Tutuklaşmış tapa, mandalındaki ahûdil, ucundaki çapraşık yeis
Denk düşer kıstaslarındaki tıltag, özsever niteliğindeki bonservis
Kötülüğün ökçesine seyreden siyah inci, zaaflarından arınmış kapkara kucaklayan sis
Kibrinden sıyrılmış, hıncından bihaber, öfkesi dertli meyus, başucunda ehrimen bekleyen iblis...
⚜️
Bu niza kokan matem yurdunda onun için ne geçmiş ne gelecek vardı.
Varlığının sebebini, kim olduğunun tarifini ya da adanış ve arayışlarını zihninde listeleyemiyordu.
Bu bilinmezliğin ruhuna kazandırdığı yalnızlık, ığıl ığıl gözlerinden içine akıyordu.
Anlatılan ve anılan mazinin külfeti, fark edilmez gafletine sebebiyet veriyordu.
Bu gaflet ise filizlenen hataların çeneklerini oluşturmasına...
Ölüyordu ve tekrar diriliyordu.
Ve sonra tekrar ve tekrar...
Bir doruğun serin bir sessiz havasını solurken, öte yandan bir mezarın boğuculuğunu tadıyordu.
Girgin mistral yeli bir ona yanaşmıyordu. Ve karşısındaki adamın hitabesini kuvvetlendiriyordu:
"Benimle gelir misiniz Majesteleri?"
Bu bir soru değildi.
Bu bir önerge değildi.
Bu bir ucu açık ve genişletilmiş tehditti.
Bunun doğrultusunda burnundan kıl aldırmayan mizacı, karar yetkilerinin kendisinde olduğunu belli etmek ve düşünce istikametini uzattıkça uzatmak istiyordu.
"Ben yalnızca Marsilya'nın bu verimsiz kepezlerine hükmederim Bay Areios."
Buna karşılık genç adamın ciddiyetle sürdürdüğü hazır pozisyonundan eser kalmamıştı.
Bunun hemen ardından ise atik bir hamleyle gümüş işlemeli kılıcının sesinin odayı doldurmasını ve bir-iki adım ileri atılarak keskinin Riya'nın boynuna hizalanmasını sağladı.
"Söyle, Heimdall'ın gözetimiyle sağlanan hükümranlığına nasıl hitap etmem gerekiyor?"
Genç kızın gelecek olan darbeye karşı sıçrayışından sonra soğuk metalin dokunduğu yer trakeasının hava bütünlüğünü bozmuştu.
Bundan faydalanamayan akciğerleri usul usul bu duruma başkaldırıyordu.
Kalbi ise göğsünden fırlayıp önüne düşse şaşırılmayacak vaziyetteydi.
Fakat tüm bunlara rağmen zor da olsa isyancının gözbebeklerine bakabilmişti.
"Tüm ihtimallere rağmen eninde sonunda ölümü elimden olacak bir adamın bana nasıl hitap ettiği zerre umurumda değil."
Savaş ya da kaç...
Lügatının kapsamı ikincisini karşılamadığı gibi az önceki şaşkınlığın eksikliğini doldurmasıyla artık tamamen silinmişti.
Areios'un kaşlarının bunun karşısında kubbeleşmeside bunun alametiydi.
Neticesinde ise Riya'nın boynuna dayanan dayanak kesintiye uğramıştı.
Fakat bu duyularının sessizliği uzun sürmedi.
"Keşke dışarıdakilere karşı da bu kadar cesur olabilseydin."
Aksonlarının travmatik öbekleri dalga dalga vücudunda yayılıyordu.
Kusmamak için kendini zor tutuyordu.
Bir türlü sağlayamadığı o yalın huzur isteği, kelâmlarının açtığı kesiklerden içeri sızıyordu.
Kahramanlar boş tesellicilerdi,
kötüler ise gerçekçi isyankârlar.
"Onlar benim ailem sandıklarım en nihayetinde. Neler yapabileceğimi en iyi onlar bilirler."
Onun için süregiden değişimlerin fasılları bilinmezliğin kararttığı sonları aydınlatamıyordu.
Peşi sıra zeminden gelen tok ses, kırmızı isfahan halıya saplanan kılıcın namlusuydu.
Riya'nın yönüne dönük olan kabzanın hemen aşağısında bir kedi iskeleti tasavvuru bulunuyordu.
Bu tasarım genellikle cadıların, medyumların veya düzenbazların kanını akıtma yetkileri ve kabiliyetleri olan savaşçıların silahlarına işlenirdi.
Kılıcın biraz yukarısında hizada kalmasını sağlayan elin sahibi ise iletinin yerine ulaşmasını sağlamıştı.
"Neler yapabileceğini pek âlâ onlar bilebilirler, fakat neler yapamayacağını benden başkası bilemez."
-Zaman Atlaması-
Landonun tekerleklerinin attığı her tur çatışkılarının birbirine silahlanmasını sağlıyordu.
Neyse ki faytonun biçimli penceresinden kadife kahverengi perdeyi aralıklı aralamasıyla, geçip gittiği tütün tarlaları az da olsa çetin çelişkilerine merhem oluyordu.
Üstündeki ince şarap tortusu patiska elbisesi onu içinde bulunduğu ferah havaya rağmen soğuk soğuk ter atmasını sağlıyordu.
Tüm bunlara ilave aynı arabayı paylaştığı karşılıklı oturan kadın ve adamın, vaziyetine tezat rahat tavırları, ürkeklerinin el terleten yüksekliğini devamlı tazeliyordu.
Sol çaprazında oturan buğday tenli kadının bacakları, landonun darlığından ötürü karşısında bulunan ve aynı zamanda Riya'nın solunda oturan adamın dizlerine temas ediyordu.
Esmer kadının tek özek noktası,hemen yanında bulunan büyük küfeden ara ara arakladığı Frank üzümlerinin allığıydı.
Zira baştan aşağı simsiyahtı.
Fakat böyle bir rubaya sahip oluşu bile cazibesini gizlemeye yetmemişti.
Kadının esmerliğini daha koyu tonda paylaştığı adam ise, mihrakını bacaklarından belli olan uzun boyu ve üstünde taşıdığı beyaz üniformasından alıyordu.
Omuzlarındaki apoletleri ve göğsüne tutturulmuş metal broşları Areios'unkilerle benzerdi.
Bu görünümüyle ise kadına nazaran epey renkli görünüyordu.
Aralarında gelişmeyen sözel alışveriş saniyelerin, dakikaların kısacası zamanın birikmesiyle yoğun bir trafiğe dönüşüyordu.
Tıkalıydı ve ilerleyemiyordu.
Riya ise sarhoş olmuş algılarına rağmen etkileşimsel muhakemenin basamaklarını döşüyordu.
Fakat bir hoşçakal kadar sahip olamadığı ailesi, ona sefasını süreceği bir mahkûmiyet sunmuşlardı.
Alışkanlığını kazanacağı tek şey ise içinde bir yerlerde kardeşi Atina'ya sarıldığı senaryoları yazıp, çizip oynayacak olmasıydı.
Riya bunun gibi düşüneceği daha bir çok mevzunun koşullarını sağlamaya çabalarken faytonun seferi birden büyük bir kilisenin önünde son bulmuştu.
Dışarıda yeni yeni emeklemeye başlayan sık yağmurdan bunun nedeni anlaşılıyordu.
Durmalarından kısa bir süre sonra yanındaki esmer adam arabanın kapısını aralamış perdeyi çekme gereksinimi duymadan ıslak zeminle botlarını buluşturmuştu.
Üzerine düşen yağmurun şiddetlenmesinden ve vermiş olduğu ıslaklıktan pek de rahatsız olmuşa benzemiyordu.
Önce arkasına dönmüş sonrasında ise arabanın önüne doğru adımlamıştı.
Geri de bıraktığı iki kadınsa gözden kaybolan adama sebepsiz bakakalmışlardı.
Hemen ardından ise Riya'nın bir türlü benzerleşemediği atmosferi, dizine nazikçe dokunan el bölmüştü.
Kadın bunun için bulunduğu konumdan Riya'ya doğru eğilmek mecburiyetinde kalmıştı:
"Korkuyor musun?"
Rutinleşmiş sessizlik yüzünden hisleri körelmişti.
Bu yüzden bu yeltenmeye bile şaşıramamıştı.
Kadının mimiklerinde ve ses tonunda ise itiyadının dışında olarak bir art niyet sezilmiyordu.
Bütün bunların haricinde Riya sorunun cevabını kafasında tasarladığında, iç sesinin keskin mütebessimliğiyle rastlaşmıştı.
Zira cevap çok açık bir şekilde karşısındaydı.
Bu duruma kaşları çatılmıştı, çünkü bu onun engelleyemediği ve reddedemeyeceği bir nitelikti.
Fakat adını hâlâ bilmediği kadının yanlış anlamasını istemediğinden hem ifadesini hem duruşunu düzeltti:
"Evet, korkuyorum. Fakat babam için çıktığım bu yolun sonunda, Minerva'nın kırılan kalkanını görmek korkumun bedelini misliyle ödeyecek."
Kendinden emin tavrı kadını epey şaşırtmış ve memnun etmişti.
Ancak Riya henüz tanımadığı bu kadının memnun kalmasının amacını gütmüyordu.
Bu onun saf ve katıksız düşünceleriydi.
Korkusunun kaynağı ise çarpışacak olmasından oluşmuyordu.
Kafasında hâlâ olası bir yan tehditle karşı karşıya kalmasından doğacak maraz vardı.
Zira Areios'un gözdağı da bu safta yer alıyordu.
"Yolundan şaşarsan, yolunu şaşı kılarım."
Fakat Riya'nın böyle bir niyeti olmadığı gibi Areios'un da bu gibi bir duruma kalkışması onun nezdinde tehdidini kendisi için geçerli kılacaktı.
...
Tıknaz revaklarla çevrelenmiş dev yapıtın duvarları, dışarıdan bakıldığında kirlenmiş bir mermeri andırıyordu.
Haç şeklinde oyulmuş pencereleri kısa kolonlarıyla aynı doğrultuda yukarı uzanıyordu.
Üçgen çatının hemen yanında ise birbirinin önüne geçmeye çalışan kubbeler yer alıyordu.
Fetva meclisi arkasında bulunduğundan apar topar önünde indirildikleri kiliseye sessiz bir veda ettikten sonra yolun eşiğinde bulunan papazın evinin arkasına doğru yürümüşlerdi.
Yanında ona eşlik eden birkaç kişiye odaklanmak yerine kaldırımların yarıklarından içeri giren yağmurun fayihasına yarenlik ediyordu.
Pılını pırtını toplayan olaylar silsilesi, aceleyle ve sıra gözetmeksizin meydana geliyordu.
Bozukluklarıyla meydana getirdiği uyum çabası bacaklarını titretsede yüzü tam tersini zihinlere yediriyordu.
Karanlık, havasız ve yalnızca sofasında şöminenin aydınlatıcılığı olan kulübeye vardıklarında artlarından kapanan kapı içerideki karanlığı daha baskın hale getirmişti.
Uzayıp giden bakışların ömrü tükensede babası Kral Philippe'nin henüz tasdiklenmemesine rağmen yetkinliğini omuzlaması, eğilen başların bahşayişini sağlıyordu. Ünvanların etkisini yitirmesi, saygınlığı bitirememişti.
Fakat Lydia Hanım'ın vaktinde Riya'ya elbisesinin boğazlığının altından gösterdiği şah damarına yakın derin yara izi, genç kıza şu sözlerini sarfetmesini sağlamıştı:
"Saygı duymadan saygınlık elde edemezsin."
Mayın tarlası gibi olan tuzak sahasında, hatırındaki öğüdü farklı amaçlar izlenerek yerleştirilmiş olan altın bir çerçeve içinde yer alan babasının tasvirine karşı eğilirken hatırlamıştı.
⚜️⚜️