O geceden sonra aralarındaki şey artık bir düşmanlık değildi; adlandırılması imkansız, sessiz bir anlaşmaydı. Sınıfta yine birbirlerine laf sokuyorlar, yine zıt tezleri savunuyorlardı ama artık gözlerinde o eski soğukluk yoktu. Her kelimenin altında, sadece ikisinin bildiği gizli bir dil akıyordu.
Yılbaşı mukavelesi olarak okulun düzenlediği tiyatro gösterisinin arkasında, dekorların arasında kaldıkları o akşamüstü, her şeyin nihayete ereceği an geldi. Sahnede prova yapanların sesleri uzaktan boğuk bir şekilde geliyordu. Eftal, elindeki elbiseleri askıya asmaya çalışırken Alaz arkasından yaklaştı. Gölgesi, Eftal’in üzerine düştü.
Eftal arkasını dönmedi ama Alaz’ın varlığını, tenindeki her bir gözenekle hissetti. "Yine ne var, Alaz?" diye sordu, sesi bir iç çekiş gibiydi.
Alaz, Eftal’in omzunun üzerinden uzanıp askıyı elinden aldı ve kenara bıraktı. Eftal’i yavaşça kendine doğru çevirdi. Aralarındaki mesafe o kadar azdı ki, Alaz’ın nefesi Eftal’in alnına değiyordu.
"Bana bakmanı istiyorum," dedi Alaz.
"Rol yapmadan. O nefret kılıcını indirdiğinde geriye ne kaldığını görmek istiyorum."
Eftal başını kaldırıp Alaz’ın kömür karası gözlerine baktı. "Geriye hiçbir şey kalmıyor. Sadece... koca bir boşluk."
Alaz elini kaldırdı, parmak uçları Eftal’in yanağına hafifçe dokundu. Dokunuşu, sanki dünyanın en kırılgan porselenine dokunuyormuş gibi ürkek ve saygılıydı. Eftal bu dokunuşla ürperdi ama geri çekilmedi.
"O boşluğu ben doldurmak istiyorum," dedi Alaz, sesi kalbinin ritmiyle eşzamanlı bir tonda titreyerek. "Sen benim ömrüm boyunca rastladığım en derin uçurumsun, Eftal. İnsan bir uçurumun kenarında durduğunda düşmekten korkar ya, ben senin kenarında durduğumdan beri sadece sana düşmenin, sende kaybolmanın delicesine arzusunu taşıyorum. Gözlerindeki o karanlık, benim görebildiğim tek gökyüzü. Beni o gökyüzünden mahrum bırakma."
Eftal’in gözlerinden bir damla yaş süzüldü, Alaz’ın parmak ucuna düştü. O an, lise panoları, sınavlar, koridorlardaki anlamsız gürültüler, geçmişin tüm kırgınlıkları silindi. Sadece iki ruh kaldı; birbirini acıtarak büyüyen, düşmanlığın sınırlarında gezinirken aşkın en saf halini bulan iki ruh.
"Senden nefret etmeye çalışmak," dedi Eftal, sesi neredeyse duyulmayacak kadar kısıktı, "hayatımda yaptığım en zor şeydi. Ve ben ilk defa bir savaşı kaybetmek istiyorum."
Alaz, Eftal’in yüzünü iki elinin arasına aldı. Alınlarını birbirine dayadıklarında, dışarıdaki dünyanın hiçbir önemi kalmamıştı. Onlar, birbirinin yaralarından sızan ışıkta, en büyük düşmanlıklarından en sarsıcı aşkı doğurmuşlardı. Ankara’nın ayazı dışarıda devam ediyordu ama o karanlık dekor odasında, iki kalbin çarpıntısı kışı çoktan geride bırakmıştı…