Grimm, mağaranın gölgelerinden çıkarak Aria’nın karşısına dikildi. Yanında, Aria’nın daha önce görmediği bir figür vardı. Bu adam, Leş Çukuru’nun o sefil görüntüsüne tamamen tezat bir heybetle yürüyordu. Uzun boylu, geniş omuzlu ve her hareketinde gizleyemediği bir asalet taşıyan bu yabancının saçları kömür karasıydı. Gözleri ise fırtınalı bir deniz gibi çalkantılı, gri-mavi bir renkteydi.
"Bu Kael," dedi Grimm, sesi her zamanki gibi buz gibiydi. "Sana hayatta kalmayı o öğretecek. Kendisi bir Alfa kanı taşısa da, sürüsünden geriye kalan tek 'pislik' olduğu için burada bizimle."
Kael, Aria’ya doğru bir adım attı. Bakışlarında bir yabancıya duyulan meraktan çok, yıllanmış, sirkeleşmiş bir nefret vardı. Aria, adamın yüzündeki o keskin, heykelvari hatların arkasında yatan öfkeyi hissettiğinde irkildi. Kael, Aria’nın önünde durdu ve onu tepeden tırnağa, iğrenir gibi süzdü.
"Demek büyük Gümüş Pençe Alkar’ın kıymetli kızı bu," dedi Kael. Sesi derinden geliyordu ve her kelimesi bir tokat gibi Aria’nın yüzünde patlıyordu. "Baban, benim sürümü bir gece baskınında haritadan silerken ne kadar 'adil' bir Alfaydı, değil mi prenses?"
Aria şaşkınlıkla geri çekilmek istedi ama Kael, şimşek hızıyla uzanıp onun boğazını sıktı. Parmakları çelik bir kelepçe gibiydi. Aria nefes alamayarak çırpınırken, Kael yüzünü onun kulağına yaklaştırdı.
"Senin o gümüş kanın, benim kardeşlerimin toprağa akan kanıyla yıkandı. Şimdi burada, bir Omega gibi yerlerde sürünürken benden merhamet bekleme. Sen benim gözümde, babanın günahlarının ete kemiğe bürünmüş halisin. Seni eğitmeyeceğim Aria; seni kıracağım."
Kael, Aria’yı sertçe yere fırlattı. Aria, tozlu zemine çakıldığında kaburgalarındaki sızıyla inledi. Henüz toparlanamadan, Kael elindeki tahta antrenman kılıcını onun yanına attı.
"Kalk! İnsan formunda dövüşmeyi öğrenemezsen, kurt formunda sadece dişlenecek bir et parçası olursun," diye gürledi Kael.
Eğitim, Aria için bir işkence seansına dönüştü. Kael, Aria’nın her hamlesini önceden seziyor, onu defalarca sert tekmelerle yere seriyordu. Aria her ayağa kalktığında, Kael daha acımasız bir darbeyle onu geri gönderiyordu. Aria’nın dudakları patlamış, kaşı açılmıştı; yüzü kendi kanıyla boyanmıştı.
"Zayıfsın!" dedi Kael, Aria’nın karnına attığı sert bir diz darbesiyle onu nefessiz bırakırken. "Baban seni pamuklara sarıp büyütürken, biz dışarıda kemik kemiriyorduk. Şimdi o 'soylu' duruşunu bir kenara bırak da bir hayvan gibi dövüş!"
Aria, yerdeki tozun içinde doğrulmaya çalışırken Kael onun saçlarından kavrayıp başını yukarı kaldırdı. "Bana öyle bakma prenses. O mavi gözlerinde gördüğüm tek şey, yok olan bir geçmişin enkazı. Sen bir Alfa Kraliçe değilsin, sen sadece buradaki diğer pislikler gibi bir hiçsin."
Kael, Aria’yı tekrar çamura doğru itti ve arkasını dönüp yürüdü. "Yarın şafak sökmeden burada olacaksın. Eğer geç kalırsan, Grimm’in rünleri yerine benim pençelerimle tanışırsın. Ve inan bana, ben o rünler kadar nazik davranmam."
Aria, çamurun içinde nefes nefese yatarken Kael’in heybetli sırtına baktı. Nefreti, Kael’in yakışıklı ama zalim yüzünden daha büyüktü. Kael bir Alfaydı, tıpkı babası gibi; ama içinde bastırdığı o devasa güç henüz tam anlamıyla uyanmamıştı. Aria o an yemin etti; Kael’i sadece yenmeyecek, ona boyun eğdirecekti.
Akşam çökerken, Aria’nın bedeni titriyordu. Mağaranın köşesinde kendi yaralarını sarmaya çalışırken, Kael’in uzaktan onu izlediğini, o gri-mavi gözlerdeki nefretin içine gizlenmiş tuhaf, tarif edilemez bir acıyı fark etti. Ama bu acı Aria’yı yumuşatmadı. Aksine, intikam ateşini daha da körükledi.
