Doktor gittikten sonra oda küçülüyor. Fiziksel olarak değil. Oda aynı oda. Aynı beyaz. Aynı yatak. Ama içimde bir şey daralıyor. Sanki duvarlar bana doğru yürümeye başlamış gibi.
Elimi hâlâ göğsümün üzerinde tutuyorum. Kalbim atıyor. Düzenli. Sessiz. Suçlu gibi. Bir şey yapmış da özür diler gibi.
Demek ki mesele şu değilmiş:
Kalbim duracak mı?
Mesele şuymuş:
Kalbim, beni yarı yolda bırakacak.
Yatağın kenarına doğru dönüyorum. Hareket ederken başım hafifçe dönüyor ama duruyorum. Acele etmiyorum. Acele etmek artık bana ait bir refleks değil. Hayat, bana yavaşlamayı kendince öğretmeye başlamış.
Ayaklarımı yere bastığım an, tuhaf bir şey oluyor.
Zemin… eskisi gibi değil.
Soğuk ama tanıdık değil. Sahne zeminindeki o güvenli sertlik yok.
Buradaki zemin beni taşımıyor. Sadece var. İlgisiz. Tarafsız.
Bir süre öylece oturuyorum. Ayaklarım yerde. Ellerim dizlerimde. Başım önde. Sanki bir şey yapmam gerekiyormuş gibi ama ne yapacağımı bilmiyormuşum gibi.
Beni asıl yoran şey, korku değil.
Korku nettir.
Kaçarsın, saklanırsın, ağlarsın.
Ama bu…
Bu bir silinme.
Yavaş yavaş, parça parça.
Kapının önünden yine ayak sesleri geçiyor. Bu sefer duruyor. Kapı açılmıyor. Biri orada. Bekliyor. Sonra devam ediyor. Bu geçişler, bana zamanın aktığını hatırlatıyor. Zaman… beni ilgilendirmeyen ama beni tüketen bir şey.
Pencereyi fark ediyorum. Odaya ilk girdiğimde görmemiştim. Perde yarı kapalı. Kalkıp açmak istiyorum. İstemek kolay. Yapmak zor.
Yine de kalkıyorum.
Ayağa kalktığım an, dünya hafifçe eğiliyor. Düşmüyorum ama bedenim bana bir uyarı gönderiyor. Sessiz ama net.
“Çok da güvenme.”
Perdeyi araladığımda, dışarısı gri. Ne yağmur var ne güneş. İstanbul’un kararsız bir günü. İnsanlar aşağıda yürüyor. Kimisi hızlı. Kimisi yavaş. Kimse yukarı bakmıyor.
Bu hoşuma gidiyor.
Kimsenin bana bakmaması.
Çünkü ben şu an bakılacak biri değilim. Alkışlanacak biri hiç değilim.
Camda kendi yansımamı görüyorum. Solgun. Gözlerimin altı hafif mor. Saçlarım dağınık. Sahnedeki İnci değil bu. Kulisteki de değil.
Bu, bedeninin sınırlarını ilk kez gerçekten fark eden İnci.
Bir süre sonra yoruluyorum. Ayakta durmak… gereksiz bir mücadele gibi geliyor. Yatağa geri dönüyorum. Uzandığımda kalbim biraz daha hızlı atıyor. Sonra yavaşlıyor. Sanki benimle inatlaşıyor.
“Bak,” diyor bana sessizce, “hâlâ buradayım.”
Ama ne kadar?
Bu soru, beynimin arkasında dönüp duruyor. Cevap istemiyor. Sadece var.
Kapı bu sefer gerçekten açılıyor. İçeri bir görevli giriyor. Elinde bir form. Bana uzatıyor. “İmzalamanız gerekiyor,” diyor.
Formu alıyorum. Okumuyorum. İmza atıyorum. Hayatımın en büyük kararları bana sorulmadan verilirken, bu küçük kâğıt parçasını okumamın bir anlamı yok.
Görevli çıkıyor.
O an fark ediyorum:
Kimse bana “Nasılsın?” demiyor.
Herkes “Ne yapabiliriz?” diye bakıyor.
Ama “Nasılsın?” başka bir soru.
Ben nasılım?
Cevap net değil.
Ama bildiğim bir şey var.
Ben sahnede düşmedim sadece.
Ben, geleceğimin bir kısmını kaybettim.
Ve insan, geleceğini kaybettiğinde geçmişi de ağırlaşır.
Gözlerimi kapatıyorum.
Uyumaya çalışmıyorum.
Kaçmıyorum.
Sadece… duruyorum.
Çünkü bazı gerçekler vardır.
Onlardan kaçamazsın.
Onlarla yaşamayı öğrenirsin.
Ve ben, bunu öğrenmeye yeni başlıyorum.
*_*_*_*_*_*_*_*
Seviliyorsunuzzz milleetttttttt 💙 clap clap clapp