İçeriğe geç

Aethelgard

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Aethelgard

Bölüm 1

Bronz ve İsli Gökyüzü

Aethelgard’ın üzerine çöken sis, hiçbir zaman sıradan bir su buharı olmamıştı. O, şehrin devasa bacalarından yükselen kömür isiyle, pirinç çarkların sürtünmesinden doğan sıcak yağ kokusunun ve en önemlisi... unutulmuş hatıraların yoğun bir karışımıydı. Şehrin yerlileri buna "Pirinç Nefesi" derdi. Bu nefes ciğerlerinize bir kez doldu mu, geçmişinizdeki bazı önemsiz ayrıntılar —ilk evcil hayvanınızın adı, çocukluk arkadaşınızın yüzü ya da dünün öğle yemeği— yavaşça silinir, yerini saatin tık tık işleyen ritmine bırakırdı.

Lucian, Gümüş Çark Sokağı’ndaki küçük atölyesinin yüksek pencerelerinden dışarı bakarken cebinden çıkardığı gümüş cep saatini açtı. Saatin yelkovanı yoktu; sadece birbirinin aksi yönünde dönen iki irili ufaklı dişli ve ortada sabit duran, parlayan tek bir yakut vardı. Bu bir zaman ölçer değildi. Bu, kaybolan şeylerin ivmesini ölçen bir mekanizmaydı.

"Bugün de sis erken bastırdı, efendim," dedi arka tarafta, sökülmüş bir duvar saatinin yaylarını temizleyen genç çırağı Vane. Sesinde hafif bir titreme vardı. Vane henüz on yedisindeydi ve Pirinç Nefesi’ne karşı Lucian kadar bağışıklık kazanamamıştı.

"Sis her zaman aynı saatte çöker, Vane," dedi Lucian, sesini olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. "Değişen tek şey, bizim onu fark etme süremiz. Çarkları temizlemeyi bitirdiğinde ocağı söndür. Bugün dükkanı erken kapatıyoruz."

Lucian bir saat ustasıydı, ya da dışarıdan bakıldığında öyle görünürdü. İnsanlar ona durmuş iletim saatlerini, kurma kolu kırılmış antika masa saatlerini getirirlerdi. Ama dükkanın arka odasındaki ağır meşe kapının arkasında, pirinçten yapılma hassas cerrahi aletler ve cıva dolu tüpler bulunurdu. Lucian, kırık saatleri onarmazdı; o, hafızanın zembereklerini tamir ederdi.

Aethelgard Şehir Konseyi, insanların zihnini unutturan gazlarla kontrol altında tutarken, Lucian gibiler "Hatırlatıcılar" olarak bilinir, gecenin karanlığında yasadışı bir ticaret yürütürlerdi.

Dışarıdaki sokak lambalarının gaz ateşi titredi. Tam o sırada atölyenin giriş kapısındaki ağır bronz çan çaldı. İçeriye soğuk, isli bir rüzgarla birlikte uzun boylu, siyah pelerinli bir kadın girdi. Pelerininin başlığı yüzünü gölgede bırakıyordu ama açıkta kalan çenesi ve dik duruşu, onun Yukarı Şehir’den, aristokratların yaşadığı Titanyum Teraslar'dan geldiğini açıkça gösteriyordu.

Vane elindeki bezi düşürdü. Lucian ise istifini bozmadan tezgaha doğru yürüdü.

"Kapalıyız," dedi Lucian, göz ucuyla kadının pelerininin altından süzülen ince, gümüş zincire bakarak. Zincirin ucunda Konsey’in mühürlü sembolü sallanıyordu.

Kadın başlığını geriye doğru itti. Soluk bir teni, gece kadar siyah saçları ve en tuhafı... sol gözünün yerinde dönen, pirinçten ve kristalden yapılmış protez bir mekanizma vardı. Protez gözün içindeki mercek hafif bir "tık" sesiyle Lucian’a odaklandı.

"Kapalı olduğunuzu biliyorum, Usta Lucian," dedi kadının sesi, buz üzerindeki cam sürtünmesi gibi soğuk ve kesgindi. "Ama ben zaman satın almaya gelmedim. Ben, çalınan bir saati aramaya geldim."

Lucian ellerini tezgahın üzerine dayadı. "Ben çalıntı mal almam. Polise gitmelisiniz, Kontes."

"Polis bu saatle ilgilenemez," dedi kadın adım adım tezgaha yaklaşarak. Deri eldivenini çıkardı. Elinin sırtında, cildin hemen altında mavi bir ışıkla parıldayan kılcal borular görünüyordu. "Çünkü o saat, zamanı göstermiyor. O saat, Aethelgard’ın kurulduğu günü ve o gün yapılan büyük pazarlığı saklıyor. Ve saat şu an senin eski ortağın Silas’ın elinde."

Silas adı geçtiğinde Lucian’ın kalbi bir an için ritmini kaybetti. Silas, beş yıl önce Konsey tarafından yakalanmış ve zihni tamamen sıfırlanarak madenlere sürülmüştü. Ya da Lucian öyle sanıyordu.

"Silas öldü," dedi Lucian kısık bir sesle.

"Silas yaşıyor," diye karşılık verdi kadın, cebinden pirinçten yapılmış küçük, küp şeklinde bir kutu çıkarıp tezgahın üzerine koyarak. Kutunun üzeri karmaşık oymalarla kaplıydı. "Ve eğer bu bulmacayı üç gün içinde çözemezsen, Konsey sadece senin dükkanını değil, bu şehirdeki son hatıranı da küle çevirecek."

Kadın başka bir şey söylemeden geldiği gibi hızla kapıya yöneldi. Kapı kapandığında, içerideki tek ses masanın üzerindeki küpün içinden gelen düzenli, fısıltılı zemberek sesiydi: Tık. Tık. Tık.

Lucian yavaşça küpe yaklaştı. Vane korkuyla bir adım geri çekildi. Lucian elini pirinç küpün üzerine koyduğunda, metalin soğuk olmadığını, adeta insan teni gibi sıcak olduğunu fark etti. Ve tam o anda, küpün içinden tanıdık bir ses fısıldadı.

“Lucian... Eğer bu sesi duyuyorsan, çarklar dönmeye başladı demektir.”

Bölüm sonu

2 yorum