Kael’in anlattığı gerçekler, Aria’nın zihninde babasına dair kurduğu o görkemli fildişi kuleyi yerle bir etmişti. Gece boyunca mağaranın soğuk zemininde, kaburgalarındaki sızıdan çok kalbindeki o ağır yükle boğuştu. Şafak vakti, sis vadiyi bir kefen gibi sardığında Kael, hiçbir şey olmamış gibi Aria’yı sarsarak uyandırdı.
"Kalk, prenses," dedi Kael, sesi her zamanki gibi bir kırbaç şaklaması kadar sertti. "Bugün yas tutma günü değil. Bugün, hayatta kalıp kalmayacağının sınavı."
Aria, tutulmuş kaslarını zorlayarak ayağa kalktı. Göz altları morarmıştı ama bakışlarındaki o zayıf parıltı gitmiş, yerine donuk ve amansız bir kararlılık gelmişti. Kael onu mağara sisteminin dışındaki sarp kayalıklara, vadiyi yukarıdan gören gizli bir gözetleme noktasına çıkardı. Ancak tam o sırada, rüzgârın yönü değişti.
Burnuna çarpan o koku... Çürümüş et, yanık metal ve geniz yakan bir duman kokusu.
"Kül Getirenler," diye fısıldadı Aria. Vücudu istemsizce gerildi, parmak uçları titremeye başladı.
Kael’in gri-mavi gözleri kısıldı, burnunu havaya dikip havayı kokladı. "Yalnız değiller. Varg’ın köpekleri de yanlarında. Leş Çukuru’nun kokusunu almışlar. Grimm ve diğerleri mağaranın derinliklerinde saklanabilir ama eğer burayı bulurlarsa hepimizi diri diri yakarlar."
Kayalıkların arasından aşağı baktıklarında, yaklaşık on kişilik bir müfreze gördüler. Başlarında, gümüş rünlerle kaplı siyah bir pelerin giyen bir Kül Getiren büyücüsü vardı. Yanında ise Demir Diş sürüsünün en azılı üç Betası, insan formunda ama her an dönüşmeye hazır bir vahşilikle ilerliyordu.
"Geri çekilip Grimm’e haber vermeliyiz," dedi Aria kısık sesle.
"Hayır," dedi Kael, aniden Aria’nın kolunu kavrayarak. Gözlerinde ilk kez nefretten başka bir şey, vahşi bir heyecan belirdi. "Eğer şimdi kaçarsak izimizi sürerler. Onları burada, bu dar geçitte bitirmeliyiz. Sen büyücüyü oyalayacaksın, ben ise o hain Betaların gırtlaklarını sökeceğim."
Aria şaşkınlıkla ona baktı. "Ben mi? Daha düzgün yumruk atamıyorum Kael!"
"O zaman dönüş Aria! Ya şimdi pençelerini çıkarırsın ya da o büyücü seni bir metal yığınına çevirir!" Kael, bunu söylerken bir an bile tereddüt etmeden kayalıklardan aşağı, bir gölge gibi süzüldü. Havada süzülürken vücudu dehşet verici bir hızla genleşti, giysileri parçalandı ve yere devasa, kömür karası bir kurt olarak indi.
Kael’in kurt formu korkutucuydu. Sıradan bir Alfanın iki katı büyüklüğündeydi ve her adımı toprağı sarsıyordu. Bir kükremeyle en öndeki Betanın üzerine atıldı.
Aria, yukarıda tek başına kalmıştı. Büyücü Morgath’ın yardımcılarından biri olan pelerinli figür, asasını yukarı kaldırdı. Asanın ucundan çıkan mor bir ışık hüzmesi Aria’nın durduğu kayayı havaya uçurdu. Aria, son anda yana yuvarlanarak kurtuldu ama büyücü çoktan gözlerini ona dikmişti.
"Gümüş Pençe’nin son kırıntısı..." dedi büyücü, sesi bir mezar kazıyıcısının küreği gibi gıcırtılıydı. "Varg senin öldüğünü sanıyordu. Seni ona bir hediye olarak götüreceğim."
Büyücü asasını tekrar salladı. Bu sefer havadan kızgın metal iğneler yağmaya başladı. Aria, kayaların arkasına sığınmaya çalıştı ama omzuna saplanan bir iğne canını fena halde yaktı. Aşağıda Kael, üç Betayla birden boğuşuyordu. Birinin boğazını parçalamıştı ama diğer ikisi onu köşeye sıkıştırmıştı. Kael’in siyah postu kan içindeydi.
Aria, Kael’in yere düştüğünü gördüğünde içindeki o bariyer aniden çatladı. Babasının günahları, Kael’in nefreti, Varg’ın ihaneti... Hepsi tek bir noktada birleşti: Saf, dindirilemez bir öfke.
Aria’nın damarlarındaki kan kaynamaya başladı. İnsan formunun o dar sınırları artık ona yetmiyordu. Kemiklerinin kırılıp yeniden şekillenmesinin o dayanılmaz acısını hissetti ama bu sefer bağırmadı. Acıyı bir yakıt olarak kullandı. Gözleri saf gümüş rengine dönerken, vücudundan simsiyah tüyler fışkırdı.
Bir saniye içinde, kayalıkların üzerinde zarif ama bir o kadar da ölümcül bir kurt belirdi. Postu gece yarısı gibi siyahtı ama sırtında babasından miras kalan o gümüşi şerit parlıyordu. Aria, bir gölge gibi büyücünün üzerine atıldı.
Büyücü şaşkınlıkla asasını ona doğrulttu ama Aria çok daha hızlıydı. Pençeleri asayı ikiye bölerken, büyücünün göğsüne indirdiği darbe pelerini parçalayıp geçti. Aria durmadı; büyücünün boğazına yapışıp onu kayalıklardan aşağı fırlattı.
Aşağıya indiğinde, Kael son Betayı yere sermiş, ağır nefesler alarak Aria’ya bakıyordu. İkisi de kurt formundaydı. Kael’in gri-mavi gözleri, Aria’nın gümüşi gözleriyle buluştu. O an, ne geçmişin nefreti ne de sürüler arasındaki kan davası vardı. Sadece iki avcının, ölümün kıyısında birbirine duyduğu o vahşi saygı vardı.
Kael, burnunu Aria’nın boynuna sürterek kısa bir hırıltı çıkardı. Bu, "Fena değildin," demekti. Ama Aria biliyordu ki bu sadece başlangıçtı.
Uzakta, vadinin derinliklerinden daha fazla uluma yükseliyordu. Varg, onların hayatta olduğunu artık biliyordu.
