İçeriğe geç

Altın Mahzen

Bölüm 7 · 2 dk okuma

Altın Mahzen

Bölüm 7

Tatsız Yemek

Gece boyunca yağmur yağmıştı.

Sabah olduğunda Valoria Sarayı'nın bahçesi gri bir sisin altındaydı.

Olivia neredeyse hiç uyumamıştı.

Aklından tek bir isim geçiyordu.

Altın Mahzen.

Yaşlı hizmetkâr Edrik'in korkuyla o ismi söyleyişi kulaklarında yankılanıyordu.

"Ben yalnızca adını duydum..."

Kimse bu ismi duymak bile istemiyordu.

Ama neden?

Kahvaltı masasında alışılmadık bir sessizlik vardı.

Kral Morgan tek kelime konuşmuyor, önündeki evraklara dalıp gidiyordu.

Kraliçe Solans ise sık sık Olivia'ya bakıyor, bakışlarını hemen kaçırıyordu.

Olivia sonunda sessizliği bozdu.

"Altın Mahzen nedir?"

Salondaki bütün çatal ve bıçak sesleri kesildi.

Bir hizmetçi elindeki çaydanlığı düşürdü.

Morgan yavaşça başını kaldırdı.

"Bu ismi sana kim söyledi?"

Olivia cevap vermedi.

Morgan ayağa kalktı.

"Bir daha bu ismi sarayın içinde söylemeyeceksin."

"Bana nedenini söyle."

"Hayır."

"Neden?"

Morgan derin bir nefes aldı.

"Çünkü bazı soruların cevabı insanı değiştirir."

Bunu söyledikten sonra salondan çıktı.

Kraliçe Solans da arkasından gitti.

Olivia masada tek başına kaldı.

Öğleden sonra tekrar kuzey kanadına gitti.

Bu kez yanında küçük bir yağ lambası vardı.

Eski çalışma odasında dün gördüğü kitapları yeniden incelemeye başladı.

Saatler geçti.

Tozlu rafların arasında dolaşırken en üst rafta siyah deriyle kaplı ince bir defter buldu.

Üzerinde hiçbir isim yazmıyordu.

İlk sayfasını açtı.

Sayfaların çoğu boştu.

Fakat ortalarda eski mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı.

"Eğer bunu okuyorsan, artık geri dönüşün yok."

Olivia'nın kalbi hızlandı.

Bir sonraki sayfayı çevirdi.

Boş...

Bir sonraki...

Yine boş...

Tam defteri kapatacakken sayfanın altında kabartma gibi duran silik yazıları fark etti.

Lambayı yaklaştırdı.

Yazılar görünmeye başladı.

"...mahzen mühürlendi..."

"...kanatlar..."

"...asla uyandırılmamalı..."

Sayfanın geri kalanı yırtılmıştı.

Kim yırtmıştı?

Neden?

Tam o sırada...

Odanın kapısı yavaşça kapandı.

Tak...

Olivia irkilerek arkasını döndü.

Kimse yoktu.

Sonra...

Koridorun içinden ayak sesleri geldi.

Bir...

İki...

Üç...

Yavaş...

Sakin...

Taş zeminde yankılanıyordu.

Olivia lambasını kaldırdı.

Koridor bomboştu.

Ama ayak sesleri yaklaşmaya devam ediyordu.

Bir adım daha...

Bir adım daha...

Sonunda ses tam kapının önünde durdu.

Derin bir sessizlik oldu.

Ve ardından...

İnce bir kadın sesi.

"Beni unutmadılar..."

Olivia'nın nefesi kesildi.

Kapıyı açtı.

Koridor boştu.

Yerde yalnızca tek bir beyaz tüy vardı.

Akşam...

Kraliçe Solans, Olivia'nın odasına geldi.

Elinde küçük, gümüş bir kutu taşıyordu.

Kutuyu yatağın üzerine bıraktı.

"Bunu sana vermem gerekiyordu."

Olivia kutuyu açtı.

İçinde eski bir kolye vardı.

Kolyenin ucunda altın renginde, kanat şeklinde küçük bir sembol bulunuyordu.

"Bu kimin?"

Solans uzun süre sustu.

"Bu kolye nesillerdir kraliyet ailesinde kalıyor."

"Peki neden?"

Kraliçe gözlerini kapattı.

"Çünkü..."

Tam konuşacakken...

Sarayın tamamını sarsan güçlü bir ses duyuldu.

GÜÜÜM!

Duvarlar titredi.

Avizeler sallandı.

Pencereler zangırdadı.

Anne ve kız koşarak pencereye gittiler.

Sarayın kuzey bahçesinde...

Toprak çatlamıştı.

Çatlağın içinden ince, altın renkli bir ışık gökyüzüne yükseliyordu.

Kraliçe Solans'ın yüzündeki bütün renk çekildi.

Dudaklarından tek bir cümle döküldü.

"Çok geç..."

Olivia şaşkınlıkla annesine döndü.

"Neye geç?"

Kraliçe cevap vermedi.

Uzakta yükselen altın ışığa korkuyla bakmaya devam etti.

Ve o sırada...

Olivia'nın kulağında aynı tanıdık fısıltı yankılandı.

"Yakında buluşacağız... küçük prenses..."

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.