İçeriğe geç

Alçin ve 7 dipsiz kuyu

Bölüm 5 · 6 dk okuma

Alçin ve 7 dipsiz kuyu

Bölüm 5

5.BÖLÜM YALNIZLIK VADİSİ

Çok uzun süredir hiçbir şey düşünmeden uçuyordu Alçın. İstek Vadisi onu fiziksel olarak zorlamasa da, hem kalben hem de zihinsel olarak çok yorulmuştu. Elinde olsa, bir sonraki görevi olan Yalnızlık Vadisi’ne hemen gitmezdi belki de. Şu anki ruh halinin nasıl olduğu ve ne yapması gerektiğini kendisi bile bilmiyordu. Bir robot misali hedefine ilerliyordu sadece. İçten içe “kendini toplamalısın, sıradaki sınavın hakkında hiçbir fikrin yok” dese de, bir faydası olmuyordu. Aslında onun canını asıl sıkan şeyse, bu ve bundan sonraki vadiler hakkında hiçbir fikri olmamasıydı. Nasıl bir zorluk seviyesi vardı? Ya da o vadiye ulaşan başka kişiler var mıydı? Gibi bir sürü düşünce geçiyordu kafasında…

Artık kanatlarının yorulduğunu ve hatta acıdığını hissedebiliyordu; daha fazla uçamazdı. İnsan formuna dönüşmesi lazımdı ki, zaten vadiye de yaklaşmıştı. İçini göremiyordu, lakin dışarıdan siyahın hâkim olduğu, kırmızı rengin ise onun arkasından varlığını belli ettiği gözüküyordu. Gücü tamamen tükenmişti; zar zor yere inebildi, insan formuna dönüşmeden önce. Birkaç dakika dinlendikten sonra yürümeye devam etti. Yürürken aynı zamanda uzaklardan gördüğü vadi hakkında düşünmeye başlamıştı. “Çok kolay bir sınav olmayacak gibi, çok korkunç gözüküyordu ve eminim içi de pek eğlenceli değildir” dedi. Vadinin içine yaklaştığını, garip seslerden anlamıyordu bu sefer; etrafa yayılan siyah ve kırmızı renkten anlıyordu. Bir de diğer vadilerden farkı, ona kapının yolunu gösteren iki taştan anlıyordu. İki yürüyen taş, ikisi de vadinin rengindeydi: biri simsiyah, diğeri kırmızı…

“İşte şimdi sınavım başlıyor” dedi korku ve tedirgin bir ses tonuyla.

Taşlarla birkaç adım gittikten sonra siyah taş ve kırmızı taş Alçın’a dönüp şunları söylediler:

Siyah taş: “Bu kapıdan içeri giren herkesi korkular sarar. İçeride bir sürü kişi olmasına rağmen sadece kendisi varmış gibi endişelenir.”

Kırmızı taş: “Acıktığında sadece kendisini düşünür. Bu yüzden tek başına yemek aramaya gider. Başarılı olamayarak büyük hayvanlara yem olur.”

Siyah taş: “Kendi başına hareket etmeyi seçen kişiler yönlerini de tek başına bulmaya çalışır.”

Kırmızı taş: “Böylece kendileri dışında kimse yokmuş gibi hisseder ve yalnız kalır.”

İkisi birlikte: “Milyonlarca kişi aynı amaçla burada olduğunu unutur, yalnızlıktan kaybolur.”

Taşların cümleleri bitince kapıya dönüştüler; yukarıda gördüğü renklerden oluşan bir kapı oldu. Siyahın hâkim olduğu, kırmızı rengin ise arkasından varlığını belli ettiği bir kapıydı. Yavaş adımlarla açılan kapıdan içeri girmeye başladı. Her adım attığında bulunduğu ortam belirginleşmeye başlıyordu, fakat normal olmayan şeyler olduğunu hissedebiliyordu. Anılarının hafızasından yavaş yavaş silindiğini fark etti. Kapıdan içeriye son adımını atmasıyla, bütün anıları da yok olmuştu Alçın’ın. Kimdi, görevi neydi, hatta ondan da önemlisi bu korkunç vadiye neden gelmişti? Tek bir şey hatırlıyordu Alçın; o da “görev” kelimesiydi. Bomboş gözlerle bulunduğu yere bakmaya başladı. Karşısında küçük bir kulübeye benzeyen bir ev vardı. Çevresinde gözüken tek şey bu ev olduğundan, oraya gitmekten başka şansı da yoktu. Eve yaklaştı ve kapıya vurdu. Hafifçe kendiliğinden açılan kapıdan içeri girdi.

Evin içinde, kapının hemen solunda mutfağa benzer bir yer vardı. Bir tane ne çok büyük ne de çok küçük, orta büyüklükte bir pencere vardı; çeşmenin bir tık gerisinde kalıyordu, başkada bir şey yoktu. Ne buzdolabı ne de yemek masası vardı; bu yüzden tam mutfak değildi ama salon da değildi, çünkü salon kapının tam sağında kalıyordu. Minderlerden yapılmış oturma yerleri vardı; duvarlarda küçük çerçeveler bulunuyordu. Üç veya dört tane çerçeve olmasına rağmen tek bir resim vardı; bu bir kuş resmi idi. Bir kanadı kırmızı, diğer kanadı ise maviydi. Evin içi simsiyah olmasına rağmen etraf çok net görünüyordu. Kısa bir süre daha evin içini incelemeye devam ettikten sonra, ardı arkası kesilmeyen sorular sormaya başladı Alçın:

“Neden buradayım? Niye geldim buraya? Hem burası neresi? Niye hiçbir şey hatırlamıyorum? Bu kocaman vadide tek ben mi varım? Niye başka kimseyi görmüyorum…”

Hem bu soruları düşünüyor hem de bir yandan evin içini gözlemlemeye devam ediyordu. Bir süre sonra çok yorgun olduğunu hissetti; azıcık dinlenmek için karşısında duran minderlerin üzerine uzandı. Amacı uyumak değildi aslında, sadece biraz dinlenip geri kalkmaktı. Fakat göz kapaklarına engel olamadı ve uykuya daldı. Bir süre sonra korkarak uyandı Alçın; uyandıktan sonra söylediği ilk kelime ise “bulmak” oldu. Rüyasını hatırlamasa da çok korktuğu kesindi. Hızla ayağa kalktı ve bulunduğu bu garip yerden kurtulmak istiyordu. Dışarıda olmak ona kendini biraz daha iyi hissettirmişti. Bir süre evin önünde kaldıktan sonra artık bir şeyler yapması gerektiğini biliyordu. Hafızası bomboş olsa da kendini tanıyordu; bu karanlığın ve kırmızının hâkim olduğu yere boşuna gelmemişti. Biraz yürürse emindi ki kendi gibi birkaç kişi ile karşılaşabilirdi. Ama önce hangi yöne doğru gitmesi gerektiğine karar vermesi lazımdı: simsiyah olan sağ tarafa mı, yoksa azıcık bile gözüken kırmızının olduğu sol taraf mı? Kırmızı, Alçın’a pek güven hissi vermese de içinden geçen ses inatla sol taraf diyordu. Yapabileceği ve güveneceği tek seçenek iç sesi olduğu için sol tarafı seçti ve o yöne doğru yürümeye devam etti. Tam da tahmin ettiği gibi, onun gibi birkaç kişi daha gördü Alçın yolda ama gördüğü insanlar, sanki onu fark etmemiş gibi yanından yürümeye devam ediyorlardı. Bu yüzden de Alçın kimseyi durduramıyordu. Bu sebeple sessizce yolda yürümeye devam etti. Yoluna devam ettikçe, sesi ona yabancı gelmeyen bir kuş sesi duydu ve her adım attıkça ses belirginleşmeye çalışıyordu. Kuş, sanki çığlık atar gibi ötüyordu. Bu ses, Alçın’ın kendisini rahatsız hissetmesine ve başının dönmesine neden oluyordu; elleriyle kulaklarını kapatıp “Sus, lütfen, lütfen sus” diyebildi sadece ama kuş sesini daha da yükseltiyordu sanki. Onunla aynı yönde olan kişiler, kuşun çıkardığı sese dayanamayıp kaçtılar. Kaçan kişileri gören...

Alçın artık bu yolda yalnız kaldığını anlamıştı. Alçın’ın canı giderek daha çok yanıyordu. Acıya dayanamayan Alçın’ın gözlerinden yaşlar inmeye başladı. Buna rağmen, yürümeye zor da olsa devam ediyordu; ta ki kuşun son sesini duyana kadar. Kuş öyle bir öttü ki, Alçın acı ile yere çöktü. Ellerini kulaklarını olabildiğince kapatmaya çalıştı ve bir yandan da “Sus, lütfen, canımı yakıyorsun” diyebildi, yalvaran bir ses tonuyla. Acıdan kıvranırken, kendisinin de dönüşebildiğini hatırladı Alçın. O bir kuştu ve dönüşmeyi başarabilirse bu acıya da katlanmak zorunda kalmazdı belki de. O zaman kuşun bu denli öttüğünü de anlardı. Yavaşça ayağa kalktı, zor da olsa ellerini kulaklarından çekti, yavaşça yürüdü ve dönüşmeyi denedi. Birkaç denemeden sonra dönüşmeyi başardı; acı dolu sesi duymuyor ve en önemlisi artık canı yanmıyordu. Kendi ile ilgili bir şey hatırlamasına sevindi Alçın. Ama şimdi bunu düşünmenin sırası değildi; kuşun yanına gidip neden o kadar şiddetli bir şekilde öttüğünü anlaması lazımdı. Yavaş yavaş yükselmeye çalışırken, bir bir her şeyi hatırladı Alçın ve bu duyduğu acı dolu çığlığı “aşk vadisinde” duymuştu. Hem sevinç hem de korku dolu bir sesle “Olamaz, sınav!” diye bağırdı. Yanına yaklaştığı kırmızı kuşun rengi maviye döndü; kuş, Alçın’a doğru dönerek “Sınavın bitti. Bu vadiyi başarılı bir şekilde uzun süre sonra tamamlayan ilk sen oldun, kızıl çalı kuşu” deyip kanatlarını hızlıca çırptı ve ortadan kayboldu. Giderken “Eğer vadiden çıkmak istersen, en kısa sürede küçük bir ev bulmalısın” dedi ve ortadan kayboldu. Çok zamanının kalmadığını anlayan Alçın, garip görünümlü evi bulmaya doğru hızla kanat çırptı ve evi bulduğunda, yavaş yavaş silindiğini gördü. Yorgun olmasına rağmen hızlıca eve yetişmeye çalıştı ve gördüğü ilk pencereden içeri girmeyi başardı, son anda.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.