Kütüphaneye doğru yürüyen **Salih** ve **İklim**, kampüsün merkezindeki büyük yeşil alana geldiklerinde adımlarını yavaşlattılar. **Muhammet** ve **Enes** de kafeteryanın önünde dikilmiş, aynı noktaya bakıyorlardı. Ekip, birbirini uzaktan fark etti ama kimse el sallamadı. Çünkü meydanda garip bir durum vardı.
MSÜ’de askeri taktik ve gözlem eğitimi alan **Muhammet**, gözlerini kısmış, meydandan geçen üç öğrenciyi izliyordu.
**Muhammet:** "Enes, şunlara bak. İktisat binasından çıkıp Mühendisliğe yürüyorlar. Adımlarına bak."
**Enes:** (Telefonunu cebine koymaya çalışırken, parmakları hala kumaşın içinden hafifçe kayıyordu) "Ne var abi adımlarında? Normal yürüyorlar işte."
**Muhammet:** "Hayır, normal değil. Üçü de aynı anda, aynı bacağı atıyor. Askeri uygun adım gibi ama ritimleri insan ritmi değil. Sanki bir animasyonun pikselleri gibi çok nizami. Ve en önemlisi... Şu an saat 10:30, hava kapalı, bulutlar her yeri kapattı. Ama onların arkasında, yere doğru uzayan sim siyah, çok koyu gölgeler var. Ve o gölgeler... ışığın açısına göre değil, kütüphaneye doğru uzanıyor."
Enes yutkundu. Kendi parmaklarına baktı. Maddenin içinden geçebiliyordu, Muhammet olmayan şeyleri görüyordu, Salih kortta zamanı bükmüştü.
### Kütüphanedeki Büyük Buluşma
Hüseyin ve Nehir, kütüphanenin üst katındaki o "dünyanın donma" anının şokunu atlatamadan, ekibin diğer üyeleri içeri girdi. Salih, İklim’in kolunu tutarak merdivenleri çıktı. Cansu, sağ elini cebinden çıkarmadan, yüzü kireç gibi bir halde arkalarından geldi. Muhammet ve Enes de en arkadaydı.
Kütüphanenin o tenha, arka sessiz çalışma odasında yedi genç ilk kez bir araya geldi. Kimse konuşmuyordu ama herkes birbirinin yüzündeki o "delilik" ifadesini görüyordu.
**Hüseyin:** (Soğukkanlılığını korumaya çalışarak, masadaki kitapları kapattı) "Herkes ne olduğunu biliyor, değil mi? Kimse delirmeden sırayla anlatsın."
**Salih:** "Ben zamanı geri aldım Hüseyin. 3 saniye. Ama beynim patlayacak gibi, burnumun kanaması yeni durdu."
**İklim:** "Ben... Ben odamdaydım. Bir anda kendimi kortta, Salih'in yanında buldum. Ama bakın..." (Kazağının kollarını sıyırdı, mor şimşek izleri odadaki loş ışıkta bile parlıyordu) "Her seferinde etim yanıyor gibi oluyor."
**Cansu:** (Cebindeki elini çıkardı, parmağının ucundaki o küçük çatlağı gösterdi) "Ben az önce bir su şişesini patlattım. Elimden... el etimden bir şey fırladı. Sanki içimdeki tüm enerjiyi emdi, çok halsizim."
**Nehir:** (Hüseyin’in yanına iyice sokuldu, eli titreyerek Hüseyin’in ceketinin kolunu tuttu) "Bende de... Ben geleceği görüyorum. Ama sadece birkaç saniye sonrasını. Kafamın içinde milyonlarca ihtimal aynı anda çığlık atıyor Hüseyin, dayanamıyorum."
Hüseyin, Nehir’in elini sıkıca tuttu. Onun bu çaresiz hali, Hüseyin’in içindeki o mesafeli duvarları ilk kez tamamen yıkmıştı. "Geçecek, çözeceğiz," dedi fısıltıyla.
**Muhammet:** (Camdan dışarı bakıyordu, birden gözleri o parlak, yoğun mavi tonuna büründü. Odadaki herkes Muhammet’in gözlerini görünce geri adım attı) "Susun... Geliyorlar."
**Enes:** "Kim geliyor abi?"
**Muhammet:** "Meydandaki o öğrenciler... Öğrenci değiller. Kütüphanenin kapısından içeri girdiler. Yukarı çıkıyorlar. Adımlarının sesini duyabiliyorum. Ama en kötüsü ne biliyor musunuz? Şu an turnikelerden geçerken, kütüphane kartı basmadılar. Güvenlik görevlisi onlara bakıyor ama hiçbir şey yapmıyor. Çünkü görevlinin de gölgesi artık ters duruyor."
Odanın kapısı, kütüphanenin o ağır ahşap kapısı yavaşça gıcırdadı. Koridordan gelen ayak sesleri çok senkronize, çok ağırdı.
Ekip, hayatlarında ilk kez, ne olduğunu bilmedikleri o "insan görünümlü" şeylerle yüzleşmek üzereydi. Ve hiçbirinin gücü tam olarak nasıl kontrol edileceğini bilmiyordu. Üstelik güçlerin bekleme süreleri ve vücuda verdikleri zararlar, onları savunmasız bırakıyordu.