Sevgili okurlarım,
Birlikte Aras'ın iç dünyasına misafir olmaya ne dersiniz?
-------
Sessiz sakin sokaklarda ne aradığını bilmeyen, omuzları düşmüş , gözleri o kadar kederli ve yüzüne sinmiş bir nefret ifadesiyle dolaşıyordu. Karanlık yoldaydı kendini bitirmek için çabalıyor gibiydi.
Sokağın sonunda bulunan büfeden bir kaç bir şeyler alıp o sessiz sakin sokaklarda yürümeye devam etti.
Sokağın sessizliğini bozan adamın yürüme sesi ve elindeki poşetin içerisinde bulunan şişelerdi.
Bir evin kapısının öne gelip durdu. Sessizce etrafına baktı. Gözlerini gecenin karanlığına çevirdi. Gökyüzüne bakarak:
“Affedin. Affedin beni...”
Gözlerinin dolmasıyla birlikte hemen cebinden anahtarını çıkartıp kapıyı açıp içeriye girdi. Hep yaptığı gibi odaya geçmeden mutfaktan bardak alıp, oturma odasına doğru ilerledi.
Eline telefonunu alıp müzik açmak istedi. Ama durdu. Gözlerinden akan yaşlar telefonun ekranına düşmüştü. Onu silip. Tekrardan müzik açmak için tuşlamaya başladı. Müzik sayfasından hiç bilmediği önüne çıkan o müziği açtı. ‘Ufuk Beydemir-Hiç’
‘Çökmüş akşam üstüme yığılmışım yerlere, kalmışım
Olur olmadık bir anda gelir yakalar bu his seni, ah seni...’
Diyordu şarkı sanki onu anlatıyordu. Poşetin içerisinden çıkarttığı şişenin ağzını açıp bardağa yavaş yavaş döktü. Sanki o bardağa tüm derdini döküyordu. Tüm derdi o bardakla son bulacak gibi.
Şişeyi masaya bıraktı ve bardağı eline aldı. Şarkıda:
‘Yakmışım da ben de yanmışım
Takılmış geçmişe kalmışım...’
Diye devam ediyordu:
“Geçmiş aslında geçti mi?”
Sustu. Elinde ki bardağı sertçe içip masaya vurdu. Dinmeyen ve susmak bilmeyen acıları için bir kez daha doldurdu o bardağı. O bardak bir kez daha doldu. Acılarını dindirmek için bir nebzede olsa susturmak için tekrar tekrar doldu.
Kafasını iki elinin arasına aldı. Kafasındaki sesler susmuştu. Acılar hafiflemişti. Bir ses duydu. Bu ses müzikten gelmiyordu. Kafasını kaldırdı.
Karşısında canından çok sevdiği annesi vardı. Oturmuş bir şeyler söylüyordu:
“Ah be oğlum. Yetmedi mi yetmedi mi kendini bitirdiğin. Yetmedi mi? Seni özlüyoruz ama sen?”
Alkolün verdiği etkiyle konuşması biraz yavaş ve sakindi:
“Annem... Özledim o kadar özledim ki sizi... İçimde susmak bilmeyen bir şey var... İçimde bir boşluk var... Beni bu iğrenç dünyada bırakıp gittiniz...”
“ Güçlü ol oğlum. Güçlü. Bizi her özlediğinde gökyüzüne bak biz oradayız...”
Ayağa kalkmaya çalıştı ama yapamadı. Denedi tekrar. Ayakta zor duruyordu. Kaç bardak içti kendisi bile bilmiyordu. Tek istediği annesine bir kez sarılmak. Ayağa kalkmasıyla yere düştü...
Düştüğü yerde ağladı. Bir çocuk edasıyla kaybolmuş ve bulunmasını istediği şey için ağlıyordu. Ayaklarını karnına çekti. Susmayan ağlamalar evin duvarlarında yankılandı.
Kaç saat ağladı. Kaç saat öyle kaldı bilmiyordu. Tek hatırladığı, kendi adını defalarca duymasıydı.
1 Saat Sonra
“Aras manyak mısın. Bu ne ya bu ne?”
“Bilmiyor musun tanıştırayım bu alkol, alkol bu da Batu yani Batuhan. Bakın nasıl güzel tanıştırdım sizi.”
“Ya sabır, ya sabır. Ben onu mu sordum Aras. İçme şu zıkkımı. Ne değiştiriyor ne değiştiriyor.”
“Neyi mi değiştiriyor.”
Aras kafasını işaret ederken konuşmaya devam etti:
“Şurada susmayan şeyler var onu susturuyor. Bir de şu kalbimde olan boşluğu hatırlatmıyor. Bu konuşmayı defalarca yaptık. Ben nasihat işini geçeli çok oldu. Neden geldin niye?”
“Seni merak ettim. Hem...”
Aras ayağa kalkarak:
“Yeter yeter ya bıktım her şeyden hayatın üzerime geldiği yetmiyor birde siz geliyorsunuz.”
“Gardaşım.”
“Başlatma gardaşına. Yeter diyorum siz üzerime geldikçe bunalıyorum. Kafayı toplamak için içiyorum. Onu bile çok görüyorsunuz. Benim acım derin...”
Batuhan ayağa kalkarak, Aras’a sarıldı:
“ Gardaşım gözlerimin önünde eriyorsun bitiriyorsun kendini. Buna çare bulmak istiyorum. İzin vermiyorsun kimseyi yaklaştırmıyorsun kendine...”
“İstemiyorum. Kimseyi istemiyorum. Çünkü ben herkese zarar veriyorum.”
“Gel biz gidip hava alalım. Daraldık burada.”
“İstemiyorum sen git.”
Aras tekrar oturdu. Eline tekrar şişeyi aldı:
“Gideyim de biraz daha iç değil mi?”
Aras gülerek:
“Hahaha kardeşini iyi tanıyorsun. Dur sana da bardak getireyim.”
Aras ayağa kalkacakken:
“Otur lan. Ben alıp gelirim. Madem içeceksin. Birlikte komaya girelim.”
Aras hafif gülümsedi.
İçmekle bulmuştu çözümü. Gündüzleri şen şakrak iken akşamları tam tersiydi. Hayatı böyle idare etmeye çalışıyordu.
Hayatın acısı bu değil miydi. Gündüzleri güldürüyor, geceleri ağlatıyordu. Buna bir çözüm bulmak lazımdı ama yoktu.
Çözümü olmayan bir derde itmişti kendini Aras. Kendinden öyle uzaklaşmış ki şuan ki kendim dediği kişi bile kendi değildi. Asıl benliğini karanlığa itmişti. Kendini o karanlıktan kurtarmak için ne kadar çabalarsa çabalasın olmamıştı.
O gün ikisi de bir kez daha içti geçmişlerine. Susturmak için, acılarını dindirmek için, özlemlerini dindirmek için...
Sabahın 7’sinde işe gitmek için uyanması lazımdı. Hazırlanması gerekiyordu. Ama hala uyuyordu. Baş ucunda ki alarm ne kadar çalsa da umursamıyor ve uyumaya devam ediyordu.
Uykusu o kadar derindi ki uyanması mucize gibiydi. Çalan telefonu 5. aramasında açtı. Arayan müdürüydü. Zorla gözlerini açıp telefonu aldı. Ekrana bakmasıyla hemen açtı:
“Neredesin oğlum sen. Saat kaç oldu?”
“Hemen geliyorum. Uykuya kalmışım abi.”
“5 dakikaya burada ol.”
Telefon kapandı. Aras hemen gidip elini yüzünü yıkayıp evden çıktı.
Her sabahçı olduğunda bu durumu yaşıyordu. O yüzden sabahçı olduğu zaman içmemeye başlayacaktı. Sırf arayıp neredesin demesinler diye.
Bedeni ne kadar işte olsa da ruhen orada değildi. Yüzünden de anlaşılacağı gibiydi. Hüzünlü gözlerle etrafa bakmamak için çabalarken gözleri ele veriyordu. Gözlerinden anlaşılıyordu. Hayata ne kadar kırgın, ne kadar öfkeli olduğunu gösteriyordu.
Hep intikam almak istemişti hayattan ama becerememişti. Hep yarım kalmıştı. Öfkesini her çıkaramadığın da kendi benliğini bir adım daha karanlığa mahkum etmişti.
Çok garip değil mi? Ne kadar çabalarsan çabala hep kendini kaybeden sen oluyorsun. Olmuyordu bazı şeyler. Ya da bizler beceremiyorduk.
Gitmek gerekir bazen derler ya işte nereye gitmek gerekir bunu söylemediler. Nereye gidecektik? Bilen var mı?
Öfkesini, nefretini, özlemini dindirmek için akşamı bekliyordu. Günün çabuk bitmesini istiyordu. Ama bitmiyordu. Sanki gün onun için yazılmamıştı.
Bir çocuk görünce hemen onunla ilgilenip etrafta annesini arar. Annesizliği en acı şekilde öğrenmişti. En berbat bir şekilde.
Hiç bir çocuk annesiz olmamalı. Anneler neden ölümsüz değil?
Aras işten çıkıp bir sigara çıkardı cebinden. Yaktı sigarasını. Kafasında susmayan şeyler artık ona zarar veriyordu. Bunun farkında değildi. Tek derdi kafasındakileri ve kalbindekileri susturmaktı.
Sokaklardan geçip evine geldi. Kapıyı açıp içeriye girdi. Kendi dünyasına evine. Gözlerinin önünde canlanan o eski anılar bir bir geçti gözlerinin önünden.
Annesi bir telaş içinde mutfakta yemek yapıyordu. Çünkü deli oğlu gelip ‘Kurt gibi açım.’ diyecekti...
Gözleri doldu. Ne yapacaktı? Atlatamıyordu. Yok sayamıyordu. Hep kendini suçluyordu. Dünyanın düzenini değiştiremediği için dünyanın iğrenç kurallarına bir kez daha yenildiği için...
Garip bir dünya da yaşıyoruz kimsenin istemediği ve bir taraftan da istediği bu iğrenç dünya da yaşıyoruz. Düzeni kabullenmeyip yaşamaya çalışanlar var. Maalesef ki o düzene göre yaşıyoruz sadece kabullenmediğimizi söyleyip duruyoruz...
Ne zaman bu düzeni değiştireceğiz? Bu kurallar çok acımasız. Bir çocuğun ailesini, bir hayatın sönüşü... Bunlar gibi binlerce cümleler. Sadece yaptığımız susmak. Hiç bir şey yapmadan susmayı tercih ettik...
Aras her zaman ki gibi düzenine devam ediyordu. Kafasında susmayan şeyleri susturmak için içmeye devam ediyordu.
“Ah be dünya... Sana karşı içiyorum bak gökyüzün aynı kafamda susmayan şeyler gibi karışık... Bitmeyen acılar yaratmışsın kendine dünya. Kendi önce kıtalara bölmüşsün. Acıların dinmemiş. Tekrar ülkelere bölüp yine yetememişsin kendi acılarına, ülkeleri de şehirlere bölmüşsün... Gel bugünde sana içelim karşılıklı...”
Sarhoş olup gezmek mi her şeyi iyi yapacaktı...
“Ayıkken çekilmiyorsun be dünya...”
Anlamıyor dünya bizi sanıp kendimize bir teselli ararız. Sonunda buluruz. O da bizi bitiren şey olduğunu bilmeden ona tutunuruz.
Psikolojik destek almak istemiyordu Aras. Çünkü kendini anlayabilecek kimse yoktu bu dünyada. Annesi anlardı tek onu. Annesini istiyordu.
İhanetler içinde geçmiş hayatı. Birine güvenmek onun için biraz zordu. Önce onun hayat süzgecinden geçirip öyle güvenirdi veya aynı acıları yaşaması gerekiyordu.
Acılar farklıdır. Tepkiler her zaman farklı. Kimisi acılarına gülerek yaklaşırken, kimisi kendini kendinden uzaklaştırır. Her ikisi de kötü bir durum ama en kötüsü ikinci olan kendini kendinden uzaklaştırmak.
Aras kendini kendisinden uzaklaştırmıştı. Bir başka biri olup çıkmıştı. Aynaya her bakışında kendisine olan özlemi görse de bir şey yapmıyordu. Kaçmaktan başka...
Aras kendini bulmayı hiç denemedi. Korktu. Korkusu onu bambaşka biri yaptı...
Aras her sabah baş ağrısı ile uyanıp işlerini halledip eve geldiğinde ise çok fazla içmekten sızıyordu.
Onu merak eden arkadaşları yanına gelip görüp giderlerdi veya orada yanında kalırdı.
Hayatı aynı düzende devam ediyordu. Ne bir ekleme yapıyor ne de bir şeyler çıkartıyordu.
Anne özlemi kendisini bitirmek üzereydi. Daha fazla dayanamayıp arkadaşı Batuhan’ı alıp gitmek için aradı:
“Ne yapıyorsun gardaşım?”
“Ne yapalım bildiğin gibi işler ile uğraşıyorum.”
“Ya senden bir şey isteyecektim. Bugün annemin yanına gidelim mi?”
“Tamam gidelim. Olur.”
“Tamam. Haber bekliyorum senden.”
“1 saate geliyorum.”
Telefonu kapatıp cebine koydu. Anne özlemini biraz bastırmak için gidecekti. Bu şehir kendisine annesi hatırlatıp duruyordu. Özlemi burnunun ucunu sızlatıyordu.











