Yağmur artık sicim gibi yağıyor, gökyüzü tamamen kararıyordu. Arkalarında, Cansu'nun vurduğu o şeyden sızan siyah sıvıdan türeyen iki yeni "Kırık", çocuk boyutunda olmalarına rağmen inanılmaz bir çeviklikle yangın merdiveninin demirlerine tırmanıyordu. Çıkardıkları ses, metalin metale sürtünmesi gibi tiz, mekanik ve rahatsız ediciydi.
Salih, burnundan sızan kanı kolunun tersiyle silip İklim’i neredeyse kucağında taşıyarak kampüsün ana çıkış kapısına doğru koşturuyordu. Enes, ciğerlerindeki o asit yanmasını dindirmek için sürekli öksürüyor, her öksürükte ağzından hafif kanlı bir tükürük geliyordu.
Enes: "Nereye gidiyoruz?! Sokaklar güvenli mi sanki?"
Hüseyin: (Yürürken sendeliyor, donma gücünün verdiği kaskatılık yüzünden bacaklarını zor hareket ettiriyordu) "Kampüsün dışındaki eski metro şantiyesine. Orası tenha. Önce bir durup nefes almamız, süreleri sıfırlamamız lazım."
Nehir,Hüseyin’in koluna yapışmış durumdaydı. Gözleri sürekli hızla kırpışıyordu, beyninin içindeki 10 saniyelik vizyonlar bitmek bilmiyordu. "Hüseyin... 5 saniye sonra önümüzdeki çöp konteynerinin arkasından bir tane daha çıkacak..." diye fısıldadı sesi titreyerek.
Hüseyin tam "Dur" gücünü tekrar tetiklemek için zihnini zorladı ama şakaklarındaki acı yüzünden gözlerini kapattı. Kulakları hala kanıyordu. "Yapamam... Sürem dolmadı, zorlarsam beynim duracak," diye düşündü.
Ama Nehir’in dediği şey olmadı. Çöp konteynerinin arkasından bir Kırık çıkmadı. Aksine, konteynerin arkasındaki gölge birden ikiye bölündü ve Kırıklardan biri, havada görünmez bir darbe almış gibi geriye doğru savrulup beton duvara yapıştı.
*Gizemli Yabancı*
Ekip aniden durdu. Salih elindeki tenis raketini bir silah gibi öne doğru uzattı.
Yağmurun ve pusun içinden, üzerinde siyah, kapüşonlu bir yağmurluk olan bir kız çıktı. Yüzünün yarısı kapüşonun gölgesinde kalmıştı ama göründüğü kadarıyla o da onların yaşlarındaydı, yirmilerinin başındaydı. Sakindi. Arkasından gelen o yüzü olmayan yaratıklara dönüp bakmıyordu bile.
Salih: "Kimsin la sen?! Kıpırdama sakın maskeni çıkar in misin cin misin nesin??"
Kız cevap vermedi. Sadece ekibe doğru iki adım attı. Gözleri garip bir renkte parlıyordu ama Muhammet’in mavisinden ya da Nehir’in dumanlı bakışından farklıydı; onun gözlerinde hiçbir ışık yoktu, saf bir matlık vardı.
Cansu: "Elim... parmağım hala uyuşuk, atış yapamam!" diye arkadan fısıldadı panikle. Cansu'nun 6 dakikalık bekleme süresinin dolmasına daha 3 dakika vardı.
Kapüşonlu yabancı sağ elini hafifçe kaldırdı. O elini kaldırdığı an, peşlerinden gelen o iki küçük Kırık, sanki görünmez bir duvarın arkasında sıkışmış gibi havada asılı kaldılar. Ama bu Hüseyin’in zamanı dondurması gibi değildi; çünkü çevredeki yağmur damlaları hala akıyordu. Sadece o iki yaratık, kendi etraflarında dönen bir basınç odasına hapsedilmiş gibi çırpınıyorlardı.
Kız: "Burada beklerseniz, sizi tamamen tüketirler," dedi. Sesi o kadar duygusuz ve düzdü ki, Hüseyin’in o soğuk ses tonu bile bunun yanında sıcak kalırdı. "Beni takip edin."
Muhammet: (Gözlerindeki mavi ışık sönerken kıza doğru baktı, dedektiflik gücüyle kızın üzerinde bir iz aramaya çalıştı ama dünya kızın etrafında tamamen flulaşıyordu) "Onun üzerinde... hiçbir sızıntı göremiyorum. Ne insana benziyor, ne de dünkü o mor ışığa. Hüseyin, bu kızın ne olduğu belli değil."
Hüseyin: "Başka şansımız var mı Muhammet? Güvenmek zorundayız. "