İçeriğe geç

Ailenin Gölgesinde (+18)

Bölüm 2 · 11 dk okuma

Ailenin Gölgesinde (+18)

Bölüm 2

Bir Saniye Fazla

Etiler’deki bu evde akşam yemeği hiçbir zaman sofrayla başlamazdı; mutfakta, bıçak sesleri ve laf sokmalarla başlardı.

Defne tezgâhın önünde ayaktaydı. Salatalığı öyle ince doğruyordu ki halkalar ışığı geçirecek gibiydi. Tavandaki sarımtırak lamba, yıllardır aynı yerde asılı duran ucuz avizeden acımasız bir ışık döküyordu; mermerdeki en küçük lekeyi, lavabonun kenarındaki köpük birikintisini, masaya gelişigüzel atılmış peçetelerin buruşukluğunu tek tek meydana çıkarıyordu. Salondan televizyonun sesi geliyordu. Spiker bir trafik kazasından, kapanan yoldan, geç kalan ambulanslardan söz ediyordu. Havada kavrulmuş soğan, taze nane ve dolabın bir yerinde unutulmuş kızartma yağının ağır kokusu vardı. Evin kokusuydu bu. Tanıdık ve biraz bayat.

Yirmi iki yaşındaydı Defne. Boyu bir altmış sekiz, teni açık, yazın çabuk kararan türden. Uzun, dağınık, koyu kahverengi saçları nemden alnına yapışmıştı. Gözleri yeşile çalan bir elaydı, kalın kaşları da kendi kendine çatılmış gibi hep hafif gergin dururdu. Üzerinde eski, oversize, bol yakalı siyah bir tişört vardı. Yaka her eğilişte sola kayıyor, sol omzundaki küçük siyah yılan dövmesini bir an açığa çıkarıp yeniden örtüyordu. Sol bileğinde ince bir zincir dövmesi, sağ kulağında üstte iki, altta bir olmak üzere üç küçük halka, sol burun kanadında da ince gümüş bir halka vardı. Bunların hepsini bir zamanlar annesine inat yaptırmıştı. Şimdi kime inat yaptırdığını hatırlamıyordu ama hiçbirinden vazgeçmemişti.

Lavabonun başındaki Kerem’di. Yirmi yaşında, bir seksen iki, geniş omuzlu, atletik ama gösterişsiz bir gövdeyle. Kısa siyah saçlar, keskin bir çene hattı, sol kaşında ince bir halka. Sağ önkolunda yarım kalmış bir geometrik dövme dirseğine doğru iniyor, sonra sanki dövmeci ortadan kalkmış gibi aniden bitiyordu. Dışarıda, arkadaşlarının yanında hep sakin, hep mesafeli bir çocuktu; az konuşur, çok bakardı. Ama bu mutfakta, ablasının yanında, o mesafeyi bilerek inceltirdi. Ağzını açtığında da genellikle iğnelemek için açardı.

Bir tabağı öyle uzun süre yıkıyordu ki Defne saymayı bıraktı.

“Yine mi o tişört?” dedi başını kaldırmadan.

Kerem omzunun üzerinden baktı. Üstünde kolları sarkmış, yakası yıpranmış siyah bir tişört vardı; Defne’ninkinin neredeyse kardeşi. Dudağının bir kenarı kıvrıldı.

“Sen de yine mi o kesik kot?”

“Kesik değil, yırtık. Fark var.”

“Fark yok.” Tabağı rafa dizdi, ellerini ıslak havluya sildi. Bu evde hiçbir havlu tam kurumazdı. “Hem senin o yırtıkların ne kadar yukarı çıkıyor, farkında mısın?”

“Senin tişörtün en son ne zaman yıkandı, onu söyle.”

“Dün.”

“Yalan.”

“Bugün.”

“Daha büyük yalan.”

Kerem güldü. Ama gözleri gülmedi, hep böyleydi; sanki gülmek gerektiği için gülüyordu. “Omzun dışarıda,” dedi sonra.

Defne elini refleksle sol omzuna götürüp yakayı çekti. Yılan yeniden kumaşın altına kaçtı. Bu hareket öylesine otomatikleşmişti ki, biri baktığında ya da söylediğinde elinin kendiliğinden gittiğini bile fark etmezdi artık.

“Bakma o zaman.”

“Bakıyorum işte.”

İkisi de sustu. Televizyondaki spiker yaralı sayısını okudu. Defne domatesleri doğramaya başladı; bu sefer bıçak daha yavaş iniyordu. Kerem musluğu açtı, kapattı, yeniden açtı. Elleri boşta kalmıştı, nereye koyacağını bilmiyordu. Köpüğün altında elini bir şeye daldırdı.

“Ah.”

Defne domatesi bıraktığını, mutfağı üç adımda geçtiğini sonradan fark etti. Kerem’in bileğini tuttu, elini köpüğün içinden çıkardı. Avucunun kenarında ince, kırmızı bir çizgi vardı; bıçağı sabunun altında unutan kendisiydi.

“Göster.”

“Bir şey yok.”

“Göster dedim.”

Elini musluğun altına tuttu. Su kırmızıyı bir an pembeye çevirdi, sonra çizgi yeniden koyulaştı. Defne başparmağıyla yarayı kenarlarından bastırdı. “Derin değil. Kesik.”

“Yırtık,” dedi Kerem. “Kesik değil, yırtık. Fark var.”

Defne kendini tutamayıp güldü. O kadar ani, o kadar rahat bir gülüştü ki Kerem’in yüzündeki gölge de bir an dağıldı. Sonra Defne, hâlâ onun bileğini tuttuğunu, parmaklarının kardeşinin nabzının üzerinde durduğunu ve o nabzın az önceki hızından daha hızlı attığını hissetti. Kerem gülmeyi bırakmıştı. Bakışını ellerinden yüzüne çıkardı.

Defne bileği bıraktı. Çekmeceden yara bandı çıkarmak için döndü; on beş yıldır aynı çekmecedeydi, gıcırdayan aynı kutunun içinde. Bandı yapıştırırken Kerem’in elinin ne kadar büyüdüğüne şaşırdı. Onu son ne zaman böyle tuttuğunu hatırlamıyordu. Bu el ne zaman, hangi yaz, hangi gece bu kadar büyümüştü?

“Teşekkür ederim, hemşire abla,” dedi Kerem alçak sesle.

“Bir dahaki sefere bıçaklı bulaşığı bana bırak.”

Tezgâha döndüğünde domates suyu tahtanın kenarına varmıştı. Defne’nin elleri hâlâ kardeşinin derisinin sıcaklığını taşıyordu ve o sıcaklığı, soğan kokan mutfak havlusuna silmeyi düşündü. Silmedi.

Masada Serap oturuyordu, telefonuna eğilmiş. Kırk altı yaşındaydı ve bunu ancak yüzüne çok yakından bakan biri fark ederdi. Kısa, asimetrik kestirilmiş siyah-gri saçları bir gözünün üstüne düşüyordu; sol omzundaki büyük kanat dövmesi derin dekolteli bluzun yakasından taşıyordu. Spor salonunda geçen yılların izi kollarında hâlâ duruyor, iki kulağındaki birden fazla halka kısa saçlarının arasında parlıyordu. Konuşurken dilindeki piercing arada dişine çarpıyor, küçük bir tık sesi çıkarıyordu. Telefona bakıyor gibiydi ama parmakları ekranda hareketsizdi; ekran kararmış, içinde kendi yüzü görünüyordu. Aslında çocuklarının o alışılmış atışmasını dinliyordu. Serap’ın böyle bir huyu vardı: evdeyken bile evde olmadığı anlar. Bakışı bir yere takılır, uzun uzun oradan dönmezdi. Sonra geri gelir, hiçbir şey olmamış gibi bir espri yapardı. Çocukları buna alışmıştı. Onun ahlak konusundaki rahatlığına da, hiçbir şeyin kendisini gerçekten şaşırtamayacağı izlenimine de. Bu rahatlığın nereden geldiğini kimse sormamıştı. Sormamak, bu evin sessiz kuralıydı.

Serap telefonu masaya bıraktı. Ekran tok bir sesle çarptı.

“Siz ikiniz şu Antalya işini yapın artık,” dedi. “Biraz baş başa kalın, iyi gelir.”

Defne’nin bıçağı havada durdu. Domatesin suyu tahtadan taşmış, ince bir kırmızı çizgi olup kenara doğru yürüyordu. Kerem lavabodan döndü, kollarını kavuşturdu. İkisi de aynı anda anneye baktılar, aynı refleksle. Bunu fark eden Defne bakışını hemen salata kâsesine indirdi.

“Ne demek istiyorsun?”

Serap eliyle havada gevşek bir daire çizdi. Konuyu, soruyu, merakı birlikte silen o daire.

“Ne demek istediğimi biliyorsun. İkiniz de eve kapandınız. Yüzünüz asık, ben bakıyorum bakıyorum, bir şey değişmiyor. Deniz, güneş… Bilmem, neyse. Otel işini ben hallederim. Siz sadece gidin.”

“Biz zaten konuşuyorduk,” dedi Kerem. Sesi alçaktı.

“Konuşuyorsanız gidin o zaman.” Serap telefonu yeniden aldı ama gözü hâlâ çocuklardaydı; özellikle Defne’de. “On dört gün. İki hafta. Ne kadar kötü olabilir?”

“Anne, yeter artık,” dedi Defne. Cümle olduğundan sert çıkmıştı. Serap kaşını bile kaldırmadı, sadece gülümsedi.

“Ne yaptım ben?”

Defne cevap vermedi. Çünkü ne yaptığını tarif edemiyordu. Annesi ne zaman “baş başa kalın” dese, ağzında ekşi bir tat kalırdı; sanki cümlenin altında başka bir cümle yatıyordu ve Serap onu kasten söylemiyordu. Kerem’e yan gözle baktı. Kardeşi lavabonun kenarına yaslanmış, sessizce dinliyordu. Sol göğsündeki küçük ay-yıldız dövmesi tişörtün ince kumaşından belli belirsiz seçiliyordu. Bir zamanlar bu çocuk gece korkup onun yatağına sığınırdı. Şimdi geriye, çekmecedeki yara bandı kutusu ve bir yabancınınki gibi geniş omuzlar kalmıştı.

“Ne zaman?” diye sordu sonunda, sesini toparlayarak.

“Ne zaman isterseniz.” Serap yine gülümsedi ama bu sefer gülümseme gözlerine yetişmedi. Bakışı masanın üstünde bir noktaya takılıp kaldı. “Siz karar verin.”

Kapı çaldı.

Üçü de başını çevirdi. Zil sesi televizyonun uğultusunu yırtıp geçmişti. Uzun çalmıştı; basan kişi parmağını çekmeyi unutmuş gibi.

Serap’ın bakışı kapıya kaydı ve bir saniye fazla orada kaldı. Omuzları gerildi, sandalyesinde dikleşti; o rahat duruşu bir an için elden gitti. Sonra toparladı, sandalyeyi geri itti, kalktı.

“Ben bakarım,” dedi. Bluzunun kenarını düzeltti. Gereksiz bir hareketti. Parmakları titriyor muydu? Defne emin olamadı.

Holde bir anahtarlık şıngırdadı. Sonra kapının açıldığı, bir de alçak bir ses duyuldu. Defne o sese bakmadan da bakacağı yeri bilirdi.

“İyi akşamlar.”

Tolga’ydı. Serap’ın kardeşi, çocukların dayısı. Kırk üç yaşında, bir seksen beş boyunda, geniş omuzlu bir adam; kısa kırlaşmış saçları ve aynı renk sakalıyla yaşından biraz fazla görünürdü. Sol elinin üzerinde soluk, eski bir dövme vardı; mürekkep yıllar içinde bulanıklaşmış, neyi anlattığı artık seçilmiyordu. Az konuşan, çok bakan bir adamdı. Sesi az yer kaplardı ama kendisi bir odaya girince oda biraz küçülürdü. Anahtarı vardı, hep vardı ama her seferinde zili çalar, öyle beklerdi. Defne bunu çocukluğundan beri bilir, hiç nedenini düşünmemişti.

Koyu renk montunu çıkarmadı. Mutfağın eşiğinde durup içeri baktı: tezgâh, salata, ıslak ellerle duran Kerem, elinde bıçakla Defne.

“Tolga dayı,” dedi Kerem, doğrulup elini havluya silerek. Bulaşık makinesinin kapağını kapattı.

Tolga başını hafifçe eğdi. Sonra bakışı Defne ile Kerem’in üzerinde gezindi. Yan yana durmuşlardı. Tezgâhın iki ucu, tişörtleri neredeyse aynı, yüzlerindeki gerginlik neredeyse aynı. Bakışı orada biraz fazla kaldı. Serap’ın az önceki saniyesi gibi bir saniye fazla.

“Büyümüşsünüz,” dedi.

Bu kadar. Selam yerine, hatır sormak yerine.

“Geçen hafta görmüştün bizi, dayı,” dedi Kerem, hafifçe gülerek.

“Öyle mi?” Tolga’nın yüzünde tek bir kas oynamadı. “Anlaşılan yeterince bakmamışım.”

Salona yürüdü. Ayak sesleri parkenin üzerinde ağır ağır uzaklaştı, koltuğun yay sesi geldi, sonra televizyonun sesi biraz kısıldı. Serap kapı eşiğinde kalmıştı, kardeşinin ardından bakıyordu. Bakışı bu sefer kısa sürdü ama kısa olması hafifletmiyordu; aksine daha ağırdı. İçinde ne olduğu, pişmanlık mı, özlem mi, yoksa eski bir kızgınlık mı, seçilmiyordu. Sadece oradaydı ve gitmiyordu.

Defne bıçağı yeniden eline aldı. Ne gördüğünü kendisine bile anlatamazdı. Bir bakış, bir sessizlik, bir sandalye gıcırtısı. Bu evde ne zaman bir şey olsa, ondan sonra kimse konuşmazdı; herkes sanki hiçbir şey olmamış gibi yemeğe dönerdi. Defne bunun yorucu olduğunu düşündü, sonra bunu düşünmemeyi seçti. Sormak daha zordu.

Kerem hiçbir şey fark etmemişti. Elini havluda kurutmuş, tezgâha yaslanmış, ablasının boynuna ilişen saç tutamına bakıyordu. Aklı başka yerdeydi. Belki Antalya’da, belki dayısının ağır bakışında, belki de hiçbir yerde.

“Annem garip,” dedi Defne, sesini yalnızca kardeşinin duyacağı kadar kısarak.

“Annem hep garip.”

“Bu akşam daha garip.”

“Tolga dayı gelince hep garip oluyor.” Kerem omuz silkti, bu kadar. Sonra bir şey eklemeyi düşünüyormuş gibi durakladı, vazgeçti. “Sen de garipsin. Herkes garip. Aile bu.”

Defne ona bir cevap vermek istedi ama bulamadı. Kerem haklıydı ve haklı olması bir şekilde daha kötüydü.

Serap mutfağa döndü, masaya oturmadan önce üç tabağa baktı. Sonra dolaptan dördüncüsünü çıkardı. Kimseye bir şey sormadan, yıllardır her Perşembe akşamı yaptığı gibi. Defne o tabağı görünce anladı: Tolga’nın geleceğini biliyordu. Belki de bütün gün biliyordu.

“Dayınız da yer,” dedi Serap, tabağı masaya koyarken. “Öyle gelmiş.”

Bunu neden söylediğini kimse sormadı.

Defne salatayı karıştırdı. Nane yaprakları eziliyor, kokusu birden yükseliyordu. Havada soğan, nane, tereyağı vardı ve bir de o eski, ağır, bir türlü adı konmamış şey.

İki hafta, diye düşündü. İki hafta ne ki. İki hafta bir grip, iki hafta yanlış kesilmiş bir saç, iki hafta bir yaz stajı; insan iki haftayı dişini sıkarak geçirir. Ama iki hafta Kerem’le aynı odada… Aynı banyoda, aynı balkonda, aynı sabah kahvesinde, o çocuğun sürekli kaşındaki halkayı oynatmasını, sessizliğini, o ince alaylarını izleyerek. Bir de plaj vardı, güneş vardı, herkesin yarı çıplak dolaştığı, kimsenin kimseye bakmadığı yerler. Bakılmayan yerlerde insan bakışlarına ne yapardı? Nereye koyardı? Cebe mi? Defne’nin kafası bazen böyle çalışırdı; bir düşünce diğerini kışkırtır, hepsi birden, dizginsiz, ağzına kadar dolu bir gün sonu otobüsü gibi ilerlerdi. Sonunda ya birine çarpar ya da hiçbiri durmadan biterdi.

Belki de plajda annemin dediği gibi rahatlarım, diye geçirdi. Sonra o cümleyi çabucak çöpe attı. Annemin dediği gibi hiçbir şey yapmam, diye düzeltti.

Bunu Kerem’e söylese kahkaha atardı. Yirmi iki yıldır bu evde yaşıyordu ve bazı akşamlar evin kendisinden fazlasını bildiğini hissediyordu. Kerem sessizce çatalları getirdi, bardakları dizdi. Birbirlerine bakmadan aynı hareketleri yapıyorlardı; her akşam yaptıkları, hiç konuşulmamış bir düzen içinde.

Sofra kurulurken Kerem, ablasının yanından geçerken eğildi.

“Bu akşam ilk defa salata biraz düzgün görünüyor,” dedi alçak sesle. Kulağının hemen yanında. “Kim gelecek diye biliyordun galiba.”

“Sen niye bu kadar yakından konuşuyorsun?”

“Televizyon sesi.”

“Televizyon kısıldı.”

Kerem bir an durdu. Gözleri Defne’nin gözlerinde birkaç saniye kaldı, sonra çekildi. “Fark etmemişim,” dedi ve masaya döndü.

Defne o birkaç saniyeyi kâseye gömdü. Salatalık halkalarının arasına, domateslerin suyuna. Yüzü sıcaktı; mutfak çok sıcaktı, diye düşündü, bunu da sıkı sıkı kendine anlattı. Kırk derece sıcakta doğradığın salatanın kokusuyla insan fazla düşünürdü zaten.

“Yemek hazır,” diye seslendi salona doğru.

Cevap gelmedi. Sonra Tolga’nın alçak sesi: “Geliyorum.”

Serap sandalyesine oturmuş, peçeteyi katlıyordu. Katlıyor, açıyor, yeniden katlıyordu. Defne bunu ancak üçüncü seferde fark etti. Annesinin elleri hep bir şeylerle oynardı ama bu kez hareketlerin bir düzeni yoktu. Göz göze geldiler. Serap gülümsedi, kaşlarını şakayla kaldırdı.

“Bak, ellerin güzel yapmış bu sefer. Kırmızı çıkmamış.”

“Domates olgun.”

“Ha, o zaman domatesin marifeti.”

Tolga geldi, masanın en ucundaki sandalyeye oturdu. Montunu sonunda çıkarmıştı, sandalyenin arkasına asmıştı. Serap ona tabağı uzatmadı, ama tuzu uzattı. Tolga tuzu aldı, Serap’ın parmakları ile kendisininki birbirine değmeden. İkisinin de gözü tuzluktaydı. Sonra Tolga elini çekerken soluk dövmeli elin sırtı lambanın ışığına döndü ve Serap’ın bakışı oraya kaydı; yarım saniye, belki daha az. Defne bunu, çatalını ağzına götürürken görmüştü. Çatalı yolda indirdi. Yemek boyunca konuşan çoğunlukla Serap oldu; hafta sonu programından, alt komşunun kedisinden, Defne’nin sürekli kısa kestirdiği kotlardan. Tolga arada tek kelime söyledi. Kerem ise bir kez bile başını tabaktan kaldırmadı, ta ki Serap “Bu arada bavul meselesi” deyip lafı yeniden Antalya’ya getirene kadar.

“Bavul meselesi yok anne, daha bilet bile yok.”

“Var.” Serap çatalını tabağa bıraktı. “Yani olacak. Nasıl olsa olacak. Siz gidersiniz.”

“Gidersek,” dedi Defne.

“Gidersiniz.”

Serap’ın gülümsemesi bu sefer gerçekti, hem de çocukça. Defne ondan bu tür bir gülümseme çok az görmüştü ve nedense bu ona bir şey söylüyordu; iyi bir şey mi, kötü bir şey mi, bilemedi. Tolga başını kaldırıp ona baktı. Yüzünde alaycı bir şey yoktu, sadece dinlemişti. Sonra sessizce ekmeğinden bir lokma kopardı.

“Güneş kremi almayı unutma,” dedi Defne, Kerem’e dönerek. Bunu bir emir gibi değil, kendi kendine düşünüyormuş gibi söylemişti. “Sen sürmezsin, sonra iki gün ıstakoz gibi kızarık dolaşırsın.”

“Sen sürersin.”

“Ben sürmem.”

“O zaman annem sürer.”

“Ben mi?” Serap kahkaha attı. “Ben kendi sırtıma bile süremem, size mi süreceğim?”

Tolga bu sırada bardağını kaldırdı. Gözü bir anlığına Serap’ın kahkahasına takıldı; sanki uzun zamandır duymadığı bir sesi kulağı hatırlamaya çalışıyordu. Sonra bardağı indirdi, suyundan içmedi.

“Şu koldaki dövmeyi de bitirsene artık,” dedi Serap, çatalıyla Kerem’in önkolunu işaret ederek. “Böyle yarım yamalak dolaşıp durma.”

“Sıra bekliyorum.”

“Yarım bırakılan şeyler insana rahat vermez. Bilirim.”

Bunu öyle hafif söylemişti ki kimse üstünde durmadı. Yalnızca Tolga’nın çatalı tabağın kenarında bir an asılı kaldı.

Yemeğin sonuna doğru Defne’nin telefonu masanın üzerinde titredi. Ekranda tek bir bildirim vardı.

Anne: Bak bir de bunu. İkiniz için.

Altında bir bağlantı. Defne başını kaldırdı. Serap tam karşısında oturuyordu, elleri boş, telefonu yanında ters çevrilmişti. Ona bakmıyordu. Bakışı Tolga’nın omzunun üstünden, holün karanlığındaki bir noktaya uzanıyordu.

“Ne var?” diye sordu Kerem. Sofranın karşı ucundan, ağzı dolu.

“Hiç. Annem mesaj atmış.”

“Yanında oturuyor, mesaj mı atıyor?”

“Annemden bahsediyoruz,” dedi Defne. Bağlantıya dokunmadı. Başparmağı ekranın üzerinde bir süre asılı kaldı, sonra telefonu ters çevirdi. Altındaki masa örtüsünde küçük bir yağ lekesi vardı, dikkatle ona baktı.

Mesaj gönderilme saati 18.42’yi gösteriyordu.

Tolga’nın kapıyı çalmasından bir saat önce.

Bölüm sonu

1 yorum