Efsun, Aras’ın o dumanın arkasına gizlediği ukala tavrını ve "mimari gözlem" kılıfını duyunca sinirden güldü. Kollarını göğsünde daha da sıkı bağlayarak, topuklularının üzerinde Aras’a doğru bir adım attı. Gece mavisi elbisesinin etekleri rüzgarda sertçe savruldu.
"Yarım kalan konu mu?" dedi Efsun, sesindeki her kelimeyi birer keski gibi bileyerek. "Sen ona yarım kalan konu değil, 'Aras’ın hazmetme problemi' de bence. İçeride Mert iki dakika yanımda durdu diye kimyam bozuldu demiyorsun da, gelmiş burada manzara edebiyatı yapıyorsun. Mimarlık fakültesinde size binalardan önce egonuzu dikmeyi mi öğretiyorlar anlamadım ki! Nereye baksam senin o aşırı şişirilmiş egona çarpıyorum."
Aras sigarasından derin bir nefes daha çekti, dumanı bu kez bilerek hafifçe yana doğru üfledi ki rüzgar Efsun’a taşımasın. Dudaklarının kenarında o insanı delirten, o kendinden emin sırıtan ifade yayıldı.
"Biz binayı da egoyu da sağlam zeminlere dikeriz iç mimar," dedi Aras, ses tonunu bilerek sakin ve ağır tutarak. "Sizin gibi iki süslü duvar kağıdı, iki tane renkli kırlent atıp 'mekan tasarladık' diye ortalıkta gezinmiyoruz. Mert denen o herifin de vizyonu o kadardı zaten; iki kelime iltifatla senin gibi dişli birini hemen teslim alacağını sandı. İşin kötüsü, sen de o ucuz sahneye figüran olmaya dünden razıymış gibi duruyordun içeride."
"Teslim almak mı?" Efsun öfkeden gözlerini kısarak Aras’ın dibine kadar girdi. "Sen kendini ne sanıyorsun acaba? Kimsenin beni bir yere teslim aldığı falan yok! Mert en azından medeni bir insan gibi gelip iki çift düzgün laf etti. Senin gibi insanların bileğini kavrayıp lavabo köşelerinde 'Benim olan şey' diye ne idüğü belirsiz şovlar yapmadı. Senin o ilkel şantiye şefi mantığın, bir kadının sadece kendi kararlarıyla orada durabileceğini kavrayamıyor galiba. Ben ne senin, ne bir başkasının 'mülkü' değilim Aras. Kafana o beton kafatasının içine bunu iyice sok!" Aras, Efsun’un bu sert ve geri adımsız çıkışıyla birlikte sigarasını tutan elini yavaşça indirdi. Gözlerindeki o alaycı parıltı bir anlığına söner gibi oldu, yerini daha koyu ve tehlikeli bir ciddiyete bıraktı. Efsun’un tam gözlerinin içine, o rüzgarda parıldayan gece mavisinin derinliğine baktı.
"Mülk meselesi değil o, yanlış anlıyorsun," dedi Aras, sesi bu kez fısıltı kadar alçak ama bir o kadar da sarsıcıydı. "Mesele şu ki, sen o atölyede benim çizimlerime kafa tutarken, projemi eleştirirken ne kadar gerçek ve ne kadar kendinsen... içeride o herifin karşısında o kadar yapay duruyordun. Ben senin o inatçı, kimseye eyvallahı olmayan halini biliyorum Efsun. Gözümün önünde sırf bana inat olsun diye ucuz bir flörte malzeme olmana katlanamıyorum, anladın mı? Benimle savaşacaksan kendi silahlarınla savaş; başkalarının gölgesine saklanarak değil."
Efsun, Aras’ın bu beklenmedik tespiti ve savunmasının altındaki o tuhaf dürüstlükle bir an afallar gibi oldu. Göğsü hızla inip kalkarken rüzgar saçlarını yüzüne savurdu. Elinin tersiyle saçını arkaya atarken hemen kendini topladı; Aras’ın onu kendi argümanlarıyla vurmasına izin vermeyecekti.
"Sana inat olsun diye hiçbir şey yapmadım ben!" diye çıkıştı Efsun, ses tonunu düşürmeden. "Sen o kadar merkezine koymuşsun ki kendini, dünyadaki her olayı kendi ekseninde dönüyor sanıyorsun. Eğer benimle savaşmak istiyorsan, bunu pazartesi stüdyoda paftalarla yaparsın. Ama burası okul değil. Burada bana ne yapacağımı, kiminle nasıl konuşacağımı söyleyemezsin!"
Aras sigarasının izmaritini bahçedeki metal küllüğe bastırıp söndürdü. Ellerini tekrar lacivert ceketinin ceplerine soktu ve Efsun’a doğru hafifçe eğildi. "Ben kapılardan gizlice sızmam iç mimar, basar girerim. Ve emin ol, pazartesi o stüdyoda..."
"Efsun? Burada mıydın? Ben de seni içeride arıyordum." Efsun sesi duyunca şok oldu ve yutkunamadı hemen panikledi ve şimdi sçtık düşüncesi aklına girdi.
Mert’in salonun kapısından çıkıp, elindeki kadehle gayet rahat ve güleryüzlü bir şekilde onlara doğru yürümesi, Aras’ın cümlesini bıçak gibi yarım bıraktı. Mert, aralarındaki o ölümcül gerilimi fark etmeden doğrudan Efsun’un yanına ulaştı. "İçerisi biraz fazla boğucu geldi de, seni göremeyince bir bakayım dedim. Bir sorun yok ya?"
Aras, Mert’in sesini duyduğu an oturduğu yerde adeta bir aslan gibi gerildi. Ceplerindeki elleri yumruk olurken, gözlerindeki o alaycı parıltı anında yok oldu; yerini saf, kontrolsüz bir öfkeye bıraktı. Lavaboda kurduğu o "Onun elini senin saçına, elbisene sürme ihtimali bile..." cümlesi zihninde şimşek gibi çaktı.
Mert, Aras’ın bu çiğneyecek gibi bakan duruşunu fark edip hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Aras? Senin ne işin var burada?" diyerek Efsun’a doğru bir adım daha attı, elini hafifçe kızın omzuna doğru uzatıp teselli etmek ister gibi bir hamle yaptı.
İşte o saniye Aras için film tamamen koptu.
Aras, tek bir hamlede ileri fırladı. Mert daha elini Efsun’u omzuna koyamadan, Aras’ın güçlü elleri ile çocuğun jilet gibi siyah takım elbisesinin yakasına yapıştı. Mert’i tek bir sarsışla geriye, arkalarındaki taş duvara doğru sertçe itti. Kadeh Mert’in elinden kayıp mermer zeminde büyük bir gürültüyle tuzla buz oldu.
"Aras, dur! Ne yapıyorsun, bırak onu!" diye çığlık attı Efsun. Ses telleri yırtılırcasına bağırarak ikisinin arasına girmeye çalıştı ama Aras o kadar hırslı ve kasılmıştı ki, yerinden milim kımıldamadı.
"Sana içeride bir uyarı sinyali vermiştim ortak atölyenin ukalası," diye gürledi Aras. Sesi bahçedeki rüzgarı bile susturacak kadar hiddetliydi. Mert’in yakasını o kadar sıkı kavramıştı ki, çocuğun gömleğinin üst düğmeleri patladı. Yüzünü Mert’in yüzüne yaklaştırarak, dişlerinin arasından tısladı: "Gözünün ayarını bozmayayım senin. Karşımdasın diye ses çıkarmıyorum sanma, o ellerini de o gözlerini de nerede tutacağını ben sana çok iyi öğretirim!"
Mert yediği bu ani darbeyle sarsılsa da hemen toparlanmaya çalıştı, o da Aras’ın bileklerini kavradı. "Ne saçmalıyorsun lan sen? Bırak yakamı, delirdin mi oğlum?!"
"Bırak dedim sana Aras! Yeter, delirdin mi sen, herkes bize bakacak!" Efsun hıçkırır gibi bir sesle haykırarak Aras’ın kasılmış kollarına asıldı. İki eliyle çocuğun lacivert ceketini çekiştiriyor, onu Mert’in üzerinden ayırmaya çalışıyordu. Aras’ın göğsünün sinirden nasıl inip kalktığını, o buz gibi adamın Efsun’un etrafındaki her şeye karşı nasıl bir canavara dönüştüğünü ilk defa bu kadar yakından görüyordu.
Aras, Efsun’un arkasından ona dokunmasıyla ve kızın sesindeki o panik dolu yalvarışla birlikte bir an duraksadı. Gözleri hala Mert’in üzerindeydi ama Efsun’un ellerinin göğsündeki baskısı onu bir nebze de olsa frenlemişti. Mert’i duvara son bir kez sertçe itip yakasını nefretle fırlatır gibi bıraktı.
Ceketinin önünü sert bir hamleyle düzeltti, nefes nefşeydi. Mert’e doğru parmağını sallayarak, "Bir daha," dedi, sesi ölümcül bir sakinliğe bürünmüştü. "Bir daha onun etrafında dolandığını görmeyeceğim. Şimdi defol git içerideki o ucuz masana."
Mert üstünü başını öfkeyle düzeltip yerde kırılan kadehe, sonra da Efsun’un titreyen haline baktı. Durumun büyümesini, hocaların duymasını göze alamadığı için Aras’a nefret dolu bir bakış atarak hızla bahçe kapısından içeri girdi.
Bahçede yine sadece ikisi kalmıştı ama bu kez hava sigara dumanından değil, patlayan bir bombanın barut kokusundan farksızdı. Efsun ellerini Aras’ın göğsünden çekip bir adım geri gitti, kalbi kulaklarında atıyordu. "Sen..." dedi sesi titreyerek. "Sen gerçekten ne yaptığının farkında mısın?"