Parla'nın attığı konuma geldiğimde kafenin önünde epey araba vardı. Arabayı park etmek için bir yer aradığımda doğru yerde olup olmadığımı tekrardan kontrol ettim. Doğru adreste olduğuma emin olduktan sonra arabayı biraz daha uzak sayılabilecek bir yere bırakıp indim. Üzerimde gereksiz bir gerginlik vardı. Arabadan uzaklaşmadan hemen önce cama yaklaştım ve camdaki yansımamı kontrol ederek saçımdaki lastik tokayı çıkardım. Kıvırcık buklelerimi elimle düzeltip saçıma hacim verdikten hemen sonra çantamdan nemlendirici rujumu çıkarıp dudaklarıma biraz renk gelmesini sağladım. Yıllardır görmediğim ikizimle gerçekleştireceğim ilk buluşmada pasif ve bakımsız görünmek istemiyordum.
Çantamı omzuma asıp hızla kafeteryaya doğru yürüdüm. Kafedeki masaların hemen hemen hepsi dolu görünüyordu. Müşterilerin birçoğu gençlerden oluşuyordu. Bazı gruplar kendi halinde sohbet ederken bazı çiftler de sarılmış bir vaziyette aşklarını tazeliyor gibi görünüyordu. Kafedeki uğultu kulaklarımı tırmalarken içeriye girip yavaş adımlarla yürüdüm ve etrafı süzdüm. Neredeydi? Onu tanıyabilecek miydim? Elbette tanıyacaktım. O benim yansımam sayılırdı. Gözlerimi kısarak endişeli bakışlarla onu ararken garson yanıma yaklaştı ve bana boş masalardan birini gösterdi.
"Teşekkürler, arkadaşımı arıyorum." dedim kısaca. Ona neden yalan söylediğimi de bilmiyordum. Sadece içimden kardeş veya ikiz kelimesini kullanmak gelmemişti. Garson anlayış göstererek yanımdan ayrıldığı esnada onu gördüm. Bir anlığına titrek bir nefes verdim. Cam kenarında oturuyordu. Vücudunun yarısı bana doğru dönüktü. Her zamanki gibi bana göre daha neşeli, dinç ve pozitif görünüyordu. Bacak bacak üstüne atmıştı ve elinde küçük bir ayna tutuyordu. Diğer elinde de bir parlatıcı vardı. Dudaklarını birbirine bastırıp rujunu tazelerken oldukça rahat görünüyordu. Platin sarısı ve düz saçları hariç, bana çok benzediğini söyleyebilirdim. Benimle birebir tondaki süt beyazı ten rengi, hafif çekik sayılabilecek kısık gözler, estetik olduğuna inanılan ancak hiçbir işlem yaptırmadığını çok iyi bildiğim -evet bu konuda şanslı doğmuştuk- minik burnuyla kendimi görüyor gibiydim.
Yine de son hatırladığımdan farklıydı. Daha gösterişli ve biraz daha abartılıydı. Üzerindeki peluş pembe ceketiyle, altına giydiği beyaz ve son derece mini pileli eteğiyle tatlı ama seksi görünüyordu. Ayakkabıları da ceketiyle aynı renkteydi ve benim asla gündelik olarak giymeyi tercih etmeyeceğim bir topuk boyuna sahipti. Bacağını sabırsız bir tavırla sallarken aynasını çantasının içine attı ve çenesini avcuna yaslayarak şöyle bir etrafına bakındı. İşte tam o anda göz göze geldik. Sertçe yutkundu ve gözlerini kırpıştırdı. Ne yapacağını bilemez bir tavırla yarım yamalak elini havaya kaldırıp garip bir selam verdi.
Orada daha fazla dikilemeyeceğimin farkında olarak harekete geçtim. Ağır adımlarla yanına yürüdüm. Masayı hafifçe öne ittirerek ayağa kalktı. Sarılacakmış gibi bakıyordu ancak hamle de yapmamıştı. Zaten sarılma gibi sıcak bir karşılamaya da tahammül edemezdim. Onun yaptığı gibi elimi havaya kaldırarak selam verdim.
"M-merhaba." dedi Parla, biraz kekeleyerek. O da benim yaptığım gibi şaşkın bir tavırla beni inceliyordu. Bundan biraz utanarak kıvırcık saçlarımı omzumdan geriye doğru ittirdim ve karşısına oturdum. Ellerimi masada birleştirip ona baktığımda yüzünü daha yakından gördüm. Ergenliği gitmişti, yüzü oturmuştu. Yaklaşık olarak aynı kiloda olmalıydık, ona baktığımda pek fark göremiyordum. Yalnızca yüzüne yaptığı bir takım makyaj tüyoları sayesinde elmacık kemikleri bana göre daha belirgin gözüküyordu. Bir de kirpikleri... Zaten uzun olan kirpiklerimizi daha da uzun gösterme arzusuyla takma kirpik takmıştı.
"Saçların... Hiç değiştirmemişsin." dedi kendi saçlarını elleyerek. Buruk bir şekilde güldüm. Yıllar sonra buluşuyorduk ve ilk söylediği şey bu muydu? Saçlarımızın farkı? Parla hiç değişmemişti. Hala aynı aptalca detaylara takılıyordu ve hayatındaki tek endişesi de dış görünüşüydü. Parmağına taktığı yüzükler ve küpeleri o kadar dikkatimi dağıtıyordu ki ona bakmakta zorlanıyordum. Üzerinde dikkat dağıtıcı çok şey vardı.
"Parla fazla uzatmayacağım. Zor günlerden geçiyorum, seni o yüzden aramak zorunda kaldım." dedim doğrudan konuya girerek. Biraz şaşırarak öne doğru eğildi ve güldü.
"Aramak zorunda kaldım. Zorunda kaldın. Bunu vurgulamasan olmazdı değil mi? Öteki türlü zaten Ahu neden ikizini arasın ki?"
"Dalga mı geçiyorsun Parla? Bunu mu konuşalım şimdi? Seni neden sildiğimi biliyorsun. Hatırlatmamı mı istersin? Bana ailece nasıl ihanet ettiğinizi? Neler yaşadığımı?" dedim kaşlarımı çatıp sinir dolu bir ifadeyle öne eğilerek. Parla, cümlelerim karşısında ürkek bir şekilde dudağını ısırdı ve arkasına yaslandı.
"Çok kindarsın, Ahu. Ne yapmamız gerekiyordu affetmen için? Ayaklarına mı kapansaydım? Zamanı geri mi alsaydım?"
"Kes sesini ya, zırvalamayı bir bırak artık." dedim daha fazla kendime hakim olamayarak.
"Hah! Buraya bana hakaret etmek için mi geldin? Busun sen işte ya! Öfke dolu, negatif, küfürler, hakaretler savuran ve bencil bir insan..." Bana yakıştırdığı hitap şekillerini sıralarken hiç alınmadan kollarımı birleştirdim ve cümlesini bitirmesini bekledim. Ondan nasıl yardım isteyeceğimi düşünürken sinirle gözlerimi yumdum.
"Neyse ya, hataydı. Unut tamam mı? Seni hiç aramadım say." dedim ayağa kalkarak. Tam arkamı dönmüş, geldiğim gibi gidiyordum ki durmama sebep olacak bir cümle kurdu.
"Ahu? Kayra nasıl?"
Durdum. Arkamı döndüm ve masaya yaklaştım.
"Oğlumun adını ağzına alma." dedim yerime geri oturmadan. İkimizin arasında bir garson girdi ve ne yaptığıma anlam veremeden kararsız bir şekilde bize baktı.
"Bir şey alır mıydınız? Ne alırdınız?" Parla gülümseyerek garsona baktı.
"Evet, iki kahve alalım lütfen. Teşekkürler." diyerek garsonu geri gönderdi. Yerime oturmadığımı fark edince Parla, başıyla karşısını işaret etti.
"Otursana, Ahu. Konu Kayra olmalı ki, buradasın. Dinliyorum." dediğinde derin bir nefes alarak neden burada olduğumu hatırlamaya çalıştım ve istemeyerek de olsa karşısına geri oturdum.
"Evet, konu Kayra ve güvenliğimiz. Paraya ihtiyacım var." dedim sabırsız bir şekilde ona bakarak.
"Anlıyorum. Güvende olmama sebebiniz Pamir mi? Yine mi buldu seni?" Bunu o kadar olağan bir şeymiş gibi söylemişti ki onu tokatlama isteğiyle dolup taştım. Sakin kalmayı diledim. Masanın altında istemsizce yumruk yaptığım ellerimi kapatıp açtım.
"Bak..." diyerek söze başlamıştım ki Parla, anlatacağım şeylerin onun için çok da önemi olmadığını gösterir bir tavırla telefonunu sağ eline alıp ekranı kaydırarak başka şeylerle ilgilendi.
"Dinliyorum sen anlat." dedi rahat bir hareketle. Derin bir nefes verdim ve sakinliğimi korumaya çalışarak tavana baktım. "Siktir ya..." dedim mırıldanarak. Parla'nın bunu duyduğuna bile şüpheliydim. Garson kahvelerimizi getirdi ve yanımızdan ayrıldı. Önüme bıraktığı kahve fincanını sola doğru ittirdim ve Parla'yla konuşmak için kendimi zorladım.
"Evet, bizi buldu. Bir adam var, patronum. Bana yardım edecek ancak bir miktar para lazım."
"Hı-hı..." dedi Parla mırıldanarak. Telefonunu kapatıp masaya koyduğunda kahvesinden bir yudum alarak bana baktı. "Ay pardon ne demiştin ya?" dediğinde dudağımı dişledim.
"Parla bak beni zorluyorsun. Yeter!" dedim biraz bağırarak. Sesimin yükselmesiyle yan masadakiler garip bakışlarla bize baktı. Sonra bir şey fark ettim. Parla yeniden telefonunu eline aldı. Sinirlenmem hiç de önemli değilmiş gibi mesajlaşmaya devam ediyordu. Camın yansımasından Parla'nın telefon ekranını okumaya çalıştım. Üç harfli bir kelime yazıyordu. Gir.
Gir mi? Bir anda aklıma gelen o korkunç fikirle etrafa bakındım. Allah kahretsin. Düşündüğüm şey oluyordu. Parla beni bir kez daha satmıştı. Pamir'in iri cüssesinin kafeye yaklaştığını fark ettiğim an panikle ayağa kalktım.
"Allah kahretsin! Allah seni kahretsin!" dedim tiksinç dolu bir ifadeyle Parla'ya bakarak. Parla, hızla arkasını döndü ve Pamir'i fark ettiğimi anlayarak bana baktı.
"Senden nefret ediyorum. Beni bir kez daha sattın." dedim neredeyse ağlamaklı çıkan sesimle. Çantamı alıp bir çıkış yolu aradığımda Parla da paniklemişti. Nereye gideceğimi bilemeyerek hızla tuvaletlere doğru koştum. Parla da topuklu ayakkabılarıyla peşimden geliyordu. Kadınlar tuvaletine girip kapıyı arkamdan kapatmak istediğimde Parla, pembe topuklu ayakkabısını araya sokarak buna engel oldu.
"Parla bir siktir git ya! Sen benim kabusum musun nesin? Ne istiyorsun? Neden çağırdın onu buraya?" dedim bağırarak. Kapıyı ittirerek içeri girdi.
"Tamam, Ahu. Tamam! Ne desen haklısın biliyorum ama bunu yapmak zorunda kaldım."
"Neden? Neden Allah'ın cezası neden?" dedim.
"Çünkü seninle buluşacağımı öğrendi. Dün gece odama girdi, Ahu. Zorla telefonu elimden aldı. Bana attığın mesajı ilk defa onunla birlikte okudum."
"Hayır ya hayır." dedim sinirle ellerimi saçlarımdan geçirerek.
"Kabul etmemi söyledi, sonra da atacağım konumu ona da atmamı istedi. Pamir beni kullanarak sana ulaşmak istiyordu evet farkındaydım ama yine de bir konuda yardıma ihtiyacın olduğu da açıktı. Bu yüzden sana hiçbir şey söylemedim. Söyleseydim gelmeyecektin."
"Çok zekisin. Gerçekten çok zekisin, Parla ya! İkizim olduğun için utanıyorum senden." dedim ve musluğu açarak ensemi ıslattım. Derin bir nefes almaya çalıştım. "Sıkıştık burada. Geri zekalıyım ben." dedim bu kez kendi kendime söylenerek.
"İzin ver onu kandırayım, senin buraya girdiğini görmedi. Buluşma saatimiz konusunda yalan söyledim. Gelmediğini söylerim, Ahu. Efe de seni arka kapıdan çıkarır. Benim araca bin, otoparkta bulursun. Ben de geleceğim ve şu sana lazım olan parayı konuşacağız."
"İnan para umurumda değil. Şu an tek isteğim buradan çıkmak."
"Tamam, güven bana halledeceğim."
"Sana en son güvendiğimde hayatım bok yolunda ilerliyordu." dedim gerçeği bir kez daha yüzüne çarpmaktan çekinmeyerek. Parla, göz devirdi.
"Ahu ben buradan çıkıp direkt olarak Pamir'in yanına gideceğim. Onu oyalarken Efe'yi de buraya yönlendireceğim. Sana yardım edecek."
"Efe kim?" dedim ikinci kez kullandığı ismi fark ederek.
"Buranın sahibi olan arkadaşım. Merak etme, otoparka geldiğimde Pamir'i atlatmış olacağız." Parla'ya bir kez daha güvenmekten başka çarem yoktu. Beni bir kez daha arkamdan bıçaklamayacağına hiç emin değildim ancak lanet bir kafenin tuvaletinde sıkışmıştım. Bu yüzden başımı belirsiz bir şekilde sallayarak onu onayladım. Parla'nın telefonu çalıyordu. Arayan Pamir'di. Parla, telefonu açtı ve hiçbir şey belli etmemeye çalışarak konuştu.
"Efendim? Evet, doğru yerdesin. Üst kata çık geliyorum ben de. Şey... Evet, tekim. Henüz gelmedi." Telefonu kapatmadan kendini dışarı attığında tuvalette volta atmaya başladım. Parla'nın da başı beladaydı. Pamir'in yanına tek başına çıktığında Pamir öfkeden deliye dönecekti. Parla'nın ağzından laf almadan onu rahat bırakmazdı. Parla'nın onu ikna edeceğine nedense hiç inanmıyordum. Yalan söylediğini anlaması çok uzun sürmezdi. Ben panikle tırnaklarımı kemiriyorken kapı açıldı. Efe isimli kişinin geldiğini düşünerek ileri atılmıştım ki gelen bir başka kadındı. Tuvaletlerden birine girdiğinde ben de beklemeye devam ettim.
Kapı bir kez daha açıldığında bu kez genç ve uzun boylu sarışın bir erkek bana bakıyordu. Eliyle gelmem için işaret yaptığında tedirgin bir şekilde yaklaştım.
"Efe?" dediğimde başıyla beni onayladı. Bana yol göstererek önümden ilerlediğinde tuvaletten çıktım. Mutfak bölümüne girdiğimizde çalışanlar soru soran bakışlarla Efe'ye bakıyordu.
"Siz işinize dönün." dedi Efe ve hızla ilerleyerek beni yönlendirdi. Arka kapıya geldiğimizde demir kapıyı güçlükle ittirdi ve açtı. Sokağın başındaki otoparkı işaret ettiğinde kalbim aşırı hızlı atıyordu.
"Parla, aracını şuradaki otoparka park etmiş. -2.kat." dedi son yardımını yaparak. Ona hızla teşekkür edip kafeden dışarı çıktım. Otopark çok yakındı. Bu yüzden koşarak oraya vardım. Elimde istemsizce sıktığım anahtara baktım. Parla'nın arabasını bulmam umarım çok zor olmazdı. Bekir'in arabası buraya çok ters kalıyordu. Keşke ona ulaşabilseydim.
Otoparkta -2'ye indiğimde ne yapacağımı bilemez bir halde etrafıma bakındım. Arabanın anahtarına rastgele bastığımda bir ses duyuldu. Farları yanmıştı. Bulunduğum yerden çok uzak sayılmazdı, hemen görüş alanımdaydı. Şanslıydım. Arabaya yaklaştığımda Parla'nın siyah porschesi ihtişamla bana bakıyordu. Ufak bir ıslık öttürmeden duramadım. Yolcu tarafına geçip ön koltuğa oturdum. Kollarımı göğsümde birleştirip arabanın içinde öylece oturuyorken burnuma deri kokusu geliyordu. Sıfır araç kokusuydu bu. Parla'nın ne zaman bu kadar zenginleştiğini düşünürken bir yandan da aklım Pamir'deydi.
Acaba onu gerçekten de atlatabilecek miydi? Buraya gelmek, Parla'yla görüşmek aptalcaydı. Yine de anlayamıyordum. Pamir, ona yazacağımı nereden tahmin etmişti? Nasıl olur da her hamlemi önden sezebiliyordu? Yoksa sadece tüm ihtimalleri deneyip denk mi getiriyordu?
Telefonumu çıkardım ve saate baktım. Ne kadar geçmişti? On dakika? Yoksa daha fazla mı?
Parla'ya yazamazdım. Bir kez daha yakalanma riskini göze alamazdım. Tam o esnada telefonum titredi. Bu titreşim bile beni ürkütmüştü. Titreyen ellerime hakim olmaya çalışarak telefonu açtım.
"Bana mesaj at. Pamir'i gördüğünü ve ihanet ettiğimi anladığını söyle. Böylece kaçtığını söyleyeceğim."
Parla'nın dediğini yaparak bir mesaj hazırladım.
"Pamir burada. Ne halt ediyorsun sen?! Bir kez daha mı Parla? Sana güvenmek hataydı."
Çok fazla düşünmeden mesajı gönderdim. İşe yarayıp yaramayacağını görecektik. Umarım yarardı. Bir süre daha öylece oturdum ve sabırsızlıkla bacağımı salladım.
Arabanın aynasından arkaya baktım. Haydi, artık. Gelmeliydi. Neden bekliyordum ki? Sürücü koltuğuna geçip porscheyi çalıştırabilirdim. Arkama bile bakmadan buradan kaçabilirdim. Parla'yı tıpkı onun bana her zaman yaptığı gibi geride bırakabilirdim. Evet, bunu yapmalıydım. Burada onu beklemek akıllıca değildi.
Otoparka Pamir ile birlikte gelmeyeceğine emin olamazdım. Parla, sözlerinde samimi olsa bile Pamir onun yalanlarını yakalayabilirdi. Tehlikenin yaklaştığını hissederek korkuyla yolcu koltuğundan indim ve ani bir kararla sürücü koltuğuna oturdum. Tam, aracı çalıştırmak üzereydim ki yan koltuğun kapısı bir anda açıldı.
Korkuyla küçük bir çığlık attım. Yana bakmaya cesaret ettiğimde Parla'yı gördüm. Tek başınaydı. Nefes nefese kalmıştım. Parla, vakit kaybetmeden yanıma oturduğunda gülümsüyordu. Gülümsemesi genişledi ve küçük bir kahkaha attı.
"Daha önce böyle bir adrenalin yaşadığımı hatırlamıyorum. Harikaydı ama atlattık, ikiz." dediğinde sinirle ona döndüm.
"Emin misin? Peşinde olmadığına emin misin Parla!"
"Ne bağırıyorsun ya? Relax diyorum, bitti diyorum. Pamir gitti. Etraf temiz."
"Nasıl?" dedim sakinleşmeye çalışarak. Gözüm hala aynalarda ve arkadaydı. Her an onun da geleceğini düşündüğüm için hala korkuyordum.
"Kaçtığını söyledim tabi ki. Mesajını okudu. Çok siniri bozuldu, Ahu. Bir daha yazacak olursan ona söylememi aksi halde başıma bela olacağını söyledi. Küfürler ede ede de mekanı terk etti. Arabasına bindi ve gitti. İşte bu kadar."
Birbirimize baktık ve birkaç saniye sessiz kaldık. Söylediklerini idrak etmeye çalışıyordum.
"Belki bir teşekkür?" dedi Parla tek kaşını kaldırarak. Omuz silktim. Yapması gerekeni yaptığı için teşekkür etmeyecektim. Zaten Pamir'in burada olmaması gerekiyordu. Başımıza bu tehlikeyi açan da oydu.
"Ben yana geçeyim." dedim sürücü koltuğunun kapısını açarak.
"Hayır, hayır. Sür lütfen. Hiç araba kullanacak halim yok. Ehliyetin var değil mi? Yani araba kullanmayı biliyorsun?" dedi. Göz devirdim.
"Sen biliyorsan ben kesin biliyorum. Unuttun mu? Zeki ve yetenekli olan ikiz benim?" dedim ona sataşarak. Küçük ama samimi bir kahkaha attı. Arabayı çalıştırdığım esnada arabanın aynasından kendine baktı ve saçlarını düzeltti. "Evet, kabul. Güzel olan da benim. Ancak şunu unutuyorsun Ahu. Ben ortalama zeka ve yetenekle ayaktayım çok şükür ama senin güzellik seviyen ortalama bile değil."
"Yine aptallığınla zirvedesin, Parla. İkiziz biz. Tek yumurta. Dış görünüşümüz aynı." dedim soğuk bir edayla. Arabayı otoparktan çıkardım. Yine de temkinli olmakta fayda vardı. Bu yüzden aynalardan arkamı kontrol ettim. Etrafıma şöyle bir bakındım ve Pamir'e dair bir iz aradım. Temiz görünüyordu.
"Değil. İnan bana değil. Ufak farklar var ve bu farklar beni öne atıyor."
"Kimsenin ayırt edemeyeceği çok küçük farklar." diyerek mırıldandım.
"Bir kere bakımsızsın. Şu kıvırcık saçlarımızdan kurtulmak hayatımda aldığım en iyi karar. Elektrik çarpmış gibi görünüyorsun." dedi saçlarımdan bir tutamı parmağını dolayarak. Başımı sola doğru eğerek onun dokunuşundan kaçtım.
"Saçımı ellemeyi kes." dedim ve yola baktım.
"Nereye gidiyoruz?" dediğinde omuz silktim.
"Buradan uzak bir yerlere. Artık şu borç olayını konuşabilir miyiz?" dedim.
"Ah, tabi. Ne kadar bir meblağdan-" Parla'nın sorusu çalan telefonuyla yarıda kaldı. Airpodlarını çıkarıp kulağına taktı ve benden izin isteyerek parmağını havaya kaldırdıktan hemen sonra çağrıyı yanıtladı.
"Efendim?" dediğinde sesi soğuk çıkmıştı. Çaktırmadan ona baktım. İşte şimdi bana daha çok benziyordu. Yüz ifadesi biraz daha ciddileşmişti.
"Tamam, çok uzun sürmeyecek değil mi? İşim var." dedi biraz enerjisi düşük şekilde.
"Geliyorum. Yakınım zaten. Görüşürüz." dedi ve aramayı sonlandırdı.
"Şuradan sola sapar mısın?" dediğinde anlam veremesem de dediğini yaptım. Dar bir sokağa girdiğimizde ona döndüm. "Nereye?"
"Görmem gereken bir arkadaşım var. Çok uzun sürmez."
"Bak, Parla... Ben daha fazla vakit harcayamam. Şu konuyu konuşup gideceğim. Adamın istediği para-"
"Bir dakika Ahu ya! Zaten her şey üst üste geliyor. Bir sakin... Vardık zaten. Dön şuradan sola. Araçta bekle beni, parayı da uzatmadan vereceğim merak etme. Küçük Kayra için."
Arabayı sol ve yokuş olan sokağa sokup kenara çektim. Oflayarak aracı durdurduğumda başımı eğip nerede olduğumuza baktım. Hiç bildiğim yerler değildi ve porscheyi bırakacak güvenli bir sokağa da benzemiyordu.
"Ne işimiz var burada?" dedim söylenerek. Parla, kapıyı açtı ve arabadan inmeden hemen önce bana göz kırptı. "Patlama geleceğim. Beş dakikaya gelirim. Yani umarım." dedi ve kapıyı sertçe kapattı. Arkasını dönüp o yüksek topuklularıyla yokuşu çıkarken gözlerimi kıstım. Umarım mı? Umarım mı demişti o? Kapıyı açtım ve arkasından seslendim.
"Parla?" Duymuyordu. Kollarımı huzursuz bir şekilde göğsümde kavuşturdum ve arabaya geri binmeden sırtımı kapıyı yaslayarak öylece bekledim. Peşinden gitmeli miydim? Yok canım ne münasebet... Arkadaşıyla buluşacağını söylemişti. Orada benim işim yoktu. Ayrıca umarım demesi de tam Parla'lık hareketti işte. İlgi çekmeyi her zaman severdi ve bu da o tarz bir kelime oyunuydu. Yine de içimdeki huzursuzluğu atamıyordum.
"Bırak işte. Sanane? Çok mu seviyorsun kendisini?" dedim kendi kendime konuşarak.
"Sevmiyorum ama ne bileyim... Bir bakayım ya." dedim en sonunda iç sesimle yaptığım tartışmaya bir son vererek. Arabanın anahtarını ve çantamı yanıma alarak Parla'nın çıktığı yokuştan ilerledim. Sonra nereye gittiğini görmemiştim ki... Nereye gidecektim? Zaten iki ara sokak vardı. İkisinden birine girmiş olmalıydı. İlk ara sokağa girdim ancak boştu. Bu yüzden geri çıktım ve bir ileridekine doğru yürüdüm. Konuşma sesleri geliyordu. Burada olmalıydılar. Ama neden burası? Ne saçma bir yerdi böyle? Ne konuşuyor olabilirlerdi ki?
"Parla?" dedim fazla bağırmadan. Sokağın tam başına geldiğimde beklemediğim bir görüntüyle karşılaştım. Üç kişi vardı. Hayır, dört. Parla'yla birlikte dört kişiydiler. Üçü görebildiğim kadarıyla erkekti ve simsiyah giyinmişlerdi. Parla'dan çok daha iri duruyorlardı ve Parla'nın etrafını sarmışlardı. Bu yüzden Parla'nın yüzünü tam olarak göremiyordum fakat peluş ceketi siyah giysilerin içerisinde kolayca görünüyordu.
"Bir sorun mu var?" dediğimde üç kişi, hızla koşmaya başladı. Parla'nın etrafından çekilip ileri doğru koştuklarında yüzlerini görememiştim. Parla tek başına kaldığında o korkunç detayı fark ettim. Ağzım korkuyla açıldığında ileri atıldım. Parla'nın karnı kanıyordu. Bıçaklanmıştı. Elleri kan içerisindeydi. Panikle karnını tutuyordu ve gözleri korkuyla irileşmişken gözlerinden yaşlar akıyordu. Ona doğru koştuğumda daha fazla ayakta duramayarak yere düştü.
"Parla!" dedim bağırarak.
"Parla! Ne oluyor? Kim bunlar? Ne yaptınız siz!" dedim sokağın ortasında yere yığılan ikizimin yanına çökerek. Parla'nın başı kucağıma düşmüştü. Yere düşer düşmez gözleri kapandı.
"Hayır, hayır, hayır! Açsana gözünü!" dedim çenesini tutup kendime doğru çevirerek.
"Parla aptallaşma, bana bak!" dedim ağlayarak. Benim de ellerim kan içerisinde kalmıştı. Ne yapacağımı bilemeyerek kan bulaşmış ellerimi havaya kaldırdım.
"Siktir ya hayır!" dedim kendime öfkelenerek. Kanlı iki parmağımı Parla'nın ensesine dokundurarak nabzını dinlemeye çalıştım. Nabzı atmıyordu. Yine de bir ikinci kontrolü yaparak kulağımı yüzüne doğru yaklaştırdım. Hayır, nefes almıyordu. Parla'nın yere düşmüş olan çantasını aldım. Fermuarını açtım ve telefonunu çıkardım. Ambulansı arasam yetişirler miydi? Parla yaşıyor olabilir miydi? Ellerim o kadar kanlıydı ki telefonu tutmayı başaramamıştım. Telefon ellerimden kayarak yere düştü. Bir kez daha nabzını kontrol ettim.
Ölmüştü.
Parla ölmüştü.
Ve benim ellerim kan içerisindeydi. Üzülmeye vaktim yoktu. Zaten yıllardır görmediğim ve nasıl biri olduğunu bile hatırlayamadığım, beni yıllar önce bok çukuruna düşüren ikizimle yeni bir araya gelmişken yas tutacak halimin olmaması yadırganmazdı değil mi? Evet, ne olursa olsun gözlerimin önünde benimle kan bağı olan ve tıpatıp aynım olan birisi ölmüştü. Fakat şu anda daha önemli olan bir şey vardı. Beni paniğe sürükleyen kocaman bir gerçek.
Baş başaydık. Arabasında birlikte oturuyorduk. Parla sokağa girdikten hemen sonra arkasından gitmiştim ve şimdi de ölü bedeninin yanında ellerim onun kanına bulaşmış bir şekilde oturuyordum. Katil olduğumu düşüneceklerdi. Buradan hemen gitmeliydim.
Onu burada bırakamazdım. Arabasına geri dönmeliydik. Ama nasıl? Onu buradan götürebilir miydim? Kimseye yakalanmadan bunu başarabilir miydim? Bir yolunu bulmalıydım. Zaten girdiğimiz bu sokakta in cin top oynuyordu. Daha fazla oyalanmazsam kimseye görünmeden geri dönebilirdim. Önce çantalarımızı alıp koşar adım arabaya gittim. Çantaları yan koltuğa atıp yeniden Parla'nın bulunduğu sokağa koştum. Kim? Parla'yı neden öldürmüştü? Üstelik Parla buraya bile isteye gelmişti. Kafamda bu sorularla sokağa girdim ve Parla'nın kan içerisinde kalmış bedenini omzuma almaya çalışarak ayağa kalktım. Birkaç defa sendelesem de ayakta kalmayı başardım. Parla'nın topuklu ayakkabısı ayağından çıkar gibi oldu.
Sokaktan tam çıkıyordum ki bir ses duydum. Alkollü bir amca elinde bira şişesiyle yokuşu çıkıyordu. Bizi görmemesini ümit ederek sokağın başında yere çöktüm. Parla'nın başı kucağıma düşmüştü.
Oyuncak bir bebekten farkı yoktu. Platin sarısı saçlarına kırmızı bir boya bulaşmış gibiydi. Fakat bu boya değil, kendi kanıydı. Ellerimden bulaşmış olan kan lekeleri...
Ağlamaya devam ediyordum. Sesimi bastırmaya çalışarak dudaklarımı dişledim. Neyse ki amca o kadar alkollüydü ki başını çevirip bize bakmadan dümdüz devam etti. Parla'yı bir kez daha sırtıma alarak ayağa kalktım. Ağırdı. Olması gerekenden daha ağır. Güç bela arabaya ulaştığımda, Parla'yı arka koltuğa bıraktım. Arabanın bagajını açarak üzerine örteceğim bir şeyler aradım. Arkaya atılmış bir trençkot bulduğumda hiç düşünmeden aldım ve Parla'nın kanlı gövdesinin üzerine örttüm. Kan lekesi bulaşmış saç tutamlarını arkaya attığımda çok fazla göze çarpmıyordu.
Apar topar sürücü koltuğuna geçtim. Porschesine bu şekilde geri döneceğini biliyor muydu? O yüzden mi umarım demişti? Bu bana verdiği bir mesaj mıydı? Daha erken harekete geçmeliydim. Ancak onu tanımıyordum ki! Bana bir mesaj verdiyse de anlamamam çok normaldi. Birbirimizi o kadar iyi tanımıyorduk. Sakinleşmeye çalışarak direksiyonu tuttum ve önce burnumdan bir nefes almaya çalıştım. Nereye gitmeliydim? Parla ölmüştü. Her tarafım kan içindeydi.
Bekir bana yardım edebilirdi ama yanında Kayra vardı. Oğlum beni böyle görmemeliydi. Hıçkırarak ağlamaya başladım.
"Ben buna nasıl bulaştım?" diyerek kendi kendime sayıklandım. Telefonum çalıyordu. Hemen yanımdaki koltukta duran çantama uzandım. Bekir arıyordu. Önemli olabilirdi, Kayra'yla ilgili bir şey olabilirdi fakat o an beynim çalışmıyordu. Bu yüzden aramasını reddettim.
Telefonumu çantama geri attığım sırada Parla'nın taşlı çantası yere düştü. Çantayı almak için yere doğru uzandığımda Parla'nın çantasından dökülen şeyler duraksamama sebep oldu. Çok fazla kart vardı. Cüzdanı açılmıştı. Cüzdanında epeyce para vardı. Bir de bir anahtar vardı. Ev anahtarı olmalıydı. Parla nerede ve kiminle kalıyordu? O an aklıma gelen tek fikirle telefonuna uzandım.
Yüz tanıma şifresi konulmuştu ancak yüzümüz aynı olduğu için telefon açılabilirdi. Bu yüzden ekranı kendi yüzüme doğru tuttum. Hiç hata vermeden açıldı. Haritalara girdim ve kayıtlı bir konum olup olmadığına baktım. Tahmin ettiğim gibi evini kaydetmişti. Konuma tıkladım ve arabayı çalıştırdım. Evde biriyle karşılaşıp karşılaşmayacağımı bilmeden, yeni bir riske doğru sürüklenerek arabayı sürdüm.

