İçeriğe geç

AETHER

Bölüm 13 · 4 dk okuma

AETHER

Bölüm 13

KAPANA SIKIŞMAK

### Sinyal Noktası: Kütüphane Kantini

Aynı dakikalarda, kampüs merkez kütüphanesinin alt katındaki kantinde Hüseyin, Nehir, Enes ve Cansu masanın etrafında oturmuş, vize haftasının bitişinin yorgunluğuyla boş boş çay bardaklarına bakıyorlardı. Herkesin üzerinde o gizemli kızın uykusundan kalan garip bir ağırlık vardı ama bir o kadar da normal hayata dönmüş olmanın rehaveti içindelerdi.

Muhammet, masanın biraz uzağında, MSÜ üniformasının düğmelerini düzeltirken aniden kaskatı kesildi. Başını öyle bir hızla geriye doğru attı ki, boyun kemiklerinden kuru bir ses yükseldi.

Nehir: "Muhammet? İyi misin?" diye sordu endişeyle.

Muhammet cevap vermedi. Gözlerini açtığı an, kantindeki loş florasan ışıkları onun gözlerinden fışkıran o yoğun, parlak mavi ışıkla gölgelendi. Dedektiflik gücü, Salih'in kortta peş peşe zaman bükerek bıraktığı o devasa frekans dalgası yüzünden kendi kendine tetiklenmişti. Muhammet’in görüşünde tüm kampüs haritası şeffaf, mavi bir hat olarak belirdi. Kampüsün arkasındaki tenis kortlarından yayılan o mor dalga, adeta gökyüzüne doğru yükselen bir yangın dumanı gibi dalgalanıyordu. Ama dumanın bittiği yerde, kampüsün en ücra köşesindeki eski Botanik Bahçesi'nde iki parlak yaşam sinyali sönmek üzereydi.

Muhammet: (Sesi, gözlerindeki ışık kadar titreyerek) "Salih... Salih gücüyle oynamış. Kortta büyük bir patlama yaratmış ama şu an orada değiller. Botanik Bahçesi'ndeler. İklim’in sinyali çok zayıf, ölüyor!"

Hüseyin: (Masanın üzerindeki dosyaları fırlatarak ayağa kalktı, o kasmayan rahatlığı bir anda yok olmuştu) "Ne demek ölüyor? Enes, Cansu, kalkın!"

### Kampüsteki Dehşet: Dönüşüm Başlıyor

Kantinden dışarı fırladıkları an, karşılaştıkları manzara vize haftasının bitişini kutlayan sıradan bir üniversite bahçesi değildi. Salih'in peş peşe bastığı o zaman bükme frekansı, sadece Kırıkları korta çekmekle kalmamış, yerin altındaki o "Kızıl Boşluk" evreninin kapılarını kampüsün orta yerinde aralamıştı.

Meydandaki çimenlerin ortasından siyah, asitli sıvılar fışkırıyordu. O sıvıların içinden çıkan Ağ Kırıkları, sağa sola kaçışan öğrencileri avlamaya başlamıştı bile. Ama bu sefer sadece öldürmüyorlardı.

Hüseyin ve ekibi koşarken, Mühendislik binasının önünde iki kız öğrencinin feryadını duydular.

Öğrenci Pelin: "Buse! Koş diyorum sana, ne duruyorsun?!"

Öğrenci Buse: "Ayağım... Ayağımı tuttu, bırakmıyor!"

Siyah, yüzü olmayan bir Kırık, Buse’nin bacağını o uzun kemiksi uzuvlarıyla kavramıştı. Yaratığın dikey mor ışığı parladığı an, siyah sıvı Buse’nin bacağından yukarı doğru, derisinin altına sızmaya başladı. Buse’nin çığlığı aniden kesildi. Göz kapakları kırpılmayı bıraktı, yüzündeki tüm korku ifadesi silindi ve saniyeler içinde vücudu kaskatı kesildi. Arkasındaki gölge, ışığın geldiği yönün tam tersine, ters bir şekilde uzamaya başladı.

Buse artık bir insan değildi. Birkaç saniye içinde o da Pelin’e doğru dönüp donuk bir sesle mırıldandı: "Emanet..."

Pelin: "Buse? Ne diyorsun... Gözlerin... Gözlerine ne oldu?! Yardım edin! Kimse yok mu?!" diye çığlık atarak meydana doğru koştu ama arkasından gelen kendi çocukluk arkadaşı Buse, bir robot gibi nizamı adımlarla onu kovalamaya başlamıştı.

Kampüs tamamen birbirini dönüştüren, insanları yakalayıp kendi Kızıl Evrenlerinin birer parçası haline getiren Kırıklarla doluyordu. Yüzlerce öğrenci kütüphaneye, nizamiye kapısına doğru çığlıklarla kaçışıyordu.

Enes: "Muhammet! Bunlar insanları kendilerine çeviriyor! Dokundukları herkes Kırık oluyor!"

Muhammet: "Savaşmayın! Dokunurlarsa geri dönüşü yok! Botanik Bahçesi'ne ulaşmalıyız!"

### Botanik Bahçesi Sera: Sığınak

Hüseyin, yoluna çıkan bir Kırık'ı durdurmak için şakaklarındaki ağrıyı göze alarak içinden "Dur" dedi. Dünya 2 saniyeliğine kilitlendi, havada kaçışan öğrencilerin gözyaşları dondu. Ekip o 2 saniyede yaratığın yanından sıyrılıp eski Botanik Bahçesi’nin sarmaşıklarla kaplı, kırık camlı serasına kendini attı.

İçerisi kükürt değil, taze toprak ve eski bitki kokuyordu. Yıkık dökük camların arkasında, seranın en loş köşesinde Salih'i gördüler.

Salih, dizlerinin üzerine çökmüş, turnike yapmaya çalıştığı hırkası tamamen kan içinde kalmıştı. İklim, onun kucağında bilincini kaybetmek üzereydi. Kollarındaki o derin, jilet kesiği benzeri büyük çizgilerden akan kırmızı kanlar seranın toprağına sızıyordu.

Salih: (Başını kaldırıp ekibe baktı, yüzü gözü kendi burnundan akan kanlarla kaplıydı) "Hüseyn... Muhammet... Benim yüzümden oldu. Güçle oynadım. Topu geri alıp durdum... İklim beni kurtarmak için ışınlandı ama kolu parçalandı. Bizi başka bir yere götürdü... Çok korkunç bir yerdi..."

Nehir: (İklim’in yanına çöküp hemen nabzını kontrol etti, burnundan incecik bir kan sızdı o an) "Hala yaşıyor ama çok kan kaybetmiş. Salih, nereye gittiniz?"

Salih: "Gökyüzü yoktu... Her yer kırmızıydı, pas rengiydi. Dev mor çarklar dönüyordu havada. Dağ gibi büyük yaratıklar bize baktı... Sanırım onların evine gittik İklim odaklanamayınca."

Muhammet gözlerindeki mavi ışıkla seranın camından dışarıya, kampüs meydanına baktı. Dönüştürülen öğrencilerin, o ters gölgeli ordunun yavaş yavaş botanik bahçesine doğru yöneldiğini gördü. Binlerce ayak sesi buraya doğru yaklaşıyordu. O gizemli kapüşonlu kızdan ise hala hiçbir iz yoktu; onları bu pisliğin içinde tamamen yalnız bırakmıştı.

Muhammet: "Kızıl Boşluk..." dedi fısıltıyla. "Geldikleri evren orası. Biz dün gece laboratuvarda o evrenin sınırını yırttık. Ve şimdi buradaki herkesi o evrenin birer kölesine çevirmek istiyorlar."

Hüseyin, İklim’in kanayan kollarına ve seranın kapısına doğru yaklaşan o devasa öğrenci kalabalığının gölgelerine baktı. Pratik zekası ona kaçacak bir yer kalmadığını söylüyordu. Güçleri onları içeriden tüketiyordu, arkadaşları ölmek üzereydi ve dışarıdaki dünya hızla Kırılıyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.