Cuma akşamına çıkmak umuduyla banyonun kapısını açtım.
Adımımı attım.
Selen’i gördüm.
Gece’ye sarılıyordu.
Serhat ve Cemre de oradaydı.
Dönüp arkama baktım.
Kumsalın ortasında…
bir kapının önündeydim.
Ve içinde—
evin banyosu görünüyordu.
Göz göze geldik.
Selen, Gece’ye dönüp bir şeyler fısıldadı:
“Pazartesi günü Gül ile Güneş ayrılıyor.”
Selen hariç herkes hâlâ ağzı açık bana bakıyordu.
Arkamı dönüp banyoya geri girdim.
Kapıyı kapatınca…
yok oldular.
Tekrar açtım.
Önümde koridor vardı.
Odama yürüdüm.
Hemen telefonumu çıkardım.
“Serhat.”
“Efendim.”
“Neredesiniz?”
“Az önce gördüğümüz sen miydin?”
“ Siz koyda mıydınız?”
“Evet, biz koydaydık.”
Sonra durdu.
“Az önce gördüğümüz sen miydin?”
“Evet… bendim.”
“Nasıl oldu bu?”
“Bilmiyorum,” dedim.
Telefonu kapattım.
(…)
Hiçbir şey hissetmedim.
Hava kararıyordu.
Odamdaki ince tül perde hafifçe sallandı.
Ayaklarımın altında…
kum taneleri vardı.
Gözlerimi açtığımda saat yediydi.
Güneş doğmuştu.
Tık.
Tık.
Tık.
“Gir.”
Babam göründü.
“Nasılsın?”
“İyi. Sen?”
“İyi.”
“Bugün ne yapacaksın?”
“Bütün gün yatağımda yatacağım.”
“Neden?”
“Bilmem.”
“Görüşmemiz gereken akrabalar var.”
Elimi salladım.
“Görüşme—niz gereken akrabalar var, babacığım.”
O da elini salladı.
“Hayır, görüşme—miz gereken akrabalar var, oğulcuğum.”
Yaklaşıp ayağımın altını gıdıkladı.
“Hadi kalk, kalk.”
Bir koku geldi.
Koltuk altımı kokladım.
Gece terlemiştim.
Kalkıp banyoya yürüdüm.
Duş almaya değil…
yüzümü yıkamaya.
Kapının kolunu tuttuğumda elim titredi.
Kapıyı kapatmadım.
Tuvaletim geldi…
ama yapamadım.
Elimi yıkarken bir yandan kapıya bakıyordum.
Yüzümü hızlıca yıkayıp, hızlı adımlarla banyodan çıktım.
Kapı eşiğini geçtiğimde…
nefes aldığımı hissettim.
Sonra salona geçtim.
Masada sohbet azdı.
Kelimeler kırıntı gibiydi—
az, dağılmış.
Yumurta.
Peynir.
Çayı karıştırmak.
Bir fırt çekmek.
Ve kahvaltı bittiğinde odama yürüdüm.
Kapıyı çok az aralık bıraktım.
Bir şort, bir tişört.
Saat mi…
yoksa bileklik mi?
Bileklik taktım.
Saçımı taradım.
Kıvırcık mıydı, dalgalı mı?
İkisi de, dedim sessizce.
Ve odamdan çıktım.
Salona geçip teyzemle babamı beklerken
Gül’den mesaj geldi:
“Neden yazmıyorsun?”
“Yazacağım da… pazartesi konuşmamız lazım.”
“Neden?”
“Bir şey oldu. Endişelenme, benimle alakalı değil.”
Çıkartma attı.
“Ne zaman sorun sıkıntı bitecek?”
“Bilmiyorum,” yazdım.
Camdan baktım.
Bembeyaz bir kedi.
Miyav.
Elimi cama doğru sallayınca kaçtı.
Eğer kara kedi şanssa…
beyaz kedi şanssızlık demekti.
Arabaya bindiğimizde motorun sesi konuşmamıza ortak oldu.
Çünkü hiçbirimiz konuşmuyorduk.
İlk durağımız dedemlerin aile apartmanıydı.
Babam bana baktı.
“Bu apartmandaki evlerden en az birinde annenin payı var. Hakkını yedirmememiz lazım.”
“Baba, ihtiyacımız yok ki.”
“Annenin ya… bir nevi senin oluyor.”
“Hımm… hakkını arayan torun olayım yani.”
“”
Cevap vermedi.
Teyzem arabadan indi.
Telefonda “beyaz kalp” diye kayıtlı birini aradı.
“Siz çıkın,” dediğinde sigarasını yaktı.
İçeri girdik.
Biraz dayı, bol bol büyük teyze…
biraz da annemin halaları.
İçimden tek bir şey geçti:
‘Ben bunlarla akraba olamam.’
Dört katlı apartmanın tamamı aileydi.
Burada bir eve sahip olmak…
garip bir şekilde korkutucu geldi.
“Baba, biz buradan ev alırsak burada yaşamayız, değil mi?”
Önce parmağını dudaklarına götürdü.
“Şş.”
Sonra başını salladı.
Dedemlerin kapısında babam zile bastı.
Ananem hemen kollarını açtı.
İki yanağımdan öptü.
“Aslan oğlum gelmiş,” dedi.
Babam gülerek saçlarımı tuttu.
“Aslana benziyor gerçekten.”
Kahkaha attım.
Dedemle el sıkıştık.
Omzuma hafifçe vurdu.
Oturduğumuzda babama baktım.
Bacaklarını kırmış,
dizlerini birbirine yapıştırmış gibi oturuyordu.
Ben öyle oturmuyordum.
Boynumu çıtlattım.
Tam o sırada kapı çaldı.
En korktuğum şey…
teyzemin gelmesiydi.
Ama bir ton “akraba” geldi.
Önce dedemin, sonra benim, sonra babamın elini sıktı herkes.
Kadını, çocuğu, adamı…
Tek bir salon.
Aynı hava.
Nefesim daraldı.
Camı açtım.
Giren hava… yetmedi.
Bir teyze konuştu:
“Güneş, nasılsın oğlum?”
“İyiyim, siz nasılsın?”
Babam gözlerini devirdi.
“Türkiye’ye gelmeden önce daha güzel Türkçe konuşuyordu.”
Teyze ellerini dizine koydu.
Ovuşturdu,
“He, bir şey olmaz. Alışır.”
Başka bir kadın araya girdi:
“Sesi çok boğuk ama.”
Babam cevapladı:
“Önce Fransızcayı öğrendi. Hep öyle konuştu, o yüzden öyle kaldı.”
İlk konuşan kadın parmağıyla çocukları gösterdi.
“Bak, bunlar da kuzenin sayılır.”
Esmer, bıyıkları terli bir çocuk.
Yapılı, omuzları geniş, bembeyaz bir çocuk.
Saçları beline kadar uzanan, koyu saçlı bir kız.
Ve benden küçük görünen sarışın bir kız.
Kafamı salladım.
“Hadi, siz içeri geçin. Biz büyükler konuşacağız.”
Babam dizimi tuttu.
“Güneş kalacak.”
Yutkundum.
İstemiyordum.
Babam elini dizimden çekmedi.
Aksine, parmaklarını biraz daha bastırdı.
Sanki bana “buradayım ama konuşacak olan sensin” diyordu.
Dedem konuştu.
“Güneş’in burada olması ne kadar doğru?”
Babam cevapladı.
“Annesinin yerine konuşacak olan kendisi. Ben değilim.”
Devam etti:
“Ne benim malım ne de benim eşyam. Hepsi tamamen onun.”
Orada oturan herkese baktım.
Neden ben?
Bu soruya bir cevap bulamadan, karşıdan bir dayımdan ses çıktı.
“Güneş bizim de çocuğumuz ama borçlarımız—”
Babam sözünü kesti.
“Borçların var. Borçlarınız yok.”
Dayım babama dik dik baktı.
Babam doğruca dedeme bakıyordu.
Dayım susmadı.
“Güneş’i niye konuşturmuyorsun?”
“Babası olduğum için sizinle tartışmasını istemedim.”
“Güneş söylesin. Veriyor mu, vermiyor mu?”
Dudaklarım kapalıydı
ama ağzım içerden açıldı.
Dişlerim birbirine değmiyordu.
“Neyi ya?”
Ananem baktı.
“Dedenin annene verdiği evle pansiyondaki odayı.”
Kafamı salladım.
“Dedem anneme vermiş. Sorun ne?”
Diğer dayım konuştu.
“Annen öldü işte.”
Kafamı yine salladım.
“Eee yani?”
“O artık yok.”
“Evet.”
“Malını ne yapacağız?”
“Yasada babamla bana geçmesi gerekmiyor mu?”
“Öyle.”
“Sorun ne?”
“Paraya ihtiyacımız var.”
“Bizim paramızdan çalarak mı?”
“Onu deden aldı annene.”
“Size de aldı.”
“Evet ama bizim borcumuz var.”
“Tamam, borç alın.”
“Borç verin.”
“Tamam… malın borcu mu olur?”
Babamın telefonu çaldı.
“İnci arıyor,” dedi.
İkimiz de kalkıp çıktık.
Babama baktım.
O da bana baktı.
Asansöre binince konuştum:
“Baba bu neydi amına koyayım?”
“Valla çok söylediler. Ben de dedim ki bir yüzleşme olsun. Boş bir şey olduğunun farkındayım.”
“Annemin pansiyonuyla evi nerede?”
“Pansiyon değil, salak— dedenin pansiyonu var ya… şimdi dayının işletip borca soktuğu. Oradaki bir blok, yani sağ taraftaki daireler, tüm kardeşlerin üstüne. Onlar da diğerlerini kiralıyor işte. Bir tek bizimki tamamen bizde. Onu istiyorlar.”
“Ha…”
Asansör açıldı.
Teyzem arabanın önünde bize baktı.
Gözlerinin içi “hallettiniz mi” diye soruyordu.
Babam, “hallettik” dedi.
Teyzem gülerek ön koltuğa oturdu.
Saat akşama yanaşıyordu.
Kafamı koltuğa yaslayıp camı açtım.
Gözlerim ağırlaştı.
Gözlerim kapanmadan eve varmıştık.
Babam kapıyı açıp içeri girdi.
Salonda oturduk.
Teyzem odasına girip pijamalarını giydi.
Evde ilk kez televizyon açıldı.
Bir programda şarkı söyleniyordu.
Şarkıyı bildiğim için hafifçe sallandım.
Babam bana baktı.
“İyi kıvırtıyorsun ha.”
Kıkırdadım.
Hafifçe ona çarptım.
Teyzem gözlerini kısarak bana baktı.
“Sen böyle şeyler mi dinliyorsun, Güneş?”