Haziran güneşi Ankara’nın üzerine sıcak bir örtü gibi serilmişti ama hastanenin koridorları, dışarıdaki hayatın aksine hâlâ soğuk ve huzursuzdu. Baran ve Belinay’ın uyanışı , Efsunun toparlanmaya başlaması hepimizi derin bir nefes aldırsada, içimdeki o huzursuzluk hissi bir türlü geçmiyordu.
Babam Boran Sancar, hastanenin o ağır, lüks havasını beraberinde getirerek koridorun sonunda göründü. Bakışları her zamanki gibi delici ve mesafeliydi. Beni gördüğünde doğrudan gözlerimin içine baktı ve başıyla "peşimden gel" işareti yaptı. Babamla aramızda hiçbir zaman o samimi, baba-oğul bağını kuramamıştım; o benim için her zaman gücün, paranın ve karanlık ilişkilerin vücut bulmuş haliydi.
Hastane bahçesinin en kuytu, ağaçların gölgesindeki o ıssız köşeye geçtik. Babam bir sigara yaktı, dumanını ağır ağır havaya bıraktı.
"Bu kaza değil Aras," dedi, sesi o kadar netti ki kalbimdeki o sızı yeniden başladı. "Bu bir mesajdı. Şirketler arası dengeler, bazı insanların canını yaktı. Senin o arkadaşların, özellikle Efsun ve Baran, yanlış bir kapıyı araladılar. Onları hastanelik eden tır, rastgele bir kaza değildi. Birilerinin 'durun' deme şekliydi bu."
Dondum kaldım. "Ne demek bu baba? Çocuklar ölümden döndü! Kim bunlar?"
Babam güldü ama bu gülüşte hiç insani bir yan yoktu. "Sancarların bu oyunda nerede durduğunu sanıyorsun? Biz bu masanın bir parçasıyız. Senin o masum arkadaşların, bilmeden Sancarların rakiplerinin ayağına bastı. Eğer o dosyaların peşini bırakmazlarsa, bir dahaki sefere hastane odasında değil, morgda uyanırlar."
Bunu söylerken o kadar sakindi ki, içimdeki öfke bir volkan gibi patlamaya hazırdı. Tam o sırada, bahçenin girişinde bir tıkırtı duydum. Başımı hızla çevirdiğimde, ağaçların arkasında donup kalmış üç silüet gördüm: Duman, Poyraz ve Arda.
Yüzlerindeki ifadeyi unutmam mümkün değil. Duman’ın gözleri öfkeyle parlıyor, yumrukları öyle bir sıkılmıştı ki eklemleri bembeyaz olmuştu. Poyraz şaşkınlık ve dehşetle ağzını kapatmaya çalışıyordu. Arda ise sanki aldığı bu bilgiyi hazmetmeye çalışıyormuş gibi, sendeleyerek duvara tutunmuştu.
Her şeyi duymuşlardı.
Babam, gölgelerin içindeki o üç genci fark ettiğinde geri çekilmek yerine, soğukkanlılıkla ceketini ilikledi. Duman, ağaçların arasından fırladı. O, kardeşlerinin acısını çeken, hastane koridorlarında perişan olan o abi gitmiş, yerini bir intikam makinesine bırakmıştı.
"Aras," dedi Duman, sesi bir bıçak kadar keskin ve tehlikeliydi. "Babanın ne demek istediğini anladın mı?"
Arda, babamın üzerine yürümeye kalktığında Poyraz onu kolundan yakaladı ama Duman’ın öfkesini kimse durduramazdı. Babama doğru birkaç adım attı, aralarındaki boy farkına rağmen ona tepeden bakarcasına dikildi.
"Sancarlar..." dedi Duman, babamın gözlerinin içine nefretle bakarak. "Kardeşlerimin kanı sizin masanızdaki dengeler için mi döküldü? Eğer o dosyalar, o rakipler bizim dostlarımızı bu hale getirdiyse... O zaman o masayı devirecek olan da biziz."
Babam sadece tek kaşını kaldırdı, ama o an anladım ki Sancarların büyük planı, bu gençlerin öfkesiyle büyük bir kırılmaya uğramıştı. Duman, Poyraz ve Arda, artık sadece birer öğrenci değillerdi. Onlar, dostlarının intikamını almak için ant içmiş, artık her şeyi bilen birer savaşçıya dönüşmüşlerdi.
O an, nisan ayazında başlayan o acı dolu hikayemiz, haziranın yakıcı sıcağında yerini intikam ve adalet arayışına bırakmıştı. Babam oradan uzaklaşırken, biz dört arkadaş o kuytu köşede, birbirimize bakıyorduk.
Duman, bana baktı. "Seni babandan ayırıyoruz Aras," dedi soğuk bir sesle. "Ya bizimlesin, ya da onlarla."
Bir karar vermem gerekiyordu. Ailemin mirası mı, yoksa dostlarımın hayatı mı?
*
Aras'ın babası Boran Sancar'ın o buz gibi itirafından sonra, hastanenin bahçesindeki hava tamamen değişmişti. Artık sadece "kaza" diye andığımız o gece, aslında bir suikast girişimiydi. Aras'ın babası oradan uzaklaşırken, ben, Poyraz ve Arda olduğumuz yere çivilenmiştik.
Aras, yaşadığı şokla yüzünü ellerinin arasına gömmüştü. "Siz..." dedi titreyen bir sesle. "Bunu duymamalıydınız."
"Duymalıydık!" diye kükredim, sesim hastanenin o sessiz bahçesinde yankılandı. "Biz aylardır burada birbirimizin gözyaşını silerken, siz o masalarda ne hesapları karıştırıyordunuz? Baran, Efsun, Belinay, Açelya, Nisa... Hepsi, sadece sizin oyunlarınız yüzünden o enkaza gömüldü!"
Arda, Aras'ın üzerine doğru bir adım attı. Gözlerinde daha önce hiç görmediğim bir kararlılık vardı. "Sadece Baran ve Belinay değilmiş, Aras. Hedefin 'biz' olduğumuzu söylüyor. Hepimizi, o otobüsün içinde o ateşe atmışlar!"
Poyraz, her zamanki o sessiz ve dikkatli halini bir kenara bıraktı. "O dosyalar," dedi, sesi bir anlık bir aydınlanmayla yükseldi. "Üniversitede üzerine çalıştığımız o proje, o şirketlerin kirli geçmişine dokunuyordu. Sadece bir tez sanıyorduk ama meğer birilerinin damarına basmışız."
O an, taşlar kafamda yerine oturdu. Ardan'ın ve benim hukuk fakültesindeki o araştırmalarım, Efsun’un mimari projedeki gizli belgeleri, Açelya ve Nisa’nın sosyal sorumluluk projeleriyle ulaştığı bilgiler... Hepsi, Sancarların ve rakiplerinin karanlık imparatorluğunu tehdit ediyordu.
"Peki şimdi ne olacak?" diye sordum, Aras'a bakarak. "Baran ve Belinay yaralı. Efsun hâlâ tam anlamıyla toparlanamadı. Diğerleri ise hiçbir şeyden habersiz, sadece kazayı atlatmaya çalışıyorlar. Onlara söyleyecek miyiz?"
Aras başını kaldırdı. Gözlerindeki o korkak ifade gitmiş, yerini bir Sancar'a yakışan o soğuk kararlılık gelmişti. "Hayır," dedi kesin bir dille. "Onlar fiziksel ve ruhsal olarak iyileşene kadar bu gerçeği saklayacağız. Eğer onları hedef aldıklarını bilirlerse, korkudan ölürler ya da kendilerini feda ederler. Biz, o tırı kullananların ve emri verenlerin peşine düşeceğiz."
"Baran ve Belinay öğrendiğinde bizi öldürürler," dedi Poyraz, endişeyle.
"Öğrenmeyecekler," dedim, sesimi alçaltarak. "Biz bu dosyaları, bu karanlık ağı bitirinceye kadar o kızları ve çocukları koruyacağız. Arda, Poyraz ve Aras... Bizim artık tek bir görevimiz var: Bu şehri ve geleceğimizi, o masalardaki adamlardan geri almak."
Arda, elini ortaya uzattı. "Adalet için mi?"
"İntikam değil, adalet için," dedim. Elimizi birleştirdik.
Artık sadece bir üniversite grubu değildik. Bir kaza kurbanı değil, bir avcı grubuyduk. Baran, Belinay, Efsun ve diğerleri o hastane yataklarında iyileşirken, biz dışarıdaki gerçek cehennemin kapılarını aralamak üzereydik. Haziran ayının sıcaklığı, üzerimizdeki intikam yeminleriyle artık daha yakıcıydı.
*
Hastanenin o steril kokusu, gün geçtikçe ciğerlerime işleyen ağır bir kokuya dönüştü. Pencereden dışarı bakıyorum; Haziran ayı, tüm canlılığıyla Ankara’yı uyandırıyor. İnsanlar parklarda gülüşüyor, hayat akıp gidiyor. Ama bizim hayatımız, o otobüsün parçalarıyla birlikte o virajlı yolda, bir uçurumun dibinde asılı kalmış gibi.
Aras... Onu izliyorum. Yanıma geldiğinde yüzünde o sahte gülümsemeyi takınıyor, "İyisin, her şey yoluna girecek" diyor. Ama gözleri başka yerde. Aras’ın gözlerindeki o yabancılığı, o gizli paniği ilk günden beri hissediyorum. Bir şeyler saklıyor. Babası Boran Bey’in o kaza gününden beri hastaneye gelip giderken takındığı o mağrur, umursamaz tavrı, Aras’ın üzerindeki o yıkılmışlığı... Birleşmeyen parçalar var.
Belinay, canım kardeşim... O yoğun bakımdan çıkıp gözlerini açtığında, o küçücük parmaklarını Duman’ın eline kenetlediğinde, içimden bir parça koptu sanki. İnsan bu kadar acıya nasıl dayanır? Baran, Hivda'sına bakarken o kadar yorgun ki, sanki yaşanacak bir hayatı değil de, yaşanmış bir asrı sırtında taşıyor.
Kendimi çok tuhaf hissediyorum. Sanki bir tiyatro sahnesindeyim de, herkes rolünü oynuyor ama ben dekorun arkasındaki o karanlığı görüyorum. Bazen odada yalnız kaldığımda, kazanın o anı geri geliyor. O tekerleklerin çığlığı, camların üzerime doğru binlerce parça halinde yağışı... Sonra o karanlık. O karanlıkta biri bana, "Henüz değil" demişti sanki.
Duman, Poyraz ve Arda... Onları koridorun sonunda, fısıldaşarak bir şeyler konuşurken görüyorum. Aras da sürekli onların yanında. Birbirlerine o kadar sıkı kenetlendiler ki, sanki dışarıdan gelebilecek herhangi bir darbeyi göğüslemek için etten bir duvar örüyorlar. Aras'ın bana dokunuşlarındaki o titreme, sanki benden bir şeyler kaçırıyormuş gibi değil de, beni bir şeylerden korumaya çalışıyormuş gibi.
"Aras," dedim bugün, odaya girdiğinde. Elini tuttum, buz gibiydi. "Bana bak. Biz gerçekten kaza mı yaptık?"
Donup kaldı. Bir an, sanki yerin yarılıp içine girmesini istiyor gibiydi. Gözlerini kaçırdı, elini yavaşça çekti. "Efsun, ilaçlar... zihnini karıştırıyor. Yoruldun artık, dinlenmelisin."
İlaçlar değil, bu zihin bulanıklığı değil. Bu, havada asılı duran o yoğun, tehlikeli sessizlik. Birinin bu kazanın arkasında olduğunu, belki de bizim hayatlarımızı bir oyun hamuru gibi ezen bir elin varlığını ruhumda hissediyorum.
Belinay’ın odasından gelen o kısık sesli konuşmaları duyuyorum bazen. "Adalet..." diyor, "Adalet arayacağız." Duman’ın o öfkeli ama bir o kadar da soğukkanlı sesini duyuyorum; o artık bizim koruyucumuz, abimiz ama aynı zamanda içindeki intikam ateşini gizleyen bir volkan.
Geceleri uyuyamıyorum. Uyuduğumda ise kızların neşeli gülen seslerini değil, makine seslerini duyuyorum. Aras, Poyraz, Arda ve Duman... Siz neyin peşindesiniz? Neyi bizden saklıyorsunuz? Belinay ve Baran’ın o kırık dökük hallerini gördükçe, o masumiyetin nasıl da hedef tahtasına konulduğunu anlıyorum.
Biz Haziran’a girdik, güneş açtı ama benim içimde hala o Nisan ayazı esiyor. Ve hissediyorum; bu sessizlik fırtınadan hemen önceki son an. Bir şeylerin açığa çıkması gerekiyor, yoksa bu sır bizi, en az o otobüs kadar derinden yaralayacak.
*
Hastanenin o ağır, ilaç kokulu havasına alışmıştım artık. Ama bugün, Baran’ın yatağının kenarında otururken içimde bambaşka bir telaş vardı. Doktorlar, Baran’ın artık "bir şeyler yemesinin" iyileşme sürecini hızlandıracağını söylemişlerdi.
Baran, kaza gecesinin o kanlı, tozlu hatıralarından kopup yavaş yavaş aramıza dönüyordu ama ruhu hâlâ çok yorgundu. Başını yastığa gömmüş, tavana bakıyordu. Gözlerinde o eski, meydan okuyan parlaklık yoktu; sadece derin bir boşluk vardı.
Annemin tarifine göre hazırlattığım o sıcak, besleyici çorbayı elime aldım. Plastik kaşığı çorbaya daldırdım, bir kez, iki kez... Baran’ın yüzüne bile bakmadan kaşığı ona doğru uzattım.
"Baran, hadi," dedim sesimi olabildiğince otoriter tutmaya çalışarak. "Doktorlar dedi, bunu içmezsen seni buradan taburcu etmeyeceklermiş. Ben de seninle hastane koridorlarında yaşlanmak istemiyorum."
Baran başını yavaşça bana çevirdi. Dudaklarında o yorgun, buruk gülümseme belirdi. "Hivda... Gerçekten tadı çok kötü görünüyor. İstemiyorum."
Kaşığı, dudaklarına iyice yaklaştırdım. "İsteyip istememen önemli değil. Bu sadece bir çorba değil Baran; bu senin tekrar ayağa kalkıp o kampüste yürüyebilmen için, benimle tekrar o şarkıları söyleyebilmen için gerekli bir yakıt. Eğer içmezsen..."
Sustum, gözlerim doldu. Hıçkırığımı yutmak için derin bir nefes aldım. "Eğer içmezsen, inan bana seni kendi ellerimle beslerim. Hiçbir yere gitmiyorum, sabaha kadar buradayım."
Baran, gözlerimin içine baktı. O bakışlarda, kazanın o karanlığından sonra hala beni görebilmenin, hala bu dünyada bana tutunabilmenin o tarifsiz minnetini gördüm. Yavaşça ağzını açtı. İlk kaşığı aldığında yüzünü buruşturdu ama sonra devam etti.
"Çok zor..." diye fısıldadı ikinci kaşıktan sonra. "Her şey çok ağır geliyor Hivda. Sanki tüm dünya üzerimize çöktü."
"Biliyorum," dedim, kaşığı tekrar doldururken. "Çok ağır. Ama biz o enkazın altından çıktık. Şimdi bu küçük adımları atacağız ki, yarın o büyük engelleri aşabilelim. Hadi, bir kaşık daha."
Baran, benim bu inadım karşısında teslim oldu. Gözleri yavaşça kapandı, her yudumda sanki biraz daha hayata bağlanıyordu. O çorbayı ona içirirken, aramızdaki o görünmez duvarları tek tek yıkıyorduk. Ben onu beslemiyordum aslında; ona, yeniden başlamanın, birlikte iyileşmenin umudunu veriyordum.
O sırada kapıdan Duman ve Aras’ın geçtiğini gördüm. Aras'ın yüzündeki o gizli gerginliği, Duman'ın sert bakışlarını fark ettim. Baran, çorbanın etkisiyle biraz daha güçlenmiş gibi bana baktı. "Bir şeyler dönüyor, değil mi?" dedi aniden. Sesi şimdi daha net, daha sorgulayıcıydı. "Duman ve Aras... Sürekli bir şeyler fısıldaşıyorlar. Ben bir şeylerin peşinde olduklarını hissediyorum."
Elimdeki kaşık havada asılı kaldı. Baran’ın bu kadar çabuk sezmesi... Onu korumak istiyorduk ama o zaten bir hukuk öğrencisiydi, zihni enkazda bile olsa olayları çözmeye programlıydı.
"Sen sadece iyileşmeye odaklan," dedim, sesi titreyerek. "Gerisini biz hallederiz."
Ama biliyordum; Baran iyileşip o dosyaları öğrenirse, bu "sevda kolay değil" dediğimiz süreç çok daha zorlu bir sınava dönüşecekti. Yine de, o anki tek önceliğim onun o bir kaşık daha çorba içip hayata biraz daha tutunmasıydı. Gerisi... Gerisi o kaza gecesinin karanlığını geride bırakıp, haziranın sıcak güneşi altında vereceğimiz o büyük mücadeleye kalmıştı.
*
Hivda odadan çıktıktan sonra başımı yastığa geri bıraktım. Çorbanın verdiği o sahte enerji, yerini zihnimdeki keskin şüpheye bırakmıştı. Hivda beni geçiştirmişti, bunu anlayabiliyordum. Sesindeki o titreme, gözlerini benden kaçırışı... Duman ve Aras’ın koridordaki o gölgeli halleri... Hepsi birleşince ortaya tek bir sonuç çıkıyordu: Benden bir şey saklıyorlardı.
Kapı yavaşça aralandı. İçeri giren Efsun’du. Yürüyüşü hâlâ biraz aksıyordu ama gözlerindeki o delici bakış, günlerce yattığım bu odanın iç karartıcı havasını bile dağıtmaya yetiyordu. Yatağımın yanındaki sandalyeye oturdu. Bir süre sustuk, sadece cihazların ritmik seslerini dinledik.
"Sana çorba içirdikleri sahneleri izlemekten yoruldum," dedi aniden, sesi buz gibiydi. "Ama daha fazla yorulduğum bir şey var: Bize anlatılan o 'kaza' masalı."
Doğrulmaya çalıştım, sırtımdaki dikişler sızladı ama umursamadım. "Sen de mi Efsun? Sen de mi bir şeylerin yolunda gitmediğini düşünüyorsun?"
Efsun bana doğru eğildi, sesi bir fısıltıdan farksızdı. "Düşünmüyorum, biliyorum Baran. Aras’ın babasının hastaneye geldiği günü hatırlıyor musun? O günden beri Aras benimle göz göze gelmiyor. Duman, Poyraz ve Arda sürekli arka bahçede toplanıyorlar. Senin hukuk zihnin, şu an bu odada sadece iyileşmeyi mi bekliyor, yoksa olup bitenleri birleştirmeye mi çalışıyor?"
Gözlerimi kapattım. Zihnim, o geceye, otobüsün kontrolden çıkışına gitti. O anki fren sesleri, çarpmadan hemen önceki o tuhaf sessizlik... Hepsi birer yapboz parçası gibi yerine oturdu. "O tır..." diye mırıldandım. "O tırın üzerimize sürülüşü, sanki profesyonel bir hamleydi. Bir kaza değildi o, Efsun. Bizi o yoldan çıkarmaya çalışan bir el vardı."
Efsun’un eli, elimi buldu. "İşte bu yüzden, onlar bize söylemese bile, biz bu işi çözeceğiz. İyileşmeyi beklemeyeceğiz. Baran, sen hukuk öğrencisisin, ben mimarım; biz o binanın temelini çökertmeyi biliriz."
Tam o sırada kapı bir kez daha açıldı. Duman içeri girdi, elinde bir bardak suyla. Bizi öylece yakaladı. İkimizin de sustuğunu, o derin, gizli konuşmanın yarım kaldığını fark etti. Duman’ın yüzündeki o sert ifade bir anlığına dağıldı, yerine savunmacı bir tavır geldi.
"Siz..." dedi Duman, suyu komodinin üzerine bırakırken. "Siz ne konuşuyorsunuz böyle?"
Ona dik dik baktım. Artık oyun bitti. "Duman," dedim, sesimdeki o zayıflık gitmiş, yerini hukuk fakültesindeki o baskın tonuma bırakmıştı. "Biz çocuk değiliz. O otobüsün içinde sadece biz yoktuk, hedefler bizdik. Bize neyi sakladığınızı anlatacaksın. Ya şimdi, ya da iyileştiğim an o dosyaların peşine düşerim ve bu kez önümde duramazsınız."
Duman duraksadı. Odanın içindeki hava yoğunlaştı. Aras’ın babasından öğrendikleri o korkunç gerçeği, bir kardeşinin, bir dostunun yüzüne nasıl söyleyecekti?
*
Duman’ın sustuğu o gergin an, odanın içine bir bomba düşmüş gibiydi. O da ne diyeceğini bilemez haldeyken kapı hızla açıldı. Aras içeri girdi. Yüzü kireç gibi bembeyazdı, elleri titriyordu. Duman’ın bakışlarını görmezden gelerek doğrudan benim ve Efsun’un olduğu o gergin hatta odaklandı.
Daha ne olduğunu anlamadan, Aras derin bir nefes alıp, "Duman, anlatamazsın," dedi, sesi çatallı ve kararlıydı. "Çünkü korkuyorsun. Ama ben artık daha fazla dayanamıyorum."
Efsun yatağımın kenarından hızla kalktı. Aras’ın üzerine yürüdü. Gözlerindeki o yaşlar, yerini öfkenin o yakıcı ateşine bırakmıştı.
"Neyi?" diye bağırdı Efsun, sesi odanın duvarlarında yankılandı. "Neyi anlatamıyorsun? Bize neden yalan söylüyorsun? O günden beri... O günden beri beni, bizi aptal yerine koyup neden saklıyorsun?!"
Aras, Efsun’un o feryadıyla sarsıldı ama geri adım atmadı. "Seni korumak için!" diye haykırdı Aras, ilk kez sesini yükselterek. "Babanın, annenin, hepimizin hayatı tehlikede olduğu için! O tırın sürücüsü... O emri verenler... Hepsi babamın çevresindeki o karanlık masanın adamlarıydı, Efsun. Bizi bilerek, isteyerek yok etmek istediler. Size bunu söyleyip sizi o korkuyla yaşamaya mahkûm etmek istemedim!"
Odanın içinde bir anlığına mutlak bir sessizlik oldu. Efsun’un o çığlığı havada asılı kaldı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama yine de ayakta kalmaya çalıştı. "Korumak mı?" dedi fısıltıyla, sesinde acı bir ironi vardı. "Sen bizi koruduğunu mu sanıyorsun? Bizi yalanlarınla, o karanlığın içine daha fazla hapsettin! Ben bir mimar sayılırım , ben planları çizmeyi bilirim, Aras! Sen bizi oyunun dışında tutarak aslında bizi o tırın altına daha çok ittin!"
Efsun, Aras’ın göğsüne yumruğunu vurdu. "Neden?" diye ağladı. "Neden bana güvenmedin? Neden bizimle bir olmayı seçmedin? Ben senin yanındaydım, her zaman senin yanındaydım!"
Duman, elini araya koyup Efsun’u yavaşça geri çekti. Aras ise yıkılmış bir halde, yatağımın ayak ucuna çöktü. Başını ellerinin arasına aldı.
Ben yatakta öylece kalmıştım. Zihnimdeki o parçalar, bu itirafla birlikte birleşmişti. Artık sadece bir kaza mağduru değil, bir savaşın ortasındaki hedefler olduğumuzu biliyordum.
"Sancarlar," dedim, sesim her zamankinden daha soğuk ve sert çıkıyordu. "Baban, benim hayatımı ve arkadaşlarımın geleceğini bir masadaki dengeye mi kurban etti?"
Aras başını kaldırdı, gözlerinde o itirafın getirdiği o büyük pişmanlık vardı. "Evet, Baran. Hepimizi. Ama artık bitti. Sizi o masanın bir parçası olmaktan kurtaracak tek bir yol var, o da o masayı bizzat devirmek."
Efsun, gözyaşlarını elinin tersiyle sildi. Artık o yaralı, şaşkın kız gitmişti. Yerine, gerçeklerin yakıcılığıyla bilenmiş, dimdik bir kadın gelmişti. Bana baktı, sonra Duman’a, en son da Aras’a.
"Pekala," dedi, sesi bu kez titremiyordu. "Madem bu savaş bizim savaşımız, madem hedef biziz... O zaman o masayı devirmek için gereken neyse, onu yapacağız. Ama bir daha... Asla ama asla benden bir şey saklamayacaksın. Duydun mu beni?"
Odanın havası değişmişti. Artık iyileşmeyi bekleyen kırgın bir grup değil, intikam ve adalet için bilenmiş bir ekip vardı burada.