bir varoş varoluş, cesaretle alacalanmış tortullarla birikmiş yığınca halka,
eylemlerinin sürüm evresindeki temsili karanlık, peşi sıra gelen geceden kavuşan karga,
uzantısının ardında getirdiği beklenti,şevk,zarafet ve ablukayla sağlanan alabora,
mekanikleşmiş tabanından fırlamış iğnesi, kurumca sarmalanmış sarıca...
⚜️⚜️⚜️
Eylül ayının son günleriydi.
Hava yeniden mevsim devinimini kusursuz bir vaziyette tamamlamıştı. Kurak geçen kavurucu yaz günleri, kasavetli yağmur vakitlerini gümüş boru yardımıyla geri çağırıyordu.
Boyutları ve hızı artan çiseler yerini alıştıra alıştıra sağanağa bırakıyordu.
Bu durumun getirmiş olduğu su bolluğu, Marsilya'nın sürekli bataklıklarının yanı sıra geçici bataklıklarınıda canlandırmıştı.
Bataklıkların mihmandarlık yapmış olduğu Mangrov fideleri ise bunun neticesinde daha da şevke geliyordu.
Fidelerin olgunları dışarıya kavuşan kökleri sayesinde suyu ilk elden temin ediyordu.
Bu bağlamda şehrin gözbebeği olan ve iş verimliliğinin dizginlerini elinde tutan bu miyarınca aleme Gognon'lar hükmediyordu.
Sazlıkların ve kamışların çevrelediği ölmüş bitkiler tarafından sağlanan, asidik torfların oluşturduğu turbalıklar ise büyük bir değer ölçeği sağlıyordu.
İntansif tarım bakımından daha birçok bataklık aktivitelerine yön vermelerinden dolayı, soyluluk ünvanları rafa kalkmasına rağmen dört vikontes bunu muhafaza ediyordu.
Bundan aldığı ivmeyle bu nahiyeye piyasa dilinde "Vahal Pivotu" deniyordu.
Halk arasında ise "Baha Krallığı"...
Zira en az yaptıkları iş kadar ikâmetleride görkemliydi.
Tabiri caizse krallıkları, yoncaların mavi tomurcuklarına ev sahipliği yaptığı yol kenarlarıydı.
İçi kof olan kat kat çıkılmış kerpiç konaklar ise nizami şekilde yapılandırılmış onlarca ihtişam imleri ile tabelalandırılan bu kentin centiyan kokusunun sebebini veriyordu.
Yollara arşın çıkacak kadar prestijine vakıf başlar, adım başı koyulan yol göstergeleriyle heyecanını cilalıyordu.
Bu şöhretin devreleştiği bölgelerde tekerleme olan ücret meblağları ise ağızdan ağıza dolaşıyordu.
Şayialar akıp yürüyor, görkemli şatonun on adım gerisinde mayalanıyor ve nergislerin tuzlu suya basılarak salamura edildiği bataklıklardaki işçi sınıfının sırtındaki yükü ağırlaştırıyordu.
No:81
Gognon Malikanesi...
Temelini cemiyetlerin çocuklarına saklı bir cennet sanılarak anlatıldığı masallar oluşturuyordu.
Bu temelin üzerine konuşlandırılan soğuk ve gri duvarların birleştiriciliği ise faaliyet itiyadından kaynaklanıyordu.
Etrafını saran ve kubbesine varan koca sarmaşıklar ise şatonun bu debdebesini destekliyordu.
Dışarıdan bakıldığında bir canlılık belirtisi göstermeyen dev yapıtın, tek odak noktası ve ilişik merkezi geniş pencereleriydi.
İçeriye adım atan yalnızca onlardı, fakat onlarda sadece adım attığıyla kalıyorlardı.
Bu kühen pencerelere armağan edilen damlalar tüm camı kaplarken, Riya'nın düşündüğü meziyetler laçkalaşmış, oturduğu koltuktan çiselere karışıyordu.
Çiselere karıştıkça zihin rotasının dalga boyu değişiyor, büyüdükçe büyüyordu.
Gittikçe biriken bu baraja bir bent çıkmaya karar verdi ve zorda olsa bulunduğu büyük geniş salondaki kadınlara fokuslandı.
Solunda siyah bir alkantara koltuğun üstünde aynı renk elbisesi ile formel bir duruş sergileyen büyükannesi oturuyordu.
Konukları olacağını söylemesi üzerine bütün aileyi süratli bir biçimde duvarları nevli motiflerle bezeli büyük salonlarında toplamıştı.
Hemen büyükannesi Lydia Hanım'ın karşısında oturan annesi ise kendinden beklenmeyenin aksine epey sessizdi.
Zira yıllardır bünyelerinde oluşan misafir olgusu, yalnızca hisarın ön cephesindeki kalın surlara misafirperverliği haketmeyen izler bırakmaktan öteye gidememişti.
Ve bu durumda gaziliğinin bir nişanesi olarak gösterilirken, bu tür normal ancak riskli hadiselerde seri ve keskin fikir beyanında bulunurdu.
Karar mercisi Lydia Hanım olmasına rağmen kızı Alexandra, onu hep olasılık hesaplamalarında cezbetmişti.
Bu anormalliği evin son hane mensubu olan kardeşi Atina'da fark etmiş olacak ki, gözleri bir Lydia Hanım'ın üstünde, bir annesi Alexandra'nın üstünde mekik dokuyarak oyalanıyordu.
Genç kızın sorgulayan bakışları, olanları anlamlandırma sürecinde olduğunun göstergesiydi.
Fakat hepsindeki vaziyet aynıydı, ortak meşgaleleri düşünce furyasında kaybolmalarıydı.
Az önce Riya'nın yaka paça dışarı savurduğu o dalgınlık halini şimdi maaile birlikte sürdürüyorlardı.
Bir ilkin vermiş olduğu kaygı az sonra kapılarında yankılanacak zile fazla mânâ yüklüyordu.
İlk önce Alexandra bu döngüden uzaklaşma gereği duydu.
Dalgınlığının vermiş olduğu omuzlarındaki çöküklüğü attı ve mümkünmüş gibi değiştirdiği duruşundan daha dik durmaya çabaladı.
Önüne gelen kızıl tutamları ise bir iki kafa sallayışında yüzünden çekti.
Bu süreç boyunca ise gözlerini zemindeki renkleri solmaya yüz tutmuş halıdan ayırmamıştı.
Fakat bu silkelenme süreci son bulduğundaysa hem odağını değiştirmeye, hem de ortamdaki sessizliği bölmeye karar vermişti:
"Şimdi gelirler, aşağı inmemiz gerekmez mi?"
Ortaya söylenmiş gibi görünsede bunu annesine dediği aşikârdı.
Alexandra'nın bu sorusuyla Lydia Hanım'a çevrilen gözlerin sayısı artmıştı.
Ancak Lydia Hanım kendisine yöneltilen soruyla pek de alakadar oluyormuş gibi görünmüyordu.
Bu tipteki tezler, onun atmosferinden geçmesi için kayda değer olması gerekiyordu.
Bu kıstasları ise yalnızca ve yine kendisi belirliyordu.
Bunun üstünden yarım dakika geçmişti ki şahsından havalanan cevap salondaki bulmuştu:
"Aşağı inmemizin bi lüzmu yok, burada bekleyeceğiz"
Yine bir bilinmezliğe hapsolunmuştu.
Kuvvetli bir tapayı andıran belirsizlik her birinin kendi skalasında ateşlenmişti bile.
Lydia Hanım'ın soğuk safir mermeri andıran çiğ bakışları, aceleyle ve açıklama dahi yapmadan apansızca bir araya getirdiği aile üyeleriyle muhattap bile olmuyordu.
Atina bu sarmala daha fazla dayanamayarak kız kardeşine kısık bir sesle:
"Riya, hadi biz çıkalım." dedi.
Zira kızın mavi gözleri adeta imdat naraları atıyordu.
Riya'nın ise buna karşı çıkmak gibi bir niyeti olmadığından sessiz sedasız bir şekilde ayaklanmaya hazırlanıyorlardı.
Onları durdurunsa büyükannelerinin kontralto sesi olmuştu:
"Bir yere gitmiyorsunuz, bizimle olacaksınız."
İki kardeşin birbirleriyle kesişen şaşkın bakışları birbirlerine fazlasıyla denk düşüyordu.
Fakat asıl denk olan fikriyatlarının akışını tazeleyecek olan ikinci bir sesti, bu da anneleri Alexandra'ya aitti:
"Öyle bir şey olmayacak, çıkabilirsiniz."
Genç kadının bunu söylerken oluşan havaya aldırış etmeyen tavırları ve sakinliği daha kararlı bir tutum sergiliyordu.
İki tarafında birbirine doğru ittirdiği bu yayvan zemin, kızların safında bir konveks oluşturmuştu ve içinden çıkılmayacak bir hal almıştı.
Neyseki az sonra çalan zil bütün bunları karara bağlayacaktı.
Lydia Hanım bunun ardından apar topar ayaklanmış, kızının bu çıkışına rağmen sessizliğini koruyordu.
Üstündeki elbisesinin yamaçlarına tutturulmuş inci zincirleri kontrol ediyor, hem başını hem omuzlarını dik tutmaya özen gösteriyordu.
Alexandra ise annesine bakarak yavaş yavaş yerinden doğruldu ve Lydia Hanım'ın bir iki adım gerisinde yerini aldı.
Riya ile Atina bunlar olurken zaten ayaktaydılar ve ne yapacaklarını bilmez bir vaziyette iki kadına bakıyorlardı.
Alexandra kızlarına ufak bir göz hareketiyle büyükannelerinin söylediğini yerine getirmelerini gerektiren bir davranışta bulunduğundaysa bu garip durum belirsizce sonuçlanmıştı.
Bu soğuk savaşın ve Alexandra'nın harelerinde bariz yer edinen hüznün nedeni ise birazdan belli olacaktı.
Riya'nın içindeki konunun nihayete
varmasından kaynaklanan boşluğu, kapının açılıp kapanma sesi ve hemen ardından gelen merdivenlerin aheste gıcırtısıyla paralel kalın ayak sesleri dolduruyordu.
Hizmetli kadının yön göstericiliği sayesinde daha da artan ve gittikçe yakınlaşan ayak sesleri...
Ufak dakikaların eşlik ettiği bekleyişten sonra ise hizmetli orta yaşlı kadının eli havada salonu işaret eden hareketi sayesinde içeriye yavaş adımlarla uzun boylu, sarışın ve üniformalı genç bir adam girmişti.
Başı eğik bir pozisyonda içeriye giren genç adam, daha sonrasında başını kaldırıp teker teker aile üyeleriyle göz göze geldi.
Odağının varış çizgisi Riya'da son bulduğundaysa önce itinayla bir eli arkaya gitti, diğeriyse nizami bir biçimde midesini kavradı. Bir aktristin kapanış zarifliğini üstünde barındırarak hafifçe eğildi.
Bu bir son bulduğundaysa yeniden mavi gözleri ortaya çıktı ve kendisine biçtiği vücut pozisyonuna geri döndü.
Siyah botlarının çıkardığı noksan gürültünün kesildiği noktadan ne bir adım geri, ne de bir adım ileri gitmişti.
Bununla eş doğrultuda, rütbesini belirleyen armalara değen zincirde cazgırlığını yitirmişti.
Genç adam sanki tüm bunların son bulmasını bekliyormuş gibi kendisini tanıtmaya ancak karar vermişti:
"Saygılarımı sunmak isterim efendim.
Kendimi tanıtmama müsaade ederseniz...
Yüce Odin'in vekâletiyle burada bulunan Asgard temsilcisi Areios."
⚜️⚜️⚜️