Birkaç gün boyunca Miran evde değildi. Yine o meşhur, arkasında kan ve sır bırakan karanlık işlerini hallediyor olmalıydı. Onun yokluğunu fırsat bilerek koca malikanedeki bütün kapı ve pencereleri zorlamış, bir çıkış yolu aramıştım ama o pirinç kilitler ve kurşun geçirmez camlar kaçmak için hiçbir işe yaramamıştı. Şehrin gözden uzak bir yerindeki bu görkemli kale, benim altın kafesim olmaya devam ediyordu.
Fakat Miran, fiziksel olarak evde olmamasına rağmen varlığını her an hissettiriyordu. Benim için mutfak alışverişini tek bir ayrıntıyı bile ihmal etmeden yaptırmıştı. Ben de koca evde can sıkıntımı gidermek ve zihnimde çığlık atan ilham perisini susturmak adına, eve erzak getiren personelden birkaç ekstra şey almalarını rica etmiştim: Büyük boy tuvaller, kaliteli yağlı boyalar, fırçalar ve dereceli kalemler... Miran’ın yokluğundan ve sessizlikten yararlanarak, malikanenin üst katında yer alan, güneş alan ama kullanılmadığını düşündüğüm geniş bir odayı kendi dünyama, kendimce bir atölyeye çevirmiştim.
Atölyede yeni bir tablo üzerinde çalışırken, tuvalin üzerindeki renklerin uyumuna tamamen konsantre olmuş durumdaydım. Fırçamın tuvale dokunurken çıkardığı o hafif hışırtı odadaki tek sesti—ta ki kapının ağır ahşap kanadı sessizce açılana kadar. İçeri giren gölgeyi fark edince irkilerek şaşkınca ona doğru döndüm.
Miran, siyah ceketini koluna atmış, gömleğinin üst düğmelerini gevşetmiş halde kapı eşiğinde duruyordu.
"Merhaba?" dedim elimdeki fırçayı havada tutarak. "Sanırım beni burada daha önce hiç ziyaret etmedin, değil mi?"
"Sen yanımdayken hayır," dedi, adımları mermer zeminde yankılanırken içeri girdi.
"Yani?" diye sordum kaşlarımı kaldırarak.
"Evime yaptığın değişiklikleri ve ne kurguladığını görmek için birkaç kez uğradım."
Odanın köşesinde duran saksıdaki bitkinin sarkmış bir yaprağına parmağıyla hafifçe vurdu. Yaprak cansızca sallanınca hafifçe homurdandı. O gittikten sonra o çiçeği sulamayı aklımda tutmalıydım, yoksa bu adamın her detayda bir kusur bulacağı açıktı.
"Merakıma engel olamadım," dedi etrafa göz gezdirerek.
"Bugün de merak ediyorsun anlaşılan?"
Büyük odanın içinde yavaş adımlarla dolaşmaya başladı. Yerlere saçılmış tuvaller, köşelere dizdiğim biblolar, boya tüpleri ve henüz bitmemiş eserlerim etraftaydı. Burası onun o temiz, soğuk ve düzenli malikanesinde tam bir kaos adası yaratmıştı.
"Güzel sanat eserlerimden bazılarını görmek ister misin?" diye sordum elimdeki paleti kenara koyarken.
"Tabii," dedi sesi her zamanki gibi tok ve derindi. "Buraya gelmenin sebeplerinden biri de bu zaten."
Duvara doğru yürüdü, orada kurumaya bırakılmış, henüz tamamlanmamış büyük boy bir tablonun önünde durdu. Elleri ceplerinde, düşünceli bir şekilde tabloya baktı. Işığın ve gölgenin tuvaldeki sert çatışmasını incelerken yüzündeki hatlar gerildi.
"Sana şu hesabına yatan ödemeyi ve bana olan borcunu hatırlatmak için geldim aslında," dedi arkası bana dönükken.
"Ah tabii... O..."
Ses tonumdaki ani değişim ve tereddüt üzerine Miran başını yavaşça bana doğru çevirdi, tek kaşını sorgulayan bir ifadeyle kaldırdı.
"Sorun ne Zelal? Benim sana jest yapıp hesabına aktardığım o parayla bana olan borcunu ödemen için harika bir fırsattı."
Sessiz kaldım. Yüzüme yükselen o sıcak utanç dalgasıyla ve bir kez daha kendi çocukça saflığıma lanet ederek ellerimi yüzüme kapattım. Avuçlarımın içine, sesim boğuk çıkacak şekilde kendi kendime mırıldandım:
"Ben... ben o parayı, bu gördüğün resim malzemeleri, tuvaller ve şövaleler için harcadım..."
Karşımda oluşan sessizlik o kadar belirgin, o kadar ağırdı ki odadaki havanın çekildiğini hissettim. Parmaklarımın arasından gizlice yukarı baktığımda, Miran'ın da elini ağzına kapatmış olduğunu gördüm. Şaşkınlıkla karışık bir inkar içindeydi.
Boğazımdan utanç dolu bir inilti çıktı. "Ne yapayım yani? Hesabıma gelen o para sana olan devasa borcu tamamen silmeye yetecek miydi ki sanki?"
"Çok değil," dedi elini yüzünden çekip bıkkın ama eğlenmiş bir ifadeyle. "Ama bütün o serveti birkaç boya tüpü ve bez parçası için harcadığına gerçekten inanamıyorum."
"Kabul ediyorum!" diye söylendim ellerimi havaya kaldırarak. "Bunun dışarıdan bakılınca ne kadar salakça göründüğünü tahmin edebiliyorum!"
Miran omuz silkip hafifçe gülümsedi. "En azından kendinin ve yaptığın saçmalıkların farkındasın. Keşke bunu her zaman yapabilseydin."
İçini çekti ve benim yanıt vermemi beklemeden duvara yaslanmış ahşap taburelerden birine doğru yürüdü.
"Pekala..." dedi gözlerini üzerime dikerek. "Madem nakit parayla ödeme yapamayacaksın..."
Yine konunun dönüp dolaşıp aynı yere, benim tutsaklığıma ve borcuma gelmesiyle gözlerimi devirdim. Miran tabureyi odanın ortasına, ışığın en güzel düştüğü noktaya taşıdı ve fazla gösteriş yapmadan üzerine oturdu. Ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalışıyordum. Ağzımdan tek bir soru cümlesi bile çıkamadan, elleri gömleğinin düğmelerine gitti ve kıyafetlerini çıkarmaya başladı.
Tüm bu gösteri beni o kadar hazırlıksız yakalamıştı ki şaşkınlıkla olduğum yere çivilendim, gözlerim fal taşı gibi açıldı.
"Hey! Hey! Ne yapıyorsun sen?!"
Nereye bakacağımı bilemez bir haldeydim. Adam cidden, hiç tereddüt etmeden tamamen soyunuyordu. Düğmeler çözüldü, gömlek yere düştü, ardından pantolonunun kemeri çözüldü... Başımı hızla yukarı kaldırdım ve tavanın ahşap kirişlerine bakmaya başladım. Yüzümün alev alev yandığını hissedebiliyordum. Ona doğru bakmaya aşırı derecede utanmıştım.
"Tavanda ilginç bir şey mi var Zelal?" diye sordu sesi eğlenceyle titrerken.
Başımı onun olduğu yönün tam tersine çevirip kızgınlıkla söylenmeye başladım. "Delirdin mi sen?! Ne yaptığını sanıyorsun?! Bu... bu artık resmen cinsel tacize girer!"
Her şey şu ana kadar gayet iyiydi, ta ki birisi koca atölyenin ortasında dımdızlak soyunana kadar.
"Hayır," dedi son derece rahat bir tonla. "Ben sanat için soyundum."
Bu pislik adam kesinlikle bir kadınla nasıl konuşacağını, damarına nasıl basacağını gayet iyi biliyordu.
"Senden soyunmanı istemedim!" diye bağırdım hala tavana bakarken.
"Ama ben istiyorum," dedi. "Beni bir de böyle çizebilirsin, değil mi? Hani şu hayran kaldığın kasları, yara izlerini..."
Sesindeki o alaycı, insanı çıldırtan tonu duyunca oturduğum yerde kıpırdandım. Yüzüm kesinlikle bir domates kırmızısına dönmüştü, hissediyordum. Konuşmayı, zihnimle oynamayı, beni sınırlarıma kadar zorlamayı seviyordu; bunu zaten biliyordum. Yavaşça ona doğru döndüm. Göz temasımı ne pahasına olursa olsun korumaya çalışarak bakışlarımı yüzüne sabitledim.
Manyak adam tamamen soyunmuştu. Ve o pislik, odanın öbür ucundaki taburede, kollarını geniş göğsünde kavuşturmuş bir şekilde, benim burada utançtan kıvranmamı keyifle izliyordu.
Kalbim göğüs kafesimi delercesine gümbür gümbür atarken derin bir nefes aldım. Kendimi telkin ederek sakinleştirdim. Madem o benimle bir kedi gibi oynuyordu, madem beni sınırlarıma çekmek istiyordu... Ben de bu oyuna dahil olacak ve ona karşılık verecektim. Aklımı tekrar bir sanatçı gibi düşünmeye, oyuna odakladım.
Oturduğum şövalenin başından kalktım. Aslında hissettiğimden çok daha kendimden emin, adeta avını süzen bir avcı gibi ona doğru yürümeye başladım. Miran başını hafifçe geriye attı, sadece gözleriyle adımlarımı takip ediyordu. Yüzünde ilk defa hafif bir merak ve şüphe belirmişti.
"Sanırım artık biraz eğlenmenin zamanı geldi, değil mi Miran?" dedim sesime tehlikeli bir cilve katmaya çalışarak.
Gözlerini kırptı ve ardından dudaklarında eğlenmiş küçük bir sırıtış belirdi. "Hareketli mi?"
"Oynak!"
Uzanıp parmağımı çenesinin keskin çizgisi boyunca aşağı doğru gezdirdim. Sıcak cildi parmağımın altında alev gibiydi. Parmağımı adem elmasının belirgin çıkıntısında durdurdum. Gözlerim doğrudan onun koyu gözlerindeyken, diğer elimle omzuna bastırarak bedenini yönlendirmeye başladım. Ona bir heykeltıraş gibi istediğim pozu verdiriyordum. Benim komutlarıma uyup bedenini esnetme, benimle birlikte hareket etme şekli beni şaşırtmaya yetiyordu.
"Çok iyi bir canlı model olurdun," diye fısıldadım kulağına doğru.
Parmaklarımın altında duran geniş kolundaki tüylerin bir anda diken diken olduğunu fark ettim ve bu küçük reaksiyon bana inanılmaz bir gurur, tarif edilemez bir güç verdi. Başka hiçbir şeye benzemeyen bir heyecan dalgası zihnimi kapladı. İki adım geri çekildim. Ellerimi belime koyarak karşısında tamamen çıplak duran bu adamın gözlerine dik dik baktım.
"Bir gün seni gerçekten hakkıyla resmetmeliyim," dedim.
"İşte o gün bugün," dedi gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmadan.
"Ne? Buraya gelme amacın gerçekten bu muydu?!"
Miran sadece derinden, göğsünü sarsan bir kahkaha attı. O gülerken karnındaki ve göğsündeki kaslar gerilmiş, cildinin altındaki damarlar belirginleşmişti.
"Sanırım beni yanlış anladın Zelal."
"Ah tabii!" dedim ellerimi onun çıplak bedenine doğru alayla savurarak. "Önümde soyunduğun için hiç ama hiç yanlış anlamadım seni!"
Miran taburede son derece rahat bir şekilde oturuyor, sanki koca malikanenin ortasında çıplak olan o değilmiş gibi davranıyordu.
"Dediğim gibi..." dedi işaret parmağıyla arkamdaki şövaleyi göstererek. Üzerinde çalıştığım yarıda kalmış manzara resmi, unutulmuş bir şekilde orada duruyordu. "Bana borcunu ödeyecek paran olmadığına göre, bana bir hizmet sunarak ödeme yapman gerekecek."
"Öyle mi?" dedim kaşlarımı çatarak. "Neymiş o hizmet?"
Güldü ve başını hafifçe iki yana salladı. "Sanatınla Zelal. İyi bir model olacağımı sen söyledin. O zaman görelim bakalım, yeteneğin bu bedeni tuvale aktarmaya yetecek mi?"
Onu resmetme fikriyle duyduğum o mesleki heyecanın ve aramızda tehlikeli bir fay hattı gibi uzanan çekimin arasında sıkışıp kaldım. Midemde hafif, tatlı bir gerginlik oluşmuştu.
"Ne yani?" diye sordum sesimdeki tereddüdü gizleyemeyerek. "Bedenimden ziyade resmimi mi tercih edersin?"
Bakışlarını yavaşça üzerimde gezdirdi. Baştan aşağı, kıyafetlerimin altındaki her noktayı süzdü. Gözlerinde saklamadığı, açık ve yakıcı bir ilgi vardı. Elleriyle değil de sadece bakışlarıyla cildime dokunuyor gibiydi.
"Belki de ben sadece açgözlü bir adamım..." dedi sesi kısılarak. "...ve her şeyi aynı anda istiyorumdur."
Ağzımdaki tükürüğü güçlükle yuttum. Odanın ortasında tamamen çıplak olan o iken, birdenbire üzerimdeki kıyafetlere sıkıca sarınma, kendimi örtme isteği duymuştum. Ama hayır, pes etmeyecektim. O yoğun, baskın bakışlar karşısında boyun eğmeyecektim. Derin bir nefes alarak doğruldum, omuzlarımı gerip başımı salladım ve ona meydan okuyan, ışıl ışıl bir gülümseme gönderdim.
"Pekala o zaman! Seni çizmeye başlayayım Bay Model."
"Diğer resmine sonra devam edersin," dedi taburedeki pozisyonunu bozmadan.
Şövaledeki yarım tabloyu kenara alıp yerine gıcır gıcır, devasa boş bir tuval yerleştirdim. Kömür kalemlerimi ve boyalarımı hazırlarken odaya yoğun bir sessizlik çöktü. Bir süre sonra mekanda duyulan tek şey, kalemimin tuval üzerindeki ritmik sürrtünme sesi oldu. Gözlerim tuvalden onun vücuduna, geniş omuzlarına, kaslarının her kıvrımına, buğday rengi teninden fırlayan her bir damara ve göğsündeki eski yara izlerine kayıyordu.
Omuzlarının genişliğini ve ışığın köprücük kemiğindeki kırılmasını yakalamaya çalışırken ağzımdan kaçan o kısık küfürü engelleyemedim: "Siktir..."
"Bir şey mi oldu?" diye sordu Miran, gözleri bana kilitli halde.
"Hiç... Hiçbir şey!" dedim hızla toparlanarak. "Kendi kendime biraz konuşuyordum işte. Bilirsin, sanatçı kafası."
Buna sözlü bir karşılık vermedi ama gözleri hafifçe kısıldı. Eğlendiği her halinden belliydi.
Bakışlarımı biraz daha aşağı kaydırdığımda duraksadım. "Üşüyor musun Miran?"
"Hayır," dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak. "Neden?"
Kasıklarına ve bacak arasına doğru şöyle kaçamak bir göz attım ve sırıtarak tuvale kısa bir çizik daha attım. "Anlıyorum... Hiç öyle görünmüyorsun da. O yüzden emin olmak istedim..."
Hafifçe homurdandı ama ardından kendini beğenmiş, pürüzlü bir kahkaha attı. Çizimin kaba taslağını tamamladıktan sonra kömür kalemi bırakıp fırçamı ve paletimi elime aldım. Ten tonlarını oluşturmak için temel renkleri karıştırmaya başladım. Uzun zamandır, belki de bu malikaneye kapatıldığımdan beri kendimi hiç bu kadar rahat, bu kadar ilham dolu ve canlı hissetmemiştim. Miran'ı çizmek, onun o tehlikeli zırhını soyup tuvale dökmek gerçekten inanılmaz eğlenceliydi.
"Bu kadar sakin kalabildiğine şaşırdım," dedim fırçayı boyaya batırırken.
"Nedenmiş o?"
"Yani... Karşımda böyle dımdızlak çıplak olmak seni hiç rahatsız etmiyor mu? Hiç mi utanmıyorsun?"
"Dediğim gibi," dedi sesi odayı doldururken. "Hepsi sanat için... Ve sen de hala bu konuda oldukça rahat görünüyorsun."
"Her şeye soğukkanlılıkla yaklaşmayı severim ben," dedim tuvaldeki gölgeleri derinleştirerek.
Sesi biraz daha alçaldı, sakin ama yıkıcı derecede güçlüydü. Gözleri içindeki o gizli eğlenceyle parladı. Vücudu pozunu bozmamak için hareket etmese bile, içten içe güldüğü açıkça belliydi.
"Bence ikimiz de yeterince sakinliğimizi kaybettik Zelal."
"Ha? Öyle mi düşünüyorsun?"
O serinlik ve profesyonellik hissi gelip geçiyor gibiydi. Konuşmak, duyguları bastırmaktan her zaman daha kolaydı. Böyle bir adamla, böyle bir meydan okumayla karşılaştığımda kesinlikle sakinliğimi kaybettiğimi ben de hissedebiliyordum ama onu tekrar kurcalama, o kontrol delisi adamı kızdırma isteği içimde daha baskındı.
Dikkatimi tekrar tabloya çevirdim. Sırf biraz eğlenip flörtleşeceğim diye tuvaldeki o mükemmel anatormiyi mahvedemezdim. Yaptığım işten gurur duyuyordum, üstelik ortada ödenmesi gereken bir borç da vardı.
"Ne söylersen söyle, umrumda değil," dedim kestirip atarak.
Birkaç dakika daha süren o yoğun, elektrik yüklü sessizliğin ardından Miran oturduğu yerde hafifçe kıpırdanmaya, kaslarını germeye başladı. Ne kadar güçlü olursa olsun, bir insanın saatlerce hiç kıpırdamadan aynı pozda kalması göründüğünden çok daha zordu.
"Aa-a!" diye uyardım fırçamın arkasını ona doğru sallayarak. "Kıpırdamak yok! Yoksa resmi mahvedersin!"
Hafifçe homurlanıp sırtını doğrulttu.
"Sana birinin emir vermesi hoşuna gitmiyor sanırım?" diye söyledim.
"Genelde kararları ben vermeyi tercih ederim," dedim gözlerini bana dikerek.
"Ama şu anda sana ne yapman gerektiğini söylemek aşırı hoşuma gidiyor."
"Beni domine etmeye çalışma Zelal," dedi sesi alçak bir tehdit gibi.
"Hayır, hayır..." dedim son fırça darbesini atıp geri çekilerek. "Sanırım bugünlük işimiz neredeyse bitti."
Onu daha fazla kızdırmak, sınırlarını zorlamak istesem de saatlerdir kesintisiz resim yapıyordum. Sağ elime ve bileğime kramplar girmeye başlamıştı, üstelik acıktığımı hissettiren bir gurultu midemden yükselmişti. Fırçaları su kavanozuna bırakmadan önce resmin detaylarını son bir kez kontrol ettim. Tuvaldeki Miran, tıpkı karşımdaki gibi karanlık, güçlü ve büyüleyiciydi.
"Bitti mi?" diye sordu Miran, yerinden doğrulmaya çalışarak.
"Bugünlük evet. Ama muhtemelen birkaç seans daha gerekecek."
Sertleşmiş uzuvlarını ve kaslarını silkeleyerek ayağa kalktı. Göğsünden hafif bir inilti döküldü. Gözlerim onun kaslı bedeninin görüntüsünü adeta hafızama kazımıştı; son birkaç saat içinde vücudunun her bir milimetresini incelemiştim. Arkamı dönüp fırçalarımı durulamaya başlarken Miran da yerdeki kıyafetlerini alıp yavaşça giyinmeye başladı.
"Bir dakika..." dedi gömleğinin düğmelerini iliklerken. "Birkaç seans daha mı dedin?"
Sesinde belirsiz bir arzu ve heyecan izi vardı. Benim için poz vermekten, benim onu resmetmekten aldığım kadar zevk aldığı açıktı.
"Evet," dedim omzumun üzerinden ona bakarak. "Bu kadar detaylı bir gövde tek günde bitmez."
Başını yavaşça salladı, bakışları doğrudan dudaklarıma kilitlenmişti. Zihnen onun bu oyundan bıkıp pes etmesini istiyordum ama o asla geri adım atmıyordu.
"O zaman geri geleceğim," dedi pantolonunun kemerini sıkarken. "Sonuçta tahsil etmem gereken devasa bir borç var."
Hafifçe gülümsedim. Bakışlarım istemsizce bacak arasına kaydığında, bana olan ilgisinin son derece belirgin bir işareti olarak pantolonunun ön kısmının iyice sıkılaştığı gözümden kaçmadı. O da bakışlarımı takip etti ve yüzünde kendini beğenmiş bir gülümseme belirdi.
"Bekliyor olacağım Bay Model," dedim fırçamı kenara koyarken. "Sıradaki seans için bekleyeceğim."