Alphard'ın gözkapakları ağır ağır aralandığında, zihni yoğun bir sisin içinde kayboluyordu. Tıslayan bir basınç sesi odayı dolduruyordu. Sırtı soğuk, metal bir masaya yapışmıştı. L-12 laboratuvarının soluk tavan ışıkları doğrudan yüzüne vuruyor, gözlerini rahatsız ediyordu.
Doğrulmaya çalıştı; başının içinde bir şey çatladı sanki. Odanın köşesindeki çelik dolaplar içe göçmüş, üzerlerindeki cam paneller kırık camlar halinde yere dökülmüştü. Ne olmuştu burada? Hafızasında yalnızca siyah bir kan görüntüsü, göğsünü saran dayanılmaz bir yangın ve boğazından kopup gelen, kendi sesine hiç benzemeyen çift tonlu bir çığlık kalmıştı.
"Kıpırdama. Sadece birkaç numune daha almam gerekiyor."
Ses sakin, neredeyse tatlıydı — hasta bir tatlılık. Profesör Nahir, yüzünün sol yanında büyümüş bir morlukla, dudağının kenarında kurumuş bir kan izi ile hemen yanı başında duruyordu. Yara izlerine rağmen gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı; tatmin olmuş, neredeyse hayran bir bakış. Elindeki ince uçlu enjektörü, boynundaki — yeşil sıvının enjekte edildiği — noktaya bastırmış, koyu, neredeyse siyah bir kan çekiyordu, sanki mor bir pırıltısı var gibiydi kanın.
"Ne... ne oldu bana?" Alphard'ın sesi çatlak ve zayıf çıktı.
"Beklediğimden çok daha güçlü bir reaksiyon verdin," dedi Nahir, çektiği numuneyi özenle bir tüpe boşaltırken. Sanki odanın öbür ucuna fırlatılan kendisi değilmiş gibi soğukkanlıydı. "Ama endişelenecek bir şey yok. Biyolojin, Rymrith enerjisiyle eşi görülmemiş bir uyum gösterdi. Testler gerçekten etkileyiciydi, Alphard."
Numune tüplerini metal bir çantaya yerleştirip kilitledi, ardından gri laboratuvar giysilerini Alphard'a uzattı.
"Giyinebilirsin. Gelecek hafta sonu yine gel, farklı testlere devam edeceğiz. Daha yolun çok başındayız." Yüzüne o sahte, medeni maskesini tekrar takarken ekledi: "Şimdi yurduna dönebilirsin. Dinlen." Elini uzatıp 100.000 dirhem değerinde bir çip verdi Alphard'a.
Soru sormaya gücü kalmamıştı. Bedeni ona ait değilmiş gibi ağırdı, iç organları buz kesmişti. Zorlukla giyindi ve kendini o cehennemden dışarı attı. Drazhul Akademisi'nin sokaklarında ilerlerken çevresindeki her şey yabancı ve bulanık görünüyordu. Elindeki para çipini avucunda sımsıkı tutuyordu — sanki bırakırsa, karşılığında verdiği şeyin farkına daha çabuk varacakmış gibi. Para için ruhunu satmıştı, bunu içten içe biliyordu.
Pazar günü olması gerekiyordu. Noah muhtemelen odada, ekranına gömülmüş, hafta sonunun son saatlerini umursamazca tüketiyordu. Alphard tek istediği şeyin yatağa uzanıp günlerce uyumak olduğunu düşündü. Ailesine göndereceği o parayı hak etmişti — bunu kendine tekrarladı, sanki bu cümle vicdanını hafifletecekmiş gibi.
Yurt odalarının kapısına vardığında derin bir nefes aldı ve kapı koluna bastı.
Noah pencerenin önünde duruyor, dışarıdaki duman denizini izliyordu. Kapının sesiyle irkilip döndüğünde, yüzündeki ifade odaya bir anda çökmüş gibiydi. Elindeki metal matarayı fark etmeden yere düşürdü. Gözleri, sanki bir ceset görmüş gibi açıldı;
"Alphard..." Sesi titredi. "Sen... neredesin sen?!"
"Ne demek neredeyim?" dedi Alphard, ağır adımlarla içeri girerken. "Sana iki günlük bir iş bulduğumu söylemiştim. Pazar akşamı döneceğim demedim mi?"
Noah endişeyle bakakaldı: "Ne pazarı... ne iki günü?" Sesi odada çınladı. "Alphard, koca bir haftadır yoksun! Dokuz gün oldu! Polise gitmeyi düşünüyordum!"
"Ne?"
Kelime boğazında takılı kaldı. Zihninde Nahir'in soğukkanlı yüzü yeniden belirdi. Gelecek hafta sonu tekrar gel... Adam onunla oynamıştı. Dokuz gün. Dokuz gün boyunca o kapsülün içinde, o cehennemde ona ne yapmışlardı?
İçinde bir şey uyandı — karanlık, yabancı, korkunç bir şey. Nefesi hızlandı.
Noah telaşla konuşmaya devam ediyordu: "Kimseye ulaşamadım! Sana ne oldu, yüzün bembeyaz! Damarlarına ne oldu senin?!" Noah bir adım öne çıkıp endişeyle omzuna uzandığı an, Alphard'ın içindeki o şeytani yangı şiddetle alevlendi.
"Bana dokunma!"
Ses yine o çift, kalın tonda çıktı — kendine ait olmayan bir ses. Alphard onu fiziksel olarak itmemişti bile. Ama içinden taşan o görünmez güç, odanın havasını bir anda katılaştırdı. Noah, görünmez bir balyoz yemiş gibi geriye fırlayıp duvara çarptı. Pencere camları zangır zangır titredi.
Noah yerde, boğazını tutarak öksürüyor, gözlerinde saf bir dehşetle Alphard'a bakıyordu.
Alphard ellerine baktı. Derisinin altında akan siyah, Rymrith lekeli kanı hissetti. En yakın arkadaşına, dostuna zarar vermişti. Artık kendisi değildi. O lanet olası laboratuvardan bir canavar olarak çıkmıştı.
"Çok... çok özür dilerim..." diye kekeledi, geri geri adımlarken. Bir damla yaş yanağından süzüldü. Noah'ın gözlerindeki korku onu paramparça ediyordu. "Benden uzak dur Noah... Lütfen, benden uzak dur!"
Noah hiç bir şey diyemedi. nutku tutulmuştu.
Alphard arkasını döndü ve eşyalarını bile almadan açık kapıdan Drazhul'un karanlık sokaklarına daldı — nereye gittiğini bilmeden.
Noah ise yerde, dehşet içinde, soluğu kesilmiş ve bitkin bir halde kalakaldı.
Tanımadığı sokaklara gelmişti dalgın bir şekilde yürürken. sırtındaki çantasını hissetti. laboratuvardan çıkarken aldığını hatırlamıyordu. sokağın ortasında çantasını yere koyup içine baktı, telefonu yedek kıyafetleri ve üç beş ıvır zıvır vardı. telefonunu açtı ve tarihi gördü, gerçekten de aradan bir hafta geçmişti:
16 Ekim 2375, Pazar.
Noah'tan ve Lavantadan gelen birsürü cevapsız arama bildirimini gördü. Başka kimse onun yokluğunu farketmezdi zaten. Noah'ı korkutmuş olmanın verdiği çekingenlik yüzünden onunla konuşmaktan çekindi ama yalnız hissettiği için birisiyle konuşmak istiyordu. Untlanet meydanına gidip de Tahara ablayla mı konuşsam diye düşündü. Sonra rymrith maddesinin aslında bir iblis kanı olduğu efsanesini düşündü. diye düşündü Alphard. derin bir pişmanlık duydu. sırf para için vücudunu geri dönüşü olmayacak bir şekilde bir dönüşüme satmıştı. Lavanta hem yaşıtı olması hasebiyle daha rahat hissettirdiği için onu aramaya karar verdi.
Sokağın ortasında etraftaki makineler ve insanların arasında kendisini çok güvensiz hissetti ama sığınabileceği bir yer yoktu. çantası sırtında tekrar yürümeye başladı. Telefondan Lavanta'yı aradı.
Lavanta: "Alphard?!" "orda mısın?"
Alphard: ...
Lavanta: "iyi misin? 9 gündür sana ulaşamıyorum. lütfen cevap ver."
Alphard: "Lavanta burdayım. sadece biraz konuşacak birine ihtiyacım var."
Lavanta: "Tamam nereye geleyim?"
Alphard: "Bilmiyorum, beni tanıyan biri olmayan bir yer olsa daha iyi olur."
Lavanta: "Tamam Sky Lounge'de buluşalım o zaman. hemen şimdi."
Alphard: "Tamam geliyorum."
Saat akşamın dokuzuydu. hava kararmıştı. Drazhulun gece sokaklarından geçiyordu Alphard. gözü hiç bir şey görmüyordu. tuhaf olan korkmuyordu da hiç bir şeyden. Düşüncelere dalmış ve içindeki garip hissin ne olduğunu düşünüyordu. En sonda Akademinin yanındaki iş yerleri komplekslerinin üstündeki içme ve takılma mekanı olan Sky Lounge'ye geldi. Lavanta her zaman oturdukları yerde onu bekliyordu. Alphard'ı görünce şaşırdı. Sanki çok farklı birini görmüş gibiydi. Alphard gidip yanına oturdu.
"Ne oldu sana?" dedi Lavanta direk.
"Farklı mı gözüküyorum?" diye cevapladı Alphard. "Farklı hissediyorum zaten ama"
"Evet hiç eskisi gibi hissettirmiyorsun, sanki biraz yaşlanmış gibisin, vücudun daha büyük gözüküyor."
"Anladım" dedi Alphard. kendini hem kötü hissediyordu. hem de neler olduğuna o bile kendi içinde tam bir açıklık getirememişti. Sonraki haftasonu gideceği 2. seansta Nahir'den daha detaylı bir şekilde neler olduğunu öğrenebilirdi belki. "Her şeyi anlatıcam"
Anlatmaya nasıl başlayacağını bilemedi önce. Kelimeler boğazında birikip birbirine karıştı. Sonra, garsonun getirdiği içeceğe bakarak, en baştan başladı — Nahir'in ilanını gördüğü o alt katman meydanından, imzaladığı o feragatnameden, kapsülün içinde geçen ve kendisine sadece iki gün gibi hissettiren o dokuz günden.
Lavanta hiç sözünü kesmedi. Sadece dinledi, gözleri her cümlede biraz daha büyüyerek.
"700 bin dirhem," dedi Alphard, sesi düzleşerek, sanki başkasının hikâyesini anlatıyormuş gibi. "Kiona için, annem için imzaladım. Ne olduğunu bile tam araştırmadan."
"Simbiyotik Rezonans" dedi, o kelimeleri Nahir'in ağzından çıktığı gibi tekrarlayarak — soğuk, klinik, insanlıktan yoksun. Koltuğa bağlandığı anı, iğnelerin etine saplanışını, damarlarının simsiyaha dönüşünü anlatırken sesi titredi. Lavanta'nın eli, bilmeden masanın üzerinde onunkine yaklaştı ama dokunmadı.
En sona, en ağırını sakladı.
"Noah'a zarar verdim," dedi, gözlerini masadan kaldıramadan. "Bana yaklaştı, sadece endişelendiği için, elini omzuma koymak istedi. Ben... bir şey yapmadım, dokunmadım bile ona. Ama o duvara çarptı, Lavanta. Görünmez bir şey onu fırlattı. Gözlerindeki o bakışı unutamıyorum. Bana canavarmışım gibi baktı." Yutkundu. "Çünkü öyleyim belki de."
Bu son cümleyi söylerken elindeki bardağı fark etmeden kavramıştı. İçindeki o tanıdık soğukluk, o yabancı güç, yeniden damarlarında gezinmeye başlamıştı — bu sefer öfkeyle değil, çıplak bir çaresizlikle beslenerek. Parmaklarının altında bir çatırtı duyuldu.
Cam, avucunda paramparça oldu.
Lavanta irkilip geri çekildi ama çığlık atmadı. Masaya saçılan kırık parçalara, sonra Alphard'ın avucuna baktı — kesilmesi gereken derisinde tek bir çizik bile yoktu, sadece ıslak, tatlı kokulu içecek parmaklarından süzülüyordu.
Sky Lounge'daki birkaç kişi başlarını çevirdi, ama Alphard hızla eliyle kırıkları örtüp gülümsemeye çalıştı — sahte, gergin bir gülümseme. Merak azaldı, insanlar kendi sohbetlerine döndü.
"Alphard," diye fısıldadı Lavanta, sesinde korku yerine tuhaf bir kararlılık vardı. Elini uzatıp onunkini tuttu — kesik yoktu ama ıslaktı hâlâ. "Benden korkma dedin ya. Ben senden korkmuyorum."
Alphard ona baktı, içinde bir ağlama arzusu vardı ama gözleri kurumuş gibiydi, ağlama becerisini yitirmiş gibi.
"Ama sen de görüyorsun artık," dedi, sesi kısık. "Tehlikeli bir şey oldum. Ve bu daha başlangıç. Nahir gelecek hafta sonu için beni yine çağıracak."
Lavanta'nın çenesi sıkıldı. "O zaman gitmeyeceksin."
"Gitmezsem ailem—"
"Bir yolunu buluruz," dedi kız, sesindeki titremeye rağmen kararlıydı. "Ama yalnız değilsin artık, tamam mı? Noah'ı da ikna ederiz. Bir çıkış yolu buluruz."
Alphard cevap vermedi. Sadece gözlerini kapadı, avucundaki kırık camları masaya bırakırken, içindeki o karanlık şeyin sessizce, sabırla beklediğini hissetti — sanki bir gün daha fazlasını isteyeceğini biliyormuş gibi.
Dışarıda, Drazhul'un ışıkları zehirli dumanın üzerinde titreşiyor, gökyüzüne doğru yükselen bir gemi son kez parıldayıp karanlığa karışıyordu.
