Altan’ın yarası kapandıkça sığınağın içindeki hava daha da ağırlaşıyordu. Boran’ın kılıcı artık Altan’ın dizlerinin üzerindeydi ama o kılıcı sallayacak bir ordu, sığınakta ise umuttan başka her şeyi tüketmiş bir avuç köylü dışında kimse yoktu. Barbar lejyonları ise vadideki o üç keşif askerinin ölümünü bile ciddiye almamıştı. Kibirleri o kadar büyüktü ki, koskoca Elysia ordusunu bir gecede yutan lejyonerler için bu küçük kayıp, dağdaki aç kurtların ya da haydutların işiydi. Onlar için Elysia bitmiş bir hikayeydi. Bizimkileri sinsi birer tehlike olarak görmüyor, artık dağ patikalarında iz bile aramıyorlardı. Bu kibir, sığınağa hiç beklemedikleri bir nefes alanı, gizli bir zaman kazandırmıştı.
Ancak o sessizlik, bir akşamüstü sığınağın girişindeki gizli kayalıkların arkasında yabancı gölgelerin belirmesiyle bozuldu. Gözcüler kılıçlarına sarıldı ama gelenler fatihler değildi. İçeri girenler, barbarların o acımasız fethi sırasında yurtları, dilleri ve kültürleri darmadağın edilmiş farklı coğrafyaların kırık dökük kalıntılarıydı; sınır boyundaki Maris köylüleri, güneyin tüccar halkından geriye kalan bir avuç yetim ve batı ovalarının toprağı elinden alınmış savaşçıları... Birbirlerine bile yabancıydılar, normalde yan yana gelmeyecek bu insanları tek bir potada eriten şey, arkalarından gelen o simsiyah ölümün vahşetiydi. Yüzlerinde taze yanık izleri, üstlerinde çamur ve kan vardı.
Bu derme çatma kalabalığın önünden, yüzü rüzgardan çatlamış, bir kolu sargılı ihtiyar bir adam öne çıktı. Doğrudan Altan’ın oturduğu taş sedire doğru yürüdü. Altan’ın dizinde duran, kabzasında Demirkan’ın nişanı olan o eski kılıca uzun uzun baktı. Gözlerinde ne bir hayranlık vardı ne de epik bir biat arzusu; sadece ölmek üzere olan birinin son tutunma çabasıydı bu.
"Dağlarda, bu canavarları zamanında geri püskürtebilmiş tek bir ismin kanı kaldı dediler," dedi adam. Sesi kuru, yorgun ve hırıltılıydı. Altan’a bir kurtarıcı gibi değil, sanki son bir umutla kumar oynuyormuş gibi bakıyordu. "Biz buraya sana diz çökmeye ya da önünde marşlar söylemeye gelmedik, çocuk. Zaten diz çökecek toprağımız da kalmadı. Barbarlar arkalarına bile bakmadan önüne geleni ezip geçiyor. Bizi insan yerine koyup aramıyorlar bile."
Adam cebinden çıkardığı, farklı halkların damgalarını taşıyan birkaç eski, yırtık harita parçasını Altan’ın ayaklarının dibine, toprağın üzerine bıraktı. "Her kafadan bir ses çıkıyor, kimse ne yapacağını bilmiyor. Eğer o kılıcın sahibinin kanını taşıyorsan, bize nutuk çekme. Sadece bu insanları nerede saklayacağımızı, o canavarların boğazını karanlıkta nasıl keseceğimizi söyle. Bize liderlik etme; bize sadece hayatta kalacak bir delik, o barbarlara çarpacak bir akıl ver. Yoksa bu dağlarda birbirimizi yiyerek geberip gideceğiz."
Altan, ayaklarının dibindeki o parça pürüz haritalara ve mağaranın girişinde, birbirine sokulmuş ama gözlerinde sadece ölümün soğukluğu olan o derme çatma halklar topluluğuna baktı. İçindeki çocuk çoktan ölmüştü ama omuzlarına binen bu yükün ağırlığı böğründeki yarayı sızlattı. Beylik bir konuşma yapmadı, ayağa kalkıp kılıç sallamadı. Sadece elini o eski harita parçalarına doğru uzattı ve parmaklarıyla toprağı sıktı. Artık sadece Elysia’nın kaçak bir yetimi değildi; fatihlerin kibri sayesinde gölgelerde büyüyen, tüm darmadağın olmuş halkların sinsi, sessiz ve nefret dolu sığınağıydı.
Yazarın Notu: İşler inanılmaz bir boyuta taşındı arkadaşlar. Barbarların önüne gelen her halkı katledip darmadağın etmesi, o çaresiz ve birbirine yabancı insanları Altan'ın büyük dedesi Demirkan'ın o eski askeri efsanesine tutunmaya zorladı. Gelenler bir kahraman aramıyor, sadece hayatta kalmak için bir akıl arıyorlar. Barbarların onları küçümseyip aramayı bırakması da bu derme çatma ittifaka gölgelerin içinde ordularını toplamak için müthiş bir fırsat verdi. Altan bu çiğ ve ağır gerçeklikle nasıl yüzleşecek? Yorumlarda buluşalım.
Bölüm Arkası Soruları:
1- Barbarların katliamından kaçan farklı halkların, Altan’a biat etmek için değil de sadece hayatta kalacak bir akıl bulmak için gelmesi sizce hikayenin ciddiyetini nasıl etkiliyor?
2- Barbarların kibirlenip bu insanları "bir avuç sinek" gibi görerek aramayı bırakması, ileride Altan’ın kuracağı bu gizli gerilla ordusu karşısında onlara nasıl bir darbe olarak dönecektir?
3- Altan, birbirine bile güvenmeyen bu kırık dökük halklar topluluğunu, beylik laflar etmeden tamamen hayatta kalma stratejisi üzerinden nasıl bir arada tutabilir?
Desteğiniz benim için çok önemli arkadaşlar! Eğer kurguyu beğendiyseniz, gidişatı sardıysa ve her gün gelecek yeni bölümleri sabırsızlıkla bekliyorsanız lütfen beğeni butonuna basmayı unutmayın! Biliyorsunuz, her gün yeni bir bölümle buradayım ve bu tempoda devam edeceğiz! Yarınki bölümde görüşmek üzere, takipte kalın!