Yağmur durmuştu.
Gökyüzü hâlâ kurşuni bulutlarla kaplıydı ama ilk kez rüzgâr dinmişti.
Sarayın koridorlarında alışılmadık bir sessizlik vardı.
Olivia uyandığında odasının kapısı ardına kadar açıktı.
Oysa her gece kapısını içeriden kilitlerdi.
Yavaşça ayağa kalktı.
Kapıya doğru yürüdü.
Koridorda kimse yoktu.
Fakat taş zeminin üzerinde ince, bembeyaz tüyler uzanıyordu.
Bir...
İki...
Üç...
Onlarca...
Sanki biri kanatlarını sürüyerek yürümüştü.
Olivia tüyleri takip etmeye başladı.
Koridoru geçtiler.
Merdivenlerden indiler.
Eski şöminenin önünden geçtiler.
Ve sonunda...
Sarayın yıllardır kullanılmayan kuzey kanadına ulaştılar.
Olivia burada hiç bulunmamıştı.
Çünkü çocukluğundan beri babası aynı şeyi söylerdi.
"Bu kapının ötesine geçmeyeceksin."
Kapının üzerinde paslanmış demir zincirler vardı.
Ama zincirlerden biri yere düşmüştü.
Sanki biri...
Az önce içeri girmişti.
Olivia yutkundu.
İçeri girmemeliydi.
Ama merakı korkusundan daha büyüktü.
Kapıyı yavaşça itti.
Gııııc...
Kapı yılların sessizliğini bozarak açıldı.
İçerisi toz içindeydi.
Koridorun iki yanında üzerleri beyaz örtülerle kapatılmış eski heykeller duruyordu.
Duvarlardaki tabloların çoğu çürümüş, altın çerçeveleri kararmıştı.
Hava ağırdı.
Nefes almak bile zordu.
Olivia birkaç adım attı.
Tam o sırada...
Koridorun sonunda beyaz bir siluet belirdi.
Kanatları vardı.
Başını hafifçe eğmişti.
Hiç hareket etmiyordu.
Olivia gözlerini kırptı.
Siluet yok oldu.
Sanki hiç orada olmamıştı.
"Yeter..."
diye fısıldadı.
"Artık saklanmayı bırak."
Cevap gelmedi.
Yalnızca derin bir sessizlik...
Koridorun sonundaki kapıya ulaştığında üzerinde eski kraliyet mührünü gördü.
Kapı kilitli değildi.
İçeri girdi.
Oda diğerlerinden farklıydı.
Duvarları baştan sona kitaplarla doluydu.
Ortada büyük bir çalışma masası vardı.
Masanın üzerinde eski parşömenler, haritalar ve deri kaplı kalın defterler duruyordu.
Olivia bunlardan birini açtı.
Sayfalar yaşlılıktan sararmıştı.
İlk sayfalarda yalnızca kraliyet kayıtları vardı.
Doğumlar...
Taç giyme törenleri...
Savaşlar...
Sonra bir sayfanın yarısının yırtıldığını fark etti.
Sanki biri özellikle o bölümü koparmıştı.
Bir sonraki sayfada yalnızca tek cümle kalmıştı.
"...onu asla uyandırmayın."
Olivia'nın kalbi hızlandı.
"Kim?"
Sayfaları çevirdi.
Hepsi boştu.
Bir anda odanın kapısı sertçe kapandı.
GÜÜÜM!
Olivia irkilerek arkasına döndü.
Kapıya koştu.
Kapı açılmıyordu.
"Biri var mı?!"
Sesini yalnızca kendi yankısı cevapladı.
Sonra...
Odanın en karanlık köşesinden ince bir fısıltı yükseldi.
"Olivia..."
Bu kez ses korkutucu değildi.
Hüzünlüydü.
Yorgundu.
Sanki yüzyıllardır yalnız kalmış birinin sesiydi.
Olivia yavaşça sese doğru döndü.
Köşede...
Kirli beyaz kısa saçlı kadın silueti yine duruyordu.
Dev kanatları yere kadar uzanıyordu.
Yüzü hâlâ gölgelerin içindeydi.
Kadın sağ elini yavaşça kaldırdı.
Parmağıyla odanın duvarını işaret etti.
Olivia bakışlarını çevirdi.
Duvarda yıllardır asılı duran büyük kraliyet armasının altında küçük bir çatlak vardı.
Kadın silueti bir anda kayboldu.
Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Olivia çatlağa yaklaştı.
Ellerini taşın üzerine koydu.
Taş hafifçe içeri doğru çöktü.
Derinlerden mekanik bir ses yükseldi.
Tak...
Tak...
Gırrr...
Duvar ağır ağır yana kaymaya başladı.
Arkasında...
Karanlığa inen dar, taş bir merdiven vardı.
Olivia nefesini tuttu.
Merdivenin dibinden buz gibi bir hava yükseliyordu.
Ve karanlığın içinden, ilk kez çok net bir şekilde aynı cümle duyuldu.
"Uyan... uyan küçük prenses..."
Olivia elindeki mumu sıktı.
Bir adım attı.
Sonra durdu.
Merdiven sanki onu bekliyordu.