Sıra sıra stantlardan tüccarların bağırışları yükseliyordu. Akşam güneşi sönük sönük parlıyordu. Tavuklar kanat çırpıyor, at arabaları kalabalığı yarıyor, altın ve gümüşler elden ele geçerken parıldıyordu.
Pazar yeri, her zamanki gibi canlıydı. Kalabalığın uğultusunu kimi zaman neşeli kahkahalar bölse bile, şu an bir bölgeyi bıçak kesmiş gibi sessizleştiren bir başka olay vardı.
Bir meyve standının önünde, şehrin zenginlerinden Aion bağırıp çağırıyor ve önündeki köleyi azarlıyordu. O bağırdıkça ellerindeki yüzükler şıngırdıyor, altın takıları parlıyordu. Köle ise başını öne eğmiş, gözlerini yere sabitlemiş şekilde duruyordu. Kalabalıkta fısıldaşan insanlar birbirlerine kölenin sabah güneşini göremeyeceğini söylüyor, acıyan ve ayıplayan bakışlar atıyorlardı.
Bir figür bu kalabalığı yardı ve meyve standına ilerledi. Khiron giymiş, üzerine de yüzünü örten bir pelerin geçirmişti. Elini belindeki kuşağa attı ve meyve satıcısına bir gümüş para fırlattı. İri, parlak bir elmayı alıp ısırdı.
“İşler nasıl gidiyor Bayek?”
Yaşlı Bayek beklenmedik bir çeviklikle parayı havada yakaladı. Sonra da başıyla kavgayı işaret ederek;
“Gördüğün gibi… Tanrılar yardımcımız olsun, bu şehir giderek boka batıyor.”
Figür, elmadan bir ısırık daha aldı. “Aion güçlenmiş diye duydum.”
Bayek onayladı.
“Oğlu, kralın akrabası olan soylu bir kadınla evlendi.” Yaşlı adam kollarını kavuşturdu. Kumaşın kıvrılmış kolları yukarı çıkınca belli belirsiz yara izleri meydana çıkıyordu. “Kime çatacağı belli olmuyor bu aralar. Yeni edinilmiş gücünün tadını çıkarıyor.”
“Ne yaptı?”
Figür başıyla köleyi işaret ederek ilgisizlikle sordu.
Bayek omuz silkti. “Tanrılar bilir.”
“Hm.”
“Buyur, para üstün.”
İnsan kalabalığı akmaya devam ediyor ve Meyve standının önünü kapatıyordu. Canı sıkkın olan figür gitmeye hazırlanıyordu ki önünden geçen bir tüccarın omzunun üstünden bir çift gözün ona baktığını gördü. Siyah ve mat gözlerin içinde sadece bir saniyede olsa bir şeyler yanıp söndü. Aşinalık.

Gördüğü zaman kısıtlı, aralık küçüktü. Ama köle şüphesiz, dosdoğru ona bakıyordu.
Kalabalık seyrekleştiğinde ve tekrar görüş alanı açıldığında olay yeri tamamen aynı duruyordu. Aion bağırıyor, köle hala aşağıya bakıyordu.
Birkaç saniye etrafa bakındı. Ardından elma koçanını önünden geçen bir grup tüccarın ayaklarına doğru attı.
“Üstü kalsın Bayek. Tanrıların yardım etmeye pek niyeti yok nasıl olsa.”
Tüccarlar koçana basıp devrilirken ve ufak çaplı bir telaş anı oluştururken figür aceleyle Aion’un arkasından çarparak geçti. Köleyle tekrar göz göze gelmeyi umuyordu ama öyle bir şey olmadı. Zengin adam sinirle arkasını döndüğünde de çoktan toza dumana karışmıştı.
Ve Aion’un kuşağından bir altın kesesi eksilmişti.
Kan beynine sıçrayan Aion nöbetçi askerlere emirler yağdırdı. Hırsızın yakalanması için bağırıp durdu.
Olayları uzaktan izleyen Bayek gülümsedi ve gümüşü havaya fırlatıp yakaladı.
“Tanrılara biraz güvenmelisin, Mel”
+++
Askerlerle arama biraz mesafe koyunca adımlarımı yavaşlattım ve kalabalığın hızına uyum sağladım. Altın kesesini elimle tartıp hızlıca pelerinimin iç cebine salladım. Sadece kölenin kaçması için zaman yaratmak istemiştim ama biraz ekstra paradan… zarar gelmezdi. Kapüşonumu indirdim ve onun yerine belimdeki kumaşı çözüp yüzüme tül yaptım. Pelerinin arkamdan salınan ucunu önüme getirdim ve kuşağımdan geçirerek yeni bir üst yaptım. Khironun kumaşını belinden kıvırdım ve etek boyunu değiştirdim. Tanınmamak için yeterli olmalıydı.
Planım eski mahalleye, yasa ve askerlerin giremediği vasat bir bölgeye ulaşmaktı. Bu bölgeye halk arasında ‘arētērion’ da derlerdi. Lanetlerin evi.
Ve şehirde, kaçak bir kölenin başını sokabileceği tek yer.
Adımlarım ister istemez yavaşladı. Yolun ilerisi asker kaynıyordu. Hemen sağıma dönüp tezgahtaki süs ve altınlara ilgiliymiş gibi yaptım. Kılık değiştirmiştim ama üzerimi aramaları bir riskti. Elime rastgele bir kolye ve tezgahtaki aynayı aldım. Kolyeyi boynuma götürdüm ve duruşuna bakar gibi yaparak aynayı askerleri görebileceğim bir açıyla çevirdim. 7 kişiler, hepsi silahlı. Görünürde okçu yok.
Sadece bu sokakta bu kadar kişi varsa tüm pazaryeri asker dolu demektir. Aion hergelesine de bu yakışırdı. Kabul etmek istemesem bile, geldiği mevkinin gücü azımsanacak bir şey değil demekti bu.
Bir şekilde kralın güvenini kazanmış olsa gerek. Halk arasında öfkeli, inatçı ve hilekâr bilinmesine rağmen üstelik.
Hmm… Bir kozu var demek.
“Onu alacak mısın?” Satıcının sorusuyla başımı kaldırıp elimi çiçek bezeli kolyede gezdirdim. Gülümsedim.
“Evet.”
Satıcıya Aion’un kesesinden 2 altın çıkardım ve sonra keseyi pelerinin iç cebine sıkıca bağladım. Birazdan olacaklardan sonra düşmese iyi olurdu. Topuğumun üzerinde askerlere doğru döndüm ama tam ilerleyecekken, eteğimdeki bir çekme kuvveti beni sabitledi. Arkamı döndüğümde küçük ve kirli bir çocuk iki eliyle sıkıca bana yapışmıştı.
Tek kaşımı kaldırıp ona baktım. Dilencilerle uğraşmaya vakit yoktu. Tüymeliydim.
“Velet, sana vercek param yok.”
Çocuk eteğime daha sıkı sarıldı. Sonra da beni aksi yöne çekmeye başladı.
“Yanlış yöne gidiyorsun.”
Eteğim kaymasın diye bende belimden tutup yukarı çekmeye başladım.
“Doğru yöne gidiyorum. Bırak.”
Çocuk ısrarla başını sallayıp diretmeye devam etti.
“Hayır ustanın yanına gitmen gerek. Hemen şimdi.”
“Ne ustası ya. Bırakmazsan seni askerlere veririm.”
Hoş, askerler daha çok beni istiyor gibilerdi. Eteğim iki kat kumaştan oluştuğu için öfleyerek üst katmanı çözdüm ve çocuk bir anda boşa düşünce yere kapaklandı.
Başını yavaşça yerden kaldırınca bir an ağlayacak mı diye merak ettim. Gözleri dolu doluydu ama yutkundu ve avuçlarını sıktı. Beni tam bir şeytan gibi gösteriyordu doğrusu.
Tüm odağını ağlamamaya verdiği için kaçıp gitmem için vakit oluşmuştu ama artık aklımda daha iyi bir fikir vardı. Çocuğun yanına çöktüm.
“Ufaklık? Bir antlaşma yapalım mı?”
+++
“Sen, beyaz khiron’lu! Nereye gittiğini sanıyorsun!”
Beni fark eden askere döndüm ve ona doğru acele ile koştum.
“Yardım edin lütfen! Çocuğum çok hasta!”
Eteğin kumaşına sarıp kucakladığım deminki çocuğa şöyle bir göz ucuyla baktı.
“Çok fakirim. İlaç alcak param yok. Yardım edin lütfen, günlerdir ağrı içinde! Vücudunda siyah yaralar çıktı ve ateşi hiç inmiyor!”
Ben ne yapacağım diye yakınırken çocuk da başını kaldırıp askere doğru güzelce öksürdü.
Panik olan asker hemen koluyla ağzını kapadı ve geriledi.
“Deli misin be kadın! Çek şu vebalı veledini yüzümden! Defol!”
Oldukça kaba bir askermiş.
Gitmeden son bir kez çocuğu askere doğru kaldırdım.
“Bakın, kadersiz yavruma bakın! Tanrılar neden bizi böyle cezalandırırsınız?”
Velet hemen olayı kavrayıp daha çok öksürdü ve asker panik içinde topukladı.
Arete! Oldukça iyiydi bu.
Askerler fikir değiştirmeden hızlıca mahalleye açılan yosunlu, nemli ve çirkin taş kemeri geçtim. Rahat bir nefes alabilirdim.
Çocuğu yere bıraktım ve etek kumaşını tekrar belime bağladım.
“Şimdi ustama gidecek miyiz?”
Gözlerim çocuğun beklentiyle bakan gözleriyle buluştu.
“Hayır.”
Kapüşonumu çektim ve mahallenin taş yolundan yürümeye başladım. Çocuk arkamda mızmızlanıyordu ama onu umursamadım. Hızlıca bir bara gidip o köle ile ilgili bilgi toplamam gerekiyordu. Yıllardır aradığım cevap belki de oydu. Kalbim bu düşünce karşısında hızlandı.
Boşa çıkan onca umut.. Bu sefer farklı olacak.
“… Ama ustam onu getirmeden geri dönme dedi. Sen gelmezsen beni geri almayacak. Tekrar sokaklarda yaşamak istemiyorum.”
Of. Arkamı dönüp ufaklığa eğildim.
“ Yanlış kişinin peşindesin. Ben ustan kim hiç bilmiyorum ve onun da beni tanıma ihtimali yok. O yüzden-“
“Ustam seni tanıyor. Sen Aion’un parasını çalansın işte. Gördüm seni.”
Görmüş olamazdı.
“Karıştırıyorsun evlat.”
“Hiç de bile. Sen daha gelmeden ustam neler olacağını bana söylemişti. O yüzden dikkatle izledim. Eminim, sensin.”
Neler olacağını söylemiş miydi?
Aion’un kurduğu bir tuzak olabilir miydi?
“Hem söz verdin! Hasta numarası yaparsam gelcektin!”
Bu çocuk başıma bela olcak gibi duruyordu.
Topuklamak içim arkamı döndüm.
Genç ve sisli bir erkek sesi hemen kulağımın arkasında belirdi.
“Hep böyle sözlerini bozamazsın.” Nerdeyse gülerek söylemişti.
Derhal arkamı döndüm ama küçük çocuktan başka kimse yoktu. Oysa kulağımın arkasındaki tüyler bir nefes hissetmiş gibi diken dikendi.
“Kim..?”


