İçeriğe geç

AJAN Y

Bölüm 34 · 10 dk okuma

AJAN Y

Bölüm 34

34.Bölüm

Heyecan kaldığı yerden devam ediyor canlar. Oy ve yorumlarınızı esirgemeyin.

Keyifli okumalar💙

Canım yanıyordu. İçimdeki bu ateş ölene kadar dinmeyecekti. Canımı içimden söküp almışlardı. Toprak'ın son görüntüsü, yaşadığım süre boyunca beni yakıp kavuracaktı.

"Toprak" çığlık atarak ismini sayıkladım. Toprak'a bakmaya cesaret edemiyordum. Yinede ağır adımlarla balkon kenarına yaklaştım. "Hayır, hayır. Olamaz." Toprak'ın sırtüstü, hareketsiz bedenini gördüğümde kafayı yiyecektim.

O anda Pamirin adamları kollarımdan sıkıca kavradılar. Biliyorum, kendime gelmeliydim. Ekim ellerindeydi. Onun sonuda Toprak gibi olmamalıydı. Ama gücüm kalmadı. Benden kardeşimi, en değerlimi almışlardı. Adamlar beni sürüklerken ben sadece ağlıyordum.

Rutubet kokan loş ışıklı odaya beni sürükleyerek getirdiler. Tavandaki demir çengellere ipleri geçirerek ellerimden bağladılar. Onlara karşı koyacak gücüm tükenmişti.

Pamir ukala gülüşünü sergileyerek karşımda durdu. Rus aksanıyla, "Nasıldı Karaaslan, şovumu beğendin mi? Nasılmış kardeş acısı? İçin yanıyor değil mi?" Diyerek parmağını kalbime bastırdı. "İşte tam burası. Beni yaktığın gibi seni yaktım. Karaaslan."

Zorlukla, "Toprak masumdu" diyebildim. "Senin kardeşin ölümü hak etti. Senin gibi bir caniydi. Bir çok masum insanların canını yaktınız. Onları sebepsiz yere öldürdünüz."

"Bana itaat edenler" diyerek yanındaki adamlarını gösterdi. Yaşıyorlar. Diğerleri işime yaramıyordu." Umursamaz bir şekilde konuşuyor ve hareketler sergiliyordu. "Sende gördün, işime yarar bütün uzuvlarını aldım." Şeytan, nasıl böyle rahat anlatabiliyor. "İşime yaramayan taraflarınıda nerelere gönderdim bilemezsin."

"Şeytan, sen bir şeytansın" dedim yüzüne tükürür gibi.

"Biliyorum" dedi umursamazca.

"Ekim'i bırak. Gönder gitsin. Ben elindeyim işte ne derdin varsa benimle hesaplaş."

Gülmeye başladı. "Sevdiğin adamın kardeşi çok kıymetli senin için." Öylece baktım suratına. Biliyordu. Kuzey"le ilişkimizden haberi vardı. "Kuzey ve sen, nişanlandığınızı biliyorum. Kuzey'inde canı yanacak. Bana ve kardeşime ihanetini ödeyecek. Merak etme, henüz öldürmeyeceğim kızı. Kuzey'inde burda olması çok heyecanlı olacak."

"Sen ruh hastasısın. Ekim'e dokunmayacaksın."

"Şimdilik değil demiştim. Şu anda benim misafirim. Ama her an fikrimi değiştirebilirim. Sana demiştim Karaaslan, seni yavaş yavaş, acı çektirerek öldüreceğim. Şimdi sevgili Kuzey'in yerini söyle."

"Pislik" diye bağırdım. "Beni ya şimdi öldürürsün yada ben seni en feci şekilde öldüreceğim."

İğrenç gülüşünü yine sergiledi. "Açıktım. Karnımı doyurayım. Seninle neler yapacağız sonra düşüneceğim. Sende bu arada biraz dinlen. Gelince sorularımın cevaplarını alacağım senden." Giderken tekrar durup bana baktı. "Sende aç olmasın. Ama kusura bakma ölecek olanlara yemek yok." Aptal gülüşüyle çıkıp giderken adamlarıda onu takip etti.

Zıkkım ye adi herif.

Yalnızdım. Çok kötü durumdaydım. Canımı almışlardı benden. Artık hayatın ne anlamı kaldı. İçim yanıyordu. Benide öldürsünler bitsin bu acı. Ama Ekim vardı. Onu kurtarmalıydım. İçimi çeke çeke ağladım.

Ellerimi iplerden kurtarmaya çalışırken kapı açıldı. Gelenleri görünce daha önce yaşadıklarım geldi aklıma. Furkan ve beni birlikte dövüp bıçakladığı beş şerefsiz. O gün Kuzey ve ekip arkadaşlarım beni ölümden kurtarmıştı. Bu gün ise tek başıma ve savunmasızdım.

Furkan iğrenç gülüşüyle dibimde durdu. "Nasılsın küçük sıçan? Yine burdasın." Yüzü midemi bulandıracak kadar yaklaştı. Tek kaşını kaldırarak, "ama sen bizi gördüğüne pek sevinmiş gibi değilsin" dedi. Kollarım bağlı olmasaydıda onun pis suratını dağıtsaydım.

"Ne istiyorsun? Defol karşımdan. Patronun olacak o şerefsizi çağır."

Sahte gülüşüyle diğerlerine bakıp tekrar bana döndü. İğrenerek süzdü beni. "Bu durumda bile kuyruğu dik tutmaya çalışıyorsun küçük sıçan. Biraz sonra ağzı burnu dağılacak birine göre fazla dik başlısın. Öyle değil mi?" Diyerek diğerlerine baktı tekrar.

"Evet. Bu ne cesaret" dedi içlerinden biri.

Furkan bir adım daha yaklaşarak aramızdaki mesafeyi kapattı. Bir eliyle çenemi sıkıca tutup kaldırırken diğer eliyle cebinden çıkardığı buçağı suratıma dayadı. "Hatırladın mı bu bıçağı?" Beni bu bıçakla yaralamıştı şerefsiz. "Bıçağım tekrar tadına bakmak istiyor." Sertçe başımı geri iterek elinden kurtardım.

"Kollarım bağlıyken hiç adil değil. Açta, öyle hesaplaşalım. Sen ve ben yalnız" dedim.

Gülen yüzü ciddileşirken, "adil olmasını isteyen kim." Dedi. "Birazdan seni benzetirken hiçte adil davranmayı düşünmüyorum."

Elindeki bıçağı beline yerleştirerek yumruğunu sıktı ve suratıma geçirdi. Ani gelen yumrukla elmacık kemiğimde oluşan acıyla istemsizce inledim. Bir soluk aldı ve bu defa yumruğunu karnıma geçirdi. Acıyla sarsıldım.

"Nasıldı?" Diye sorarken keyfi yerinde gülüyordu şerefsiz. O çekildiğinde diğeri tekme tokat girişti.

"Şerefsizler" diye bağırdım. Canım çok yanıyordu.

Kapı bir daha açıldı. İçeri Pamir girdi. "Durun" patronlarının komutuyla geri çekildiler. Baştan aşağı beni süzerek suratını buruşturdu. "Yazık olmuş senin gibi güzel bir kadına. Güzelliğini almışlar sanki bizim çocuklar he. Karaaslan.

Dişlerimi sıkarak, "hepinizin canına okuyacağım şerefsiz" dedim.

"Bu durumda bile bu cesaretin biraz komik oldu sanki. Neyse gelelim asıl konumuza. Kardeşin polis olduğunu söyledi. İstihbarata çalıştığını bilmemek aptallık olur. Kuzey ve diğerleride mi istihbarattan?"

"Sana hiçbir açıklama yapmak zorunda değilim."

"Zorundasın. Kuzey'n nerde olduğunu söyle. Yoksa kardeşini öldürürüm."

"Kuzey şimdi her yerde bizi arıyor. Sen onu bulmadan onlar seni bulacak. Canına okuyacaklar aşşağılık herif" dememle yumruğunu suradıma geçirdi.

Diğerlerine dönerek, "organlarına zarar vermeyin. Gerisi sizin" diyerek çıkıp gitti.

Adamlar keyfe gelmiş gibi sırıtarak sırayla tek tek yumruk, tekme giriştiler. Elleri bağlı savunmasız bir kadına. Cesaretleri yoktu ellerimi çözmeye.

Bir ara ipleri asılarak kendimi yukarı çektim ve birinin boynuna bacaklarımı dolayıp boğmaya çalıştım. Bu defa hepsi bir olup adamı bacaklarımın arasından kurtardılar. Ama bu defa hep birlikte saldırıya geçtiler.

Dayaktan artık yüzüm ve vücüdum uyuşmuş acıyı hissedemiyordum. İyice bitkin düştüğümde vurmayı bırakıp ellerimi çözdüler. Artık kurtuluyorum diye düşünmüştüm. Yere yığılırken durmadılar. Kollarımdan ve bacaklarımdan tutup beni sürükleyerak bir masaya sırt üstü attılar.

Artık onlara müdahale edemiyordum. Öyle bitik bir haldeydim ki bilincimi yitirmemek için direniyordum.

Masanın üzerinde kollarımı ve bacaklarımı gerdirerek sıkıca tuttular. Ellerinden kurtulmak için çırpınmaya başladım ama faydasızdı. Biri kara çuvalı tekrar başıma geçirdiğinde daha ne olduğunu anlamadan yüzüme su dökmeye başladılar.

Sular burnuma, ağzıma dolarken çırpınıyordum. Boğuluyordum. Bu şerefsizler beni öldürmeden durmayacaktı. Ölümden korkmuyordum. Ama Ekim ellerindeyken böyle ölemezdim.

Bir kaç saniye ara veriyor sonra su dökmeye devam ediyorlardı. Boğuluyordum. Bitmiyordu bu kahrolası işkence. Bir süre sonra durduklarında çuvalı çekip aldılar. Yan dönerek içimdeki suları çıkardım. Öksürerek nefes almaya çalışıyordum. Çiğerlerime su dolmuş gibi hırıltılı nefesler alıyordum.

Durmadılar şerefsizler beni tutup yere atarken artık başım dönüyordu. Furkan karnıma tekme attı ve eğilerek tek dizini yere koydu. Parmaklarını saçlarıma geçirdi. "Şimdilik seni rahat bırakıyorum." Saçlarımı çekiştirerek ona bakmam için başımı kaldırdı. "Bir dahaki geldiğimde Kuzey'in yerini söyleyeceksin." Saçımı sertçe bırakırken başım zemine çarptı. Ve çıkıp gittiler.

Daha başıma neler gelecekti. Hareket etmeye çalıştım. Kapıya doğru biraz süründüm ama gücüm tükenmişti. Gözlerim kapanırken bilincim karanlığa gömüldü.

Ne kadar süre baygın kaldım bilmiyorum. Demir kapnın şiddetli açılma sesiyle gözlerim açıldı. Görüş açıma Pamir girdi. Eğilerek yüzüme baktı. Ben hala gözlerimi açmakta zorlanıyordum. Pamir'i ve arkasındaki adamları bulanık görüyordum.

"Furkan'a biraz hırpala dedim, o ne hale getirmiş kadını. Umarım organlara bir zarar gelmemiştir. Yoksa canına okuyacağım onun. Furkan'a sorun, Kuzey'in yerini öğrenebilmişler mi?"

Eliyle dürterek, "iyimisin?" Diye sordu. "Sakın ölme. Birazdan çok işime yarayacaksın." Onu duyuyordum, ama cevap vermedim. Hiçte iyi değildim.

"Onu ameliyat bölgesine götürün. Birazdan doktorlar gelecek" diyerek çıktığında diğerleri kollarımı ve bacaklarımı tutarak beni yerden kaldırdılar. Beni taşırlarken arada gözlerim kapanıyor sonra tekrar açılıyor ve nereye gittiğimize bakıyordum.

Merdivenleri indik. Bodrum kattaydık. Beni yatırdıkları sedyeyi görünce içim titredi. Güçlükle mırıldandım, "beni, öldürün."

Gülmeye başladılar. İçlerinden biri, "sana öyle kolay kolay ölüm yok. Sen patronun kardeşini öldürdün. Koskoca örgütümüzün dağılmasına sebep olanlardan birisin. Patron seni parça parça eksilterek öldürecek. Birazdan bütün organlarını alacağız." Kahkaha atarak devam etti. "Seni seyretmek çok eğlenceli olacak."

Bütün bedenim titriyordu. Bana işkence ederek öldüreceklerdi. Ekim'e ne olacaktı. Kimse bizim için gelmemişti. Belkide, akıllarına burası hiç gelmeyecekti.

Kısa bir süre sonra beyaz önlüklü iki adam belirdi başımda. Diğerleri geri çekilerek etrafa yayıldı. Yüzlerinde beyaz maskelerini bulanık görüyordum. Birinin koluma serum takışını hissettim. Kalkmalıydım. Zorlukla kolumu kaldırarak doktorun kolunu tuttum.

Dokdor yüksek sesle "bağlayın kollarını" dedi. İki kişi hayvanca kollarımı bağladı. Bunlar insan olamazdı. İnsanlıktan çıkmış mahluklardı.

Bilincim hala açıkken doktorlardan biri. " nerden başlayalım" diyerek soğuk neşteri göğsümden başlayarak aşağıya doğru sürterek idirdi. Karnımın üzeride durdu.

Diğer doktor, "dur, daha bilinci kapanmadı. Biraz bekle" dediğinde "daha fazla bekleyemeyiz. Bir an önce ameliyatı gerçekleştirmeliyiz. Baskın yersek bizimde başımız belaya girer. Şimdi bir an önce işimizi yapalım ve organlarıda alıp terkedelim burayı" dedi.

Bilincim niye hala kapanmıyordu. Acı çekmeden ölmek istiyordum. Bu cehennem azabını yaşadığıma inanamıyorum.

İlaç etkisini göstermeye başlıyordu. Artık uyuyacaktım. Ve ölürken acı çekmeyecektim. Soğuk neşter karnımda baskı yapacağı anda adamlardan biri, "dur" dedi doktora. Adam görüş açıma girdiğinde, "Kuzey'in yerini söyle?" Diye sordu. Cevap veremedim. Konuşmaya çalıştım ana dilim dönmedi. Sanırım kendimden geçiyordum.

"Sana şu anda cevap veremez. Bayılmak üzere" dedi doktor. O anda hiçte beklemediğim bir şey oldu. Bir boğuşma, bir arbede çıktı. Biri susturucu takılı tabancayla herkesi vurmaya başladı. Kimdi bu? Kuzey mi geldi? Kurtulacakmıydım."

Fazla sürmeden doktorları ve adamları öldürmüştü. Beni kucağına aldığında siyah maskesinden dolayı yüzünü göremiyordum. Gözlerim kapanırken hiç konuşmadan yürümeye başladı.

Kuzey Aras

Sabahten beri kafayı yiyecektim. Her yeri en ince ayrıntısına kadar arıyorduk. Ama Yasmin yoktu. Sabah yürüyüşe çıkmıştı bir daha geri dönmedi. Bütün kameraları inceledik. Evden çıkışı görünüyor ama bir noktadan sonra ne hikmetse kameralar çalışmıyordu.

Bütün ekip arkadaşlarımla Ankara'yı didik didik arıyorduk. Nerdeydi bu kız. Başına ne geldide birden ortadan kayboldu.

Gece olduğunda merkeze geri döndük. Ben bu çaresizlikle ne yapacaktım. Yasmin nerdesin? Sevdiğim. Ne durumdasın? Çaresizlikle annemin odasına girdim. O da Yasmin'in telaşından eve gitmemişti.

Beni görünce masasından kalkarak, "oğlum" dedi telaşla. "Bir haber varmı?"

"Yok anne, her yeri aradık. Ne bir iz, ne bir haber var." Sarıldım boynuna sıkıca. Omzunda ağlamak istiyordum. Yasmin'i bulamamak bütün direncimi alıp götürüyordu.

"Bulacağız gelinimi. Yasmin güçlü kızdır. Bunu sende biliyorsun oğlum. Her neredeyse, başına ne geldiyse kurtulmanın, sana ulaşmanın bir yolunu bulur. Koltuğa oturduğunda yanına uzanarak başımı dizlerine koydum. Gözlerimi kapattım. Biraz, rahatlamaya ihtiyacım vardı. Kafamı toparlamalıydım. Ve sağlıklı kafayla Yasmin'i aramaya devam etmeliydim.

Annem saçımı okşarken, bir süre öyle kaldım. Taki, telefonum çalana kadar. Kalkıp doğruldum telefonu cebimden çıkarırken. Arayan Hülya hanımdı. Şimdi ona ne diyecektim. Tereddüt ederek açtım telefonu.

Hülya hanım telaşla, "Kuzey, oğlum. Ekim ve Toprak ortalarda yok. Aramadığımız yer kalmadı."

Telaşla, "nasıl?" Dedim. Yerimdem hışımla kalktım. "Nasıl ortalarda yoklar Hülya anne?"

"Hilmi babanla gece mesaisindeydik. Sabah merkezden eve geldiğimde yoklardı. Aradım, ikisininde telefonu kapalı. Şimdi her yerde ikisini arıyoruz. Ama hiç bir yerde yoklar. Çok endişe ediyoruz oğlum."

Annem, "neler oluyor Kuzey?" Diyerek hızla yerinden kalktı.

"Hemen oraya geliyoruz" diyerek kapattım telefonu.

"Neler oluyor oğlum? Söylesene" dedi annem. Tekrar telaşla.

"Anne, Ekim ve Toprak kayıp. Her yerde onları arıyorlarmış." Odadan çıkınca annem arkamdan "bende geliyorum" diye bağırdı. "Nasıl kayıplarmış Kuzey. Ekim nerde. Nerde benim kızım."

"Bilmiyorum anne. Hemen gitmeliyiz. Tıpkı Yasmin gibi bir anda kaybolmaları tek şeyi açıklıyor. Bunu yapanlar aynı kişiler."

Bütün ekip, annem ve babamda ucakla yola çıktık. Nefesim daralıyordu. Kardeşim, Toprak ve Yasmin'in aynı anda kaybolması tesadüf değildi. Bu işin arkasında Pamir mi vardı? Aklıma başka bir ihtimal gelmiyordu.

Uçakta ve İstanbul'a indiğimizde de yerimde duramıyordum. Ya başlarına bir şey geldiyse. Bu ihtimal nefesimi kesiyordu.

İstanbul teşkilatına geldiğimizde her yere ekip gönderilmiş bütün şehirde onları arıyorlardı. Buradada bütün kameralar inceleniyordu. Ekim ve Toprak, sabah değilde gece evden çıkmışlardı. Bir markete girerek alışveriş yapmış sonrada aylarca kalmadıkları, kapalı olan evlerine girmişlerdi. Girişleri görünüyor ama çıkışları ne hikmetse kameralarda yoktu. Tıpkı Yasmin'i gösteren kameralar gibi. Gece dokuz ve onbir saatleri arasında evi gösteren kameralarda kesinti vardı. Buda çocukların kaçırılmış olduklarını, kaçıran kişilerinde kameraları kestiklerini gösteriyordu.

Yasmin'in annesi perişan durumdaydı. Babası duygularını en iyi saklayan kişilerden biriydi.

Evi aramışlardı ama içim rahat etmediği için birde ben bakmak istedim. Ekip arkadaşlarım yanımda, evin her yerini kontrol ediyorduk. Evde ne bir parmak izi nede ayak izi vardı. Her yer gayet düzenli kimseden hiç bir iz yoktu. Sadece orta sehpada iki kişilik aburcubur ve iki bardak meyve suyu vardı.

Koltuğa, sehpanın önüne oturdum. Sanki bir el boğazıma yapışmış nefes alamıyordum. Biz ne yaşıyorduk böyle. Bardaktaki içecekleri bile yarım kalmıştı. Gözlerimden yaşların akmasına engel olamadım. Kardeşlerime neler olmuştu. Dün geceden beri neler yaşıyorlardı. Ne durumdalardı.

Kafayı yememe az kalmıştı. Ellerimi saçlarıma geçirdim. Bu işin altından Pamirin çıkacağından eminim. Herşey profesyonelce olmuştu. Sevdiğim kadın ve kardeşlerimiz elindeydi. Ben şimdi n'apacaktım. Onları nasıl bulacaktım, bilmiyorum. Neredeyse sabah olacaktı ve hala bir iz bulamamıştık.

"Kuzey." Selim telaşla ismimi seslenince hemen başımı kaldırdım. Nefes nefese hızla bana doğru gelerek, "hastaneye Toprak'ın eşkalinde ağır yaralı birini getirip bırakmışlar."

Bir hışımla yerimden kalktım. "Hangi hastane? Bir an önce yetişelim. Hadi toparlanın" diye bağırdım. Evden çıkarken.

Dua ederek yola çıktım. Umarım, bulunan kişi Toprak'tır. Ve çok iyidir.

Beğendiyseniz yorumlarınızı bekliyorum canlar.

Sizce hastaneye getirilen kişi Toprak olma ihtimali varmı?

Yeni bölümde bizi neler bekliyor?

Düşüncelerinizi merakla bekliyorum.

Beğeni tuşuna basmayı unutmayın💙

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.