım. Telefonumu elime aldım ve cümlelerin bir yerden alıntı olup olmadığına baktım. İnternetteki sonuca göre bu sözler yabancı bir şarkıya aitti. İyi de Parla bu cümleleri neden bu kadar sevmişti ki?
Yani altın tepsi uğruna yasak elmadan ısırık aldığı için pişman değildi öyle mi? Ne demek istiyordu? O an boğazıma bir yumru oturdu. Yasak elmadan kastı bana yaptığı ihanet miydi? Altın tepsi de tüm bu sahip olduğu hayat? Ona karşı bir kez daha öfke duyarak titrek bir nefes aldığımda başımı salladım.
"Senden nefret ediyorum." Bunu söylediğime hemen pişman oldum. Nefret etmemin bir önemi var mıydı ki? Sonuçta o artık hayatta bile değildi. Ölünün arkasından konuşur gibi hissettiğim için kendimi kötü hissettim. Yine de cümleler aklımdan çıkmıyordu. Demek altın bir tepsi uğruna günah işlemekten çekinmiyordu. Bir de bununla gurur duyar gibi odasının tavanına yazdırmıştı. Belki de o yüzden bu hayatta kazanan Parla'ydı. Belki de edinmem gereken felsefe buydu.
Benim altın tepsim, Kayra'ydı. Onun için ben de değil bir ısırık almak, yasak elmanın tümünü yiyebilirdim. Aniden aklıma gelen korkunç bir fikirle yataktan doğruldum. Karşımdaki aynadan yansımama baktım.
"Ben oyum." dedim kendi kendime konuşarak.
"Ben Parla olabilirim." diyerek düzelttim.
Parla'nın yerine geçerek, onun hayatında, onu oynayarak gizlenebilirdim. Eğer ölenin Parla değil de ben olduğuma ikna edebilirsek Pamir beni aramayı bırakabilirdi. Kayra'yı da yanıma alabilirdim. Parla'nın imkanlarıyla çok daha rahat bir şekilde büyüyebilirdi. Tek korkum Parla'yı öldüren adamlardı. Onların kim olduğunu ve ne istediklerini bilmiyordum. İki tehlikeli seçenek vardı. Bir yanda Pamir, öteki tarafta kim olduğunu bilmediğim adamlar. Pamir, Kayra için bir tehlikeydi. Adamlar ise Parla, yani eğer yerine geçersem benim için tehlikeydi. Kayra'yı tanımayan adamlar ona zarar vermek için can atmayacaktı. Üstelik belki de Parla'nın öldüğünü düşünen adamlar bir daha peşime takılmayacaktı bile.
Pamir'den gizlenme fırsatı o kadar cezbedici geliyordu ki altın tepsinin bana sunduğu bu fırsatı değerlendirmek için kolları sıvamaya hazırdım. Ayağa kalktım. Bekir'e evden çıkmama sözü verdiğimi biliyordum ama harekete geçmeliydim.
Dolapların kapağını arka arkaya açıp bir şapka aradım. Siyah bir şapka bulduğumda saçımı ensemde topladım. Şapkanın içine saçlarımı iyice sıkıştırdım ve renginin çok fazla görülmediğine ikna olduktan sonra koşar adım aşağı indim ve kilitlediğim kapıyı açtım. Bahçedeki hortumu hızla açıp musluğu açtığımda çıkan tazyikli suyu değerlendirerek arabaya yanaştım. Arka koltuğa su tutup yine bahçede bulduğum bir bez parçasıyla ovalamaya başladım. Kan lekeleri kusursuz bir şekilde çıktığında suyu geri kapattım. Arka koltuğun ıslak olmasını önemsemeyerek ön koltuğa oturdum ve gazı kökledim.
Telefonuma en yakın marketlerden birinin konumunu girdim. Yapmam gereken tek bir şey kalmıştı. Parla ile aramızdaki farkı belirleyen tek şey saçımızın rengiydi. Bu yüzden en yakın marketten birkaç kutu sarı boya alıp saçlarımı boyayacaktım. Kuaföre de gidebilirdim ancak buraya en yakın kuaför oldukça uzakta görünüyordu. Ayrıca insanlarla iletişime geçip bir şekilde açık vermek istemiyordum. Ne kadar az insanla muhatap olursam o kadar iyiydi.
Bu yüzden tek bir kasanın çalıştığı, yalnızca bir adamın görevli olduğu bir markete girdiğimde içim daha rahattı. Fazla oyalanmadan boya kutularının olduğu kısma koşar adım gittim. Sarı boya kutularına baktığımda hepsinin tonunun farklı olduğunu gördüm. Boyalarla o kadar aram yoktu ki bunu hesaba katamamıştım. Parla'nın epey para döktüğüne emin olduğum o kusursuz tondaki sarı rengine bir market boyasıyla ulaşmam mümkün değildi. Yine de en yakın olabilecek bir rengi seçip üç kutu aldım. Hemen yanında açıcı yazan ve siyah saçları epey açtığını iddia eden kutuya gözüm takıldı. Belki de ihtiyacım olan buydu. Onu da alarak kasaya doğru yürüdüm.
Bu renk konuda bir yalan bulabilirdim. Kuaförümün değiştiğini bu yüzden de saçımın tam rengini tutturamadığını söyleyebilirdim. Ancak saçlarımın siyah ve kıvırcık kalması çok daha göze batardı. Parla durduk yere saçını siyaha boyatmazdı. Ayrıca kıvırcık saçtan ne kadar nefret ettiğini ölmeden önce dile getirmişti. Çevresine buna dair yorumlar yapmış olmalıydı. Eski saçlarından ne kadar nefret ettiğini biliyorlarsa, benim doğal saçlarım çok abes dururdu.
Kıvırcıklarımı da bir düzleştirici ile halledebilirdim. Parla muhtemelen kalıcı fön yaptırmıştı ancak benim şu an buna vaktim yoktu. Üç kutu boyayı kasadan geçirip ödemesini yaptım. Adamla hiçbir şekilde diyalog kurmadan marketten çıktım. Arabaya binip poşeti yan koltuğa bıraktım. Evin yolunu ezberlemiş olduğumu fark edince navigasyonu kapatıp kendi bilgime güvenerek gaza bastım.
Ev hala bıraktığım gibi boş ve sessizdi. Şükrederek arabayı bahçeye park ettim ve poşeti de yanıma alarak indim. Eve tekrardan girip arkamdan kapıyı kilitledim. Vakit kaybetmeden üst kata çıktım ve elimde dört kutu saç boyasıyla banyoya girdim. Kutuların içindeki saç boyalarını dışarı çıkarırken bir yandan da Bekir'i aramaya koyuldum. Ona bu yaptığım şeyi anlatmam gerekiyordu. Telefonu hoparlöre alıp kutunun içinden çıkan uygulama kağıdını okumaya başladım. Çağrı uzun uzun çaldı ancak Bekir açmadı. Yakalandığını ve başını belaya soktuğunu düşününce kalbime bir ağrı saplandı. Bekir'i böyle bir işin içine çekmem hataydı.
Ayrıca Kayra, Bekir'in annesiyle tek başınaydı. Telefona cevap vermeyince çağrı kendi kendine sonlandı. Uygulama kağıdında yazdığı gibi boya tüplerini kutunun içinden çıkan şişeye boşalttım. Oksidan şişesini de içine katıp boyayı karıştırdıktan hemen sonra eldivenleri giydim. Nasıl yapıldığını bile bilmiyordum ama sonuçta bu boyanın saçıma karışması yeterli olurdu değil mi? Aklıma gelen fikirle telefonuma siyah saçtan sarıya isimli videoları taramaya başladım.
Evde saçını bu şekilde boyatan çok fazla genç kız vardı. Fena da görünmüyorlardı. İçlerinden birine seçtiğimde kızın önce saçını bir açıcı ile açıp sonrasında sarıya boyattığını gördüm. İyi ki açıcı olan kutuyu da almışım diyerek diğer kutuları bir kenara bırakıp önce açıcıyı elime aldım.
O sırada Bekir, nihayet aramama döndü. Büyük bir rahatlamayla telefonu açtım ve aynanın önüne koydum.
"İyi olduğunu söyle." dedim.
"İyiyim. İş bitmek üzere. Sen iyisin değil mi?"
"İyiyim. Bekir sana söylemem gereken bir şey var." dedim dudağımı ısırarak. Bekir'in derin bir nefes aldığını duydum. Benim gibi ruh hastası bir arkadaşı olduğu için içten içe kendine sövüyor olmalıydı.
"Parla'nın yerine geçeceğim." dedim bombayı aramıza bırakarak.
"Ne?" dedi.
"Bekir harika bir hayatı var. Evini sen de gördün. Tüm bunlar Kayra'yla bizi kurtarır. Üstelik artık Pamir'den kaçmama gerek bile kalmayacak. Anlıyor musun? Ahu öldü. Kayra, teyzesiyle. Her şey olması gerektiği gibi."
"Pamir'in Kayra'yı yine de almayacağını nereden biliyorsun?"
"Onun Kayra'yı almak istemesi benim yüzümdendi, Bekir biliyorsun. Tek isteği bana acı çektirmek. Yoksa, Kayra'yı tırnağımın ucu kadar bile önemsemiyor."
"Ahu, peki ya o adamlar? Bu işin korkunç tehlikeli bir yanı olduğunun farkındasın değil mi? Parla öldürüldü. Senin gözlerinin önünde dört tane adam etrafını sarmıştı."
Saçıma açıcıyı sürdüğüm sırada bana bunları anlatıyor olması çok ironikti.
"O adamların kim olduğunu da çözebilirim. Parla'dan ne istediklerini anlayabilirsem belki kaçmam daha kolay olur. Hem öldüğünü bildikleri Parla'nın neden bir daha peşine düşsünler ki?"
"Ahu, adamların Parla'yla ilişkisini bilmiyoruz. Belki de ona çok yakın birileriydi. Seni sapasağlam ayakta bir şekilde gördüklerinde aynı şeyi bir daha denemeyeceklerini nereden biliyoruz?"
"Bu kez karşılarında ben olacağım ama."
"Bu duyduğum en çılgınca fikir."
"Sence başka bir seçeneğim var gibi mi duruyor? Birkaç günlüğüne, Parla'nın hayatında olan bitene adapte olup emin olana kadar Kayra'yı güvende tutacağına söz verebilir misin? Yapamam dersen anlarım, Bekir. Seni çok zorladığımın farkındayım."
Bekir hiç düşünmeden beni yanıtladı. O esnada kafama sürdüğüm şey yakmaya başlamıştı.
"Tamam... Sen ve Kayra için her şeyi yaparım. Kayra sadece biraz sızlanacak."
"Onu benim yerime bolca öp."
"İzin vermez ki biliyorsun." dedi boğuk bir sesle gülerek.
"Görüntülü ararım, bu onu biraz mutlu eder." dedim.
"İyi olduğuna emin ol, Ahu. Ne olursa olsun beni haberdar et. İşler karışırsa yardım istemekten çekinme." Onunla vedalaşıp tekrardan boyalara döndüm. Saçım gözle görülür bir şekilde açılmaya başladığında panik yapmaya başlamıştım. Olması gereken buydu ancak hayatımda hiçbir zaman sarışın olmamıştım ve bu beni geriyordu. Saçlarımı yıkayıp tekrardan üstüne sarı boya vurdum. Yalnızca en alttan küçük bir tutam siyah saç bırakmıştım. Bunu da benden bir iz kalması için yapmıştım. Boyanın tutması için beklerken banyodaki dolabın kapağını açıp bornoz ve havlu buldum. Havluları askıya asıp hazırladım.
Odaya döndüm ve Parla'nın çekmecelerini açtım. İlk çekmecede iç çamaşırlarıyla karşılaşınca utanarak çekmeceyi geri kapattım. Ancak hemen sonra çekmeceyi yavaşça tekrardan açtım. Burada kalacak ve onun hayatını oynayacaksam bunlara alışmalıydım.
Parla'nın iç çamaşırlarından bazılarını elime alıp havaya kaldırdığımda ağzım şaşkınlıktan bir karış açıldı. Milyon tane tangası olduğuna inanamıyordum. Tanga dışında bir şey bulabilme umuduyla biraz daha karıştırdığımda tanga dışındaki alt çamaşırlarının da dantelli ve küçük beden olduklarını fark ettim. Bir tane bile çiçekli, rahat ve tam beden bir çamaşırı yok muydu yani?
Çamaşır seçme işini sonraya bırakmaya karar verdim. Yüzleşmem gereken kim bilir daha neler vardı... Duşa girdim ve son derece yabancı olduğum banyoda su üzerimden akarken Parla olarak hayatıma gerçekten devam edip edemeyeceğimi düşündüm. Giysi dolabı aklıma geldiğinde iç çektim.
Parla, çok dişil enerjili bir kızdı. Onun o uç noktadaki enerjisine, tavrına, konuşmasına uyum sağlamam zor olacaktı. Ancak üstesinden gelebilirdim. Zaten görüntümüz o kadar aynıydı ki çok da şüphe duyacak arkadaşları olduğunu sanmıyordum. Arkadaşları da onun gibi çok dikkatli olmayan, yüzeysel tipler olmalıydı. Kaç tane arkadaşı vardı ki? Çevresi çok geniş miydi? Saç işini hallettikten hemen sonra Parla'nın telefonunu ve sosyal medyasını didik didik etmem gerekecekti. Bilmem gereken her şey onun içinde olmalıydı.
Duştan çıktığımda merakla saçımdaki havluyu indirip aynaya baktım. Keyifle gülümsedim. Fena gözükmüyordu. Parla'nın saç rengine çok yakındı. Ayrıca bıraktığım o küçük siyah saç tutamı da havalı duruyordu. Saçlarım hızla kıvırcıklaşmaya başladığında düzleştirme işini hatırladım. Bornozumu üstümden çıkarmadan ilk iş olarak saçlarımı kurutup fönlemeye koyuldum.
Aslında bunu yapmak için acele etmeme gerek yoktu ancak yine de düz haliyle de iyi durup durmadığına bakmalıydım. Saçlarımı fönlerken kaç gün boyunca duracağını hesaplamaya çalıştım. En azından bir iki gün idare ederdi. Sonrasında Parla'nın parasıyla kalıcı bir fön yaptırabilirdim.
Aklımdan bunları geçirirken yaklaşık yarım saatimi saçlarımı fönlemeye ayırmıştım. Normalde bir saate yakın sürede ancak düzleştirebileceğim kıvırcık saçlarım Parla'nın kaliteli makinesi sayesinde çok daha hızlı şekilde düzleşmişti. Sarışın halimi görebilmesi için Bekir'e bir fotoğraf göndermeyi düşündüm. Önce üzerime bir şeyler giymeliydim. Düzleştirilmiş sarı saçlarımı bir lastik tokayla tepeden gevşek bir şekilde toplayıp aynaya baktım. Bu yeni görüntüme alışmam biraz zor olacaktı. Yine de ensemde kalan o siyah saç tutamı beni iyi hissettiriyordu.
Banyodan çıkıp odaya döndüm. Çekmeceyle tekrardan yüzleşmek için hazırlandım. En normal gözüken, toz pembe rengindeki alt üst takım dantelli iç çamaşırını seçtim ve üzerime giydim. Sıra kıyafetlerle yüzleşmeye gelmişti ki bir ses evde yankılandı. Zil sesi.
Zil çalıyordu. Kalbim hızla atmaya başladı. O kadar yüksek çarpıyordu ki dışarıdan duyulabilirdi. Parla sandığım kadar yalnız değil miydi? Kim gelmişti? Buraya kim, neden gelirdi ki? Misafirlerin gelmesi için oldukça kötü konumda bir evdi. Buraya yalnızca Parla'yla kalan biri ya da birileri gelebilirdi. Demek ki tek yaşamıyordu. Annem olabilir miydi? Onlar hala hayatta mıydı ki?
Nefesim kesilmişti. Ne yapacağımı bilemeden hızla bornozu üzerime geçirip aşağı indim. Üzerime bir şeyler de giyememiştim. Bacaklarım titriyordu ve ayakta durmakta zorlanıyordum. Kapıya doğru yürüdüm. Korkarak gözümü deliğe yaklaştırdım.
Kapının önünde bir erkek duruyordu. Kirli sakallı ancak eli yüzü kesinlikle düzgün bir çocuktu. Bizim yaşlarımızdaydı. Belki biraz daha büyük. Sabırsız bir tavrı vardı ve kapıya oldukça yakın bir mesafede duruyordu. Dış kapıyı açmıştı. Demek ki şifreyi biliyordu. İç kapının zilini bir kez daha çaldığında irkildim. Dış kapının şifresini bilen bir adamdı. Kimdi bu ve ne istiyordu? O tehlikeli adamlardan biri olabilir miydi? En iyisi kapıyı açmamaktı.
Sandığım kadar kolay olmayacaktı. Henüz Parla'nın telefonundan bilgi alamamıştım ve bir karşılaşma için çok erken bir zamandı. Ne yapacağımı şaşırarak düşünmeye çalıştım. Kapıyı hafifçe tıklattı.
"Parla?" Adımı da biliyordu. Şifreyi biliyordu. Adımı biliyordu. Bu adam her bir boku biliyordu. Saçımın farkını da anlar mıydı? Şöyle bir saçımın ucunu gözümün önüne doğru getirip kontrol ettim. İyi duruyordu.
Tamam... Buldum. Sonuçta müsait değildim. Kapıyı hafifçe açar ve duştan çıktığım için müsait olmadığımı söylerdim. Giyinmem için beni beklerdi ve ben de yukarı kaçıp Parla'nın telefonunu hızla kontrol ederek bu adamın kim olduğunu bulabilirdim. Evet, bu o an için aklıma gelen en iyi fikirdi.
Kapının kilidini açtıktan hemen sonra kapı kolunu yavaşça aşağı indirdim. Yalnızca başımı uzatacağım bir aralıkta tutmaya özen göstererek kapıyı geriye doğru açtığımda adamın yüzüne gözle görülür bir gülümseme yayıldı. Doğrudan elini kapının koluna attı ve rahat bir tavırla, bir anda içeri doğru süzüldü. Ne yapacağımı şaşırarak ona baktığımda kolumu kavradı. Bu sert bir kavrayış değildi, nazik ve sevgi dolu bir hareketti.
"Seni özledim." dedi ve hiç beklemediğim bir anda diğer eliyle boynumu kavrayarak yüzünü yüzüme doğru yaklaştırdı. Büyük bir iştahla dudaklarıma yapıştığında kalbim yerinden çıkacaktı. Tanımadığım bir adam, tanımadığım bir evde beni gafil avlamıştı.
Not: Arkadaşlar hala ana erkek karakterimiz ile tanışmadık. Bu da böyle bir hikaye sabır ckdndbd
