İçeriğe geç

Alevlerin Planı

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Alevlerin Planı

Bölüm 2

Başlangıç Ateşi

Parkın birinde rastgele yaşlı bir amcadan duyduğum bir laf vardı. Ben önümde annemin bağcığımı bağlamasını beklerken hemen önümüzdeki bankta ki adam gülümseyerek bana bakıyordu. Annem, bana o gün ne yapmamızı önerebileceğimi sormuştu. Bende en yakın kitapçıya gidip, üzerinde bir çok resmi olan bir kitap almak istediğimi söylemiştim. Annem bağcığımı bağlayıp parkta oynamama devam etmem için bir başka banka geçip oturduğunda yaşlı adam, bana ailemi sevip sevmediğimi sordu. Canımı sıkacak herhangi bir olay yaşayıp yaşamadığımı, iyi arkadaşlarımın olup olmadığını ve onlarla iyi geçinip geçinmediğim gibi bir çok soru sordu. Bende şaşırmış bir vaziyette bütün soruları olumlu anlamda yanıtladım. Gülümsemesi buruklaştırdığında onu üzüp üzmediğimi düşünmüştüm.

“Hiç bir derdin yok yani?” demişti.

“Hayır, yok.” dediğimde gülümsemeye devam etti. Adam uzanıp işaret parmağıyla bir kaç kez kafama dokunup;

“Eğer dertsiz bir başın varsa, bil ki; o baş en yakın zamanda patlayacaktır.” dediğinde hiçbir şey anlamamıştım. Dokuz yaşındaydım. Dertsiz bir başın patlaması, acıtır mıydı? O an korkuyla elimi kafama atıp korumaya çalışmıştım.

Sanıyordum ki, bu yaşlı adam bir katildi ve hemen oracıkta kafamı patlatacaktı. O bu hareketime gülmüştü. Ancak onun gülümsemesi beni daha çok ürkütmüş, ve yaşlı adamı arkamda bırakarak anneme doğru koşmuş ve parktan ayrılmak istediğimi söyletmişti.

O yaşlı adamın sözleri, aylar sonra hayatımın en karanlık anında anlam kazanacağını, sanırım yaşlı adam en başından beri biliyordu. Yaklaşık beş ay sonra, on yaşıma gireli neredeyse üç ay oluyordu.

Bir elimde ayıcığım diğer elimde kardeşim Zehra’nın eli. Anlamaz gözlerle yolun karşısını izliyordum. Yanan bir evi. Algılayamıyordum tam olarak ne olduğunu. Uyanalı henüz yirmi dakika olmuştu. Kapkaranlık gökyüzünün altındaki onlarca insandan birisiydim. Boğazım yanıyordu. Ağlıyordum. Neye ağladığımı hatırlamıyordum.

Niye hatırlamıyordum?

Duman kokusu boğazımı yakıyordu. Yanan ev, yolun karşısındaydı. İki katlı evdeki yangının merkezini anlamak mümkün değildi çünkü çoktan çatıya kadar ulaşmıştı. Her pencerenin içerisinden görünen turuncu ve kırmızı esintiler, ateşin birazdan camlardan taşacağını gösteriyordu. Evin duvarları çoktan kararmıştı ve zeminlerden veya merdivenlerden geldiğini tahmin ettiğim çatırtılar duyuluyordu. İki katlı evin etrafını saran taş duvarlar evi görmeme engel değildi. Başımı biraz kaldırınca evden çıkan dumanların, gökyüzündeki bulutlarla birleştiğini gördüm. Geceyle aramızdaki gri bulutlar, dumanlarla biraz daha kararmıştı. O dumanlar gözlerimi yaşartıyordu. Belki de duman değildi beni ağlatan, çünkü şuanda rüzgar arkamdan vuruyordu ve dumanların bana gelmesi de olanaksızdı.

Ağladığımda uydurduğum bahaneyi hatırladım, gözüme toz mu kaçmıştı? Eğilip Zehra’ya baktım. Salya sümük ağlıyordu. Ama sesini duymuyordum. Her şey bir uğultu gibiydi. Başımı çevirip elimdeki ayıcığa baktım. Kirlenmişti. Bir bacağı yanmıştı. Niye yanmıştı ki? Yanan yer karşımdaki evdi. Benim evim değil. Ayıcığım evde güvendeydi.

Dur bir dakika.

Benim burada ne işim vardı? Yanan yer başkasının evi değil miydi?

Hayır.

Daha on dakika önce olan olayları hatırlamaya başladığımda bir hıçkırık döküldü dudaklarımdan. Bu yana ev benim evimdi! Annem ve babam çıkmamıştı. Onları orada bırakan bendim. Göğsümde aniden bir sancı baş gösterdiğinde bilinçsizle akan göz yaşlarım artmaya başlamıştı. Hıçkırıklar tek tek boğazıma dikildi. Bağırdım. Öyle bir bağırmıştım ki boğazım acımıştı.

Onlarca insan evin etrafına toplanmıştı. Polisler, telaşlı insanları uzaklaştırıp alan açmaya çalışırken itfaiye yangına müdahale ediyordu. Bir çok evin bulunduğu sokak gayet genişti ve onca insanın burada olması kaos gibiydi. Belki de zaten kaostu.

Eve doğru koşmak istedim, annemle babamı kurtarmam gerekiyordu. Zehra’nın elini bırakıp koşmaya başlamıştım ki biri ben daha ikinci adımımı atamadan beni kollarımdan tuttu. Neden tutuyordu? Tutmaması gerekiyordu. Annem ile babamı orda bırakamazdım. Çekiştirdim kollarımı. Kurtulmak istedim. Kalbimin sıkıştığını hissediyordum. Nerden geldiğini hiç bilmediğim bir baskı, tüm bedenimi kaplamıştı. Düşünemiyordum. Nefes alamıyordum, ağzım yarım açık. Başım dönüyor. Kollarımı kurtarmaya çalışırken odağımı kaybetmemeye çalışıyordum. Sesler daha da netleşmeye başladığında önce kime ait olduğunu bilmediğim ve umursamadığım bir çığlık sesi işittim. Sonrasında ağlayan Zehra’nın bağırışları ve arkamdaki kadının konuşmalarını.

Ancak sanki tüm sesleri delen başka uğultular vardı; belki iki yaşımdan beri aşina olduğum ve ardı arkası kesilmeyen yüksek sesler. Silahın patlamasına benzeyen sesler; Belki de gerçekten birçok silahın patlama sesi vardı. Belki de ben uyduruyordum emin değildim... O silah seslerini bir kaç dakika öce başıma almış olduğum darbe yüzünden duyuyor olabilirdim. Ne var ki, şuan kalbimin attığından bile emin değildim. Atmaktan çok yanıyormuş gibi hissediyordum.

Tanımadığım insanların seslerini yorumlamaya uğraşmadım. Şuanda bunu istesem de yapamazdım. Başıma baskı uyguluyordu sanki birisi. Başım bir gemideymişim gibi dönüyordu. Deniz tutmuş gibi hissediyordum. Odak denilen şeyi kaybetmiştim ve göz bebeklerim benden kontrolsüzce her yöne bakıyordu. Midem bulanıyor, başım dönüyordu. Kalbim patlayacakmışçasına atarken, kaslarım sanki ona baskı uyguluyormuş gibiydi, her çarpışında daha çok acıyordu. Adımlarım ise, evime doğruydu.

Vücuduma ne oluyordu?

Ben çırpınmaya devam ettikçe “Oraya gidemezsin Asya” diyordu arkamdaki kadın. “Gitsen de bir şey yapamazsın.” O öyle sanıyordu. Üzerine geçirdiği sabahlığının etekleri kirlenmişti ve ben kirli ellerimle onları daha fazla kirletiyordum. Önemli miydi? Düşülecek bir şey değildi. Yıkık dökük evi söndürmeye çalışan itfaiyelere baktım. Bazıları içeri giriyordu. Ya da giremiyorlardı demeliyim çünkü yıkılmış kapıdan geçemiyorlardı. İtfaiye aracıda sokaktaki açılan kocaman bir çukur nedeniyle girememişti. Yol geniş ve girilebilir haldeydi ancak yolun başında çöken zemin buna engel oluyordu. İtfaiye hortumları evin arkasına doğru ulaşamazdı. Kıyafetlerine rağmen ateşin içinde yürüyemezlerdi. Artık evin bir kapısı yoktu. Onlar yapamazdı belki, ama ben yapabilirdim. Kapının önündeki alevler kimin umurundaydı? Gerekirse o alevlerin içinde, ben kırmızı kısa kollu ve pamuklu pijamalarımla girerdim. Camları kırılmış pencereler ne güne duruyordu? Elbette ben o pencereleri de kullanabilirdim. Sonra annem ile babamın omuzlarından tutarak çıkarırdım dışarı. Neden yapamayaydım ki? Girersem, çıkmasını da becerirdim elbet. Kendimi çok güçlü sanırdım o zamanlar. Babam hep öyle diyordu. Vücudum normal bir çocuğa göre oldukça çevikmiş. Okuldaki büyük sınıflardakiler dahil tüm erkek çocuklardan güçlüydüm. Şimdide babam ve annemi çıkarırdım oradan.

Yapabilirdim değil mi?

Korkum buna izin verir miydi? Onu da geçtim bu kadın izin vermezdi zaten. O yüzden çırpınmayı bıraktım. Kadının izin vermeyecek olması bir bahaneydi. Bunu biliyordum. Korktuğum için bahaneleri önüme seren beynimden nefret ediyordum. Korktuğum şey neydi ki? Az önce alevlerin arasına dalmayı düşünürken şimdi yanmaktan mı korkuyordum? Pencereye tırmanırken düşme ihtimalimden mi korkuyordum yoksa? Hayır, bunların hiç biri değildi. Ben bu facianın nedeninin kendim olduğunu hatırlamıştım. Korktuğum şey annem ve babamı ne halde bulacağımdı. Bu bencillik olur muydu? Galiba bu çok büyük bir bencillik oluyordu seçemiyordum. Ne doğru ne yanlış.?

Geride bıraktığım kardeşimi koruyarak ona sahip çıkmak mı doğru olan?

Yoksa alevlerin arasına girip annem ve babamın gerekirse ölüsünü çıkartmak mı?

Kardeşimi bahane ederek kendimi durdurmam mı yanlış olan?

Yoksa kardeşimi bırakıp ailemin geri kalanını kurtarmayı düşünmem mi?

“Ben bencil miyim baba?” diye fısıldamıştım babama. Cevap gelmemişti.

İki katlı evin çatısı çoktan çökmüştü. Kim bilir kaç tane uçurtmanın yırtılıp oraya düşmesini izlemiştik annemle. Burada çok fazla martı vardı. Uçurtmalarımız etrafında uçuşur dururlardı. Bahçede yaşam namına bir şey görülmüyordu, oysa oradaki çimler ve ağaçlar, duvarlarının dertleri dışarıda bırakan evimde en sevdiğim yerdi. Çoktan pencerelerden taşan tersine akan şelale gibi görünen alevler orada olmasaydı, belki de ben şuan o pencerelerin arkasından dünyaya yine toz pembe bakıyor olurdum. Evin güvenli duvarlarına ne çok tırmanmış ve düşmüştüm, oysa o duvarlar bırak küçük bir kızın tepesine çıkmaya izin vermeyi, ufacık bir göz yaşını bile evde tutmaz ve geçirmezdi içeriye. İçeride sadece ben ve ailem vardık.

Oysa bu toz pembe hayatın sonsuz olmadığını bu güvenli ev ne güzelde gösteriyordu bana. Dertsiz bir baş olmazdı. Kimse bu dünyada mutluluğu zirvelerde yaşayamazdı. Yaşayanın kafası elbet patlardı. Çünkü dünya, uzun süren mutlulukları sevmezdi.

Ben bunu çok geç öğrenmiştim. O yaşlı adam beni uyarmıştı ki.

Oysa neden ben bunu çoktan kafam patlamışken öğreniyordum? Üstelik küçücük bir çocukken. Bahçedeki her çiçek bir bir yandı, bir daha bana coşkuyu aşılamamak üzre. Evin çatısından bir parça düştü bahçedeki bisikletime, mutluluk senin neyine dercesine. Evin kapısı düşmüştü bile. Girebiliyorsan gir kapı açık, diyordu o da. Kundakçılar yaktıktan sonra kaçar, sen kaçma ve yaktıklarını kurtar dedi.

Tüm benliğim, mutluluk ve küçük bir çocuğun acısıyla harmanlanmış evimin ruhu, kardeşimin bakışları... Hepsi aynı şeyi yap diyordu; Kundakçılar kaçar, sen kaçma. Sen kundakçı olma ve yaktıklarını kurtar.

Kundakçılar alçaktır, dediler.

Kundakçılar herkesin hayatını yerle bir edip kaçar ve hayatına bakar.

Sen o alçak Kundakçılar gibi olma.

O gece bir çok ses yakındı bana, yaktıklarını kurtar diye. Bir çok değil, tüm sesler.

Biri hariç. O haindi. Ben haindim çünkü o gece bir Kundakçı’ya dönüşmüştüm. Ben her sese ihanet edip o gece orda durup ailemin yok olmasını izledim. Geçip giden kalabalık, pencereden dışarı izlerken gözünüzün önünde duran tül gibiydi. Görmem gereken şeyi kapatıyor, yine de o manzaradan beni uzaklaştıramıyordu. Yüzlerce insan... Neden bu kadar fazlalardı? Normale göre burada çok daha fazla insan vardı. İçlerinde aşırı resmi görünenler vardı ancak yangından gözlerimi almamı sağlayacak onca garip giyinimli insanın içerisinden sadece bir tanesini gördüm. Yanan evin etrafında toplanan itfaiyecilerin arasına karışmış, sanki orda yokmuş gibi dikilen birisi vardı.

Herkesin yangına baktığı sırada sadece beni izleyen yaşlı bir ihtiyar. Tıknaz, kasketi kafasında, bastonu elindeyken yılların acısını gösteren buruk bir tebessümle klasik bir yaşlı modeli gibiydi aslında. Onu daha önce görmemiş olsaydım, ışığı arkasına aldığı için yüzü seçilmeyen bu adamı gözlerim es geçerdi. “Sen...” diye fısıldadım şok içinde.

Tek elini kaldırdı, işaret parmağıyla bir kaç kez kafasına dokundu bir yaşlı yavaşlığıyla. Yüzündeki buruk tebessüm, işte o an anlam kazandı; Eğer dertsiz bir başın varsa, bil ki o baş en yakın zamanda patlayacaktır.

Kalbim sıkıştığında zaten bir süredir sessiz olan belirsiz göz yaşlarım durdu. Bu o adamdı, aynen böyle söyleyerek beni ürküten bu adamın burada ne işi vardı? Aklımdan onca düşünce geçti, o düşüncelerin her biri belki de yanan evin alevlerinden daha yakıcıydı. Onlarca, yüzlerce soru işareti ve bir tane çıkış yolu görüyordum. Sorular belliydi, çıkış o yaşlı adam olmalıydı.

Korumam gereken kardeşimin elini ikinci defa bıraktım, ki ne zaman tekrar tuttuğunu hatırlamıyordum bile. İlk önce, sebep olduğum şeyi durdurmak için, sonra da yaptığım şeyin cevaplarını almak için. Varlığını bir tek benim gördüğüm adama doğru bir kaç adım attım. Ayıcığımı ise elimde tutmaya devam ettim. Bu sefer beni tutmaya çalışanı kim olursa olsun pataklardım.

“Abla!” Zehra’nın bana seslenmesine rağmen durmadım. Almam gereken cevaplar vardı. “Abla dur!” Peşimden gelmeye başladığını zor fark ettim.

“Abla gitme!” Elimi yakaladı. Boyu belime zaten zor geliyordu. Asılıp beni durdurmaya çalıştı ancak ben hâlâ o yaşlı adamın gözlerine bakıyordum. Oradaydı. Binlerce soru işaretinin olası cevabı işte oradaydı. Onu gören yoktu sanki. Kimse onun olduğu tarafa bakmıyordu. O hiç yokmuş gibi, hiç var olmamış gibi.

Eğer ben onu görebiliyorsam gerisine gerek yoktu. Zehra’ya dönmeden “Bırak Zehra.” dedim sadece. Burnunu çekip elime daha çok asıldı. Şimdi peşimden sürükleniyordu.

“Abla gitme. Babam senin ateşe gittiğini görürse çok üzülür.” Durdum. Yönüm hala eve doğruydu ve ben oraya yürüyormuşum gibi görünüyordum. Zehra yanımdaydı, gittiğim yerin yaşlı adamın olduğu tarafa olduğunu nasıl fark etmezdi? Omzumun üzerinden ona baktım. “Babam onun için ateşe gittiğimi görürse üzülür,” dedim duygudan yoksun bir sesle. Ağlamam durmuştu. Ona yaşlı adamdan bahsetmeyecektim.

“Ben kendim için ateşe gidiyorum. Babam kendim için bir şey yaptığımı görürse çok sevinir Zehra.” Sözlerimden hiç bir şey anlamadı. Anlamasını da istemedim. Tekrar önüme döndüğümde yaşlı adam orada yoktu. Sadece birkaç saniye güzümü kaçırmıştım, şimdi neredeydi? Telaşla etrafıma baktım ama hiç bir yerde yoktu. Yoksa o sadece benim beynime ait bir oyun muydu? Bir kayıp yaşamış gibi hissetmedim. Hiç umursamadım ve yeniden eve baktım.

Ben evi izlerken yanımıza polisler geldi. Zehra da bende onları pek umursamamıştık ancak Zehra daha fazla ayakta duramadı. Onu bir yere götürmüşlerdi. Ama ben ne kadar inat etseler de kaldırımda oturup annem ve babamın çıkmasını beklemiştim. Bir kadın polis beni kucağına almaya çalışmıştı ama buna izin vermemiştim. Sandıklarından daha güçlüydüm, yangını izlemeye devam ettim. Elimde hala sağ bacağı yanmış ayıcığımı tutuyordum.

Ben orda son umutla gelmelerini beklerken içeride, yanan evde, evimde annem ve babam ömür denilen şeyi sonlandırmışlardı. Komşular polisler bize yalnız olmadığımızı söylüyorlardı. Yapabildiğim tek şey yüzlerine bakıp ne dediklerini anlamaya çalışmaktı. Zaten öksüz ve yetim kalmış bir kızın ilk şok anlarında ne kadar konuşmasını bekleyebilirdiniz ki?

Kısaca o yangından sonra kurtulan sadece ben, kardeşim ve ayıcığımdı.

Benim yüzümden.

Benim artık bir ailem olmadığına inandırmaya çalıştılar uzun süre. Komşular, polisler, öğretmenlerimiz... hepsi artık yalnız olduğumuzu söylüyordu.

Benim yüzümden.

Annen ve baban yok, diyorlardı. Kabullenin, bunu anlamamak sadece acı verir.

Benim yüzümden.

O zamanlarda bize bu cümleleri söyleyen herkesten nefret etmiştim. Hâlâ daha ediyordum. Küçücük iki çocuğa, kayıplarını söylemek o kadar kolay mıydı? Onlar bunu o kadar kolay atlatmışken, yükün altında ezilen sadece bizim, ufacık bedenlerimiz miydi? İnanmamıştım. İnatlarına annem ve babamın yaşadığını düşünmüştüm. Zehra’nın da onları dinlemesini istememiştim. Onları dinlemelerini tembih ederken aslında çoktan olanları anladığını biliyordum.

Benim dağlar gibi koskocaman babam vardı. Omuzları hep dik yürür, başı yere gelmezdi benim babamın. Annemin gözü karaydı. Hep bir çözüm yolu bulur, zekasıyla herkesi sollardı. Her şeyi bilirdi minik Asya’nın gözünde. İkisi de o yangından çıkacak kadar güçlü sanırdı küçüklüğüm.

Değillermiş.

O yangında küllerini bile bulamadılar ikisinde. Bedenleri yangında yanmış, enkaz altında parçalanmış, külleri bile yanmıştı. Beni inandıramayan bir şeyde buydu; Hani nerede cansız bedenleri? Külleri dahi yok ortada?

Anlayacağınız, dertsiz başım patlamıştı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.